Mohaç Sahrasında

Meydanın çevresi sımsıkı orman örtüsü. Aynı çeşitten, adını bilmediğim ağaçlardan oluşan bu sımsıkı örtü bir noktada ikiye ayrılıyor ve oradan içeri birkaç sıra halinde çam ağaçları giriyor. İçeriye, meydana doğru hamle yapan bu çam ağaçları Osmanlı ordusunu sembolize ediyormuş. Mohaç felâketi!


Paylaşın:

Budapeşte’den güneye doğru….

6 numaralı otoyol. Avrupa Birliği üyeliği Macaristan’ın alt yapısını Birlik standartlarına yükseltmiş, son derece kaliteli bir yol olan M6 ülkeyi kuzeyden güneye katedip sınırı geçip isim değiştirerek diğer AB ülkelerinin yollarıyla buluşuyor.

Yanımız sıra Tuna akıyor. Tuna’yla başbaşa güneye doğru yol alıyoruz. Göz alabildiğine Macaristan ovaları. Dümdüz. Hiç bir yükselti yok! Ekili araziler… Aklıma Drina Köprüsü geliyor. Ivo Andriç bu meşhur romanında der ki: “ Türklerin Macaristan’dan  çekilmeleriyle, Vişegrad’daki kervansarayın gelirini sağlayan vakıf malları da imparatorluğun  dışında kaldı.”

Sokollu Mehmet Paşa, Bosna’da doğduğu köyün kıyısına, Drina ırmağı üzerine o taş köprüyü ve yanıbaşındaki muazzam kervansarayı yaptırdıktan sonra onların işletilmesi, bakımı için Macaristan toprağındaki arazilerini, çiftliklerini vakıf bırakmıştı. Macaristan elden çıkınca o eserlerin bakımı da aksadı, Andriç romanında bundan söz eder. Köprü hâlâ yerinde ama kervansaray artık yok.

Şehrin içindeki dükkânınızı vakfedersiniz; yahut komşu şehirdeki dairenizi, köydeki zeytinliğinizi… Sadrazam Bosna’daki kervansarayın vakfiyesini Macaristan’da kuruyor! Bu toprakları kaybetmek hiç akıllarına gelmemiş! Bir gün elden çıkabileceği ihtimali hiç düşünülmemiş! Böylesine bir güven! Payitaht İstanbul’da yaşa, Bosna’daki hayratının masrafları için Macaristan’da vakıf tesis et! Coğrafyaya bakın!

M6 otoyolunda giderken ve göz alabildiğine uzanan ekili toprakları seyrederken, acaba Sokollu’nun vakfettiği araziler buralarda mıydı, diyorum. Mısır ekili, ayçiçeği ekili… Belki tam şu sırada, Bosna’daki o muhteşem Drina Köprüsü’ne ve artık yerinde olmayan kervansaraya vakfedilen topraklardan geçiyoruz, kimbilir…

Macar bestekâr Franz Lizst’in Macar rapsodisini açıyorum. Bu araziye nedense onu yakıştırdım. Bu eserin gamlı, hüzünlü havası bana sefer dönüşü, ağır ağır yol alan mağlup bir orduyu, yaralı ve yorgun askerlerin kederli yüzlerini, fersiz gözlerini hatırlatır. Gerçi eser son çeyreğinde birden coşar, karnaval havasına girer. O bölüm de galip olan ordunun zafer neşesi midir acaba?

İstikamet Mohaç!

M6 otoyolundan çıktıktan sonra ara yollara giriyorsunuz. İki taraf yine ekili araziler. Çoğunlukla mısır ve ayçiçeği. Masmavi göğü, küçük beyaz bulutlarıyla ılık bir sonbahar günü. Allahım ne kadar temiz yollar?! Bir köyden geçiyoruz. Yol köyün bir başından öteki başına dümdüz uzanıyor, iki tarafta tek katlı, sanki cetvelle çizilmiş bir çizgi üzerinde, şirin evler. Allahım ne kadar temiz ortalık! Ne kadar bakımlı! Bu insanlar tek çöp atmaz mı yere?! Gözü rahatsız eden bir şeyler görmek istiyorum! Göremiyorum! Ülkemizde buna benzer yerlerdeki -bizi kahreden-manzaraları hatırlamamaya çalışıyoruz!

Mohaç, Macaristan’nın güney ucunda, Hırvatistan ve Sırbistan sınırlarına çok yakın küçük bir kasaba. Sırtını Tuna’ya dayamış. Küçük meydanda, kapılarında Macaristan bayrağı ile birlikte Avrupa Birliği bayrağı da dalgalanan tarihî ve resmî binalar, heykeller, ağaçlar, ağaçlar…

Rahmetli Haluk Dursun’un Tuna Güzellemesi kitabında söz ettiği “uyanık bir Macar müteşebbisi”nin işlettiği “Veli Ağa” lokantasını aradık ama, navigasyonun götürdüğü adresteki mekân kapanmış görünüyordu. Rahmetli tarihçimizin yeniçeriye benzettiği pos bıyıklı Macar Veli Ağa ile tanışamadık!

Şehirden çıkıp Mohaç sahrasına daldık.

Mohaç Savaşı Macar tarihinin en büyük trajedilerinden biri kabul ediliyor. Ortaçağın güçlü Macar Krallığı’nın sonunu getirmiş.

Macaristan hükûmeti bir hatıra müzesi inşa etmiş. Şehirden çıkalı on-onbeş dakika olmuştu ki, yolun kıyısındaki kubbeli yapı uzaktan kendini gösterdi. Bol ağaçlı park misali bir yere geldik. Ortalık tenha. Sadece bir araba var park yerinde.

Kalın gövdeli, uzun kestane ağaçları. Bu ağaçlar… Yahya Kemal’in Mohaç Türküsü’nü hatırlasak şimdi…

Bizdik o hücumun bütün aşkıyle kanatlı;
Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,
Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!


Nal seslerinin ovayı doldurduğu o ağustos günü bu ağaçlar burada mıydı? İki yanımız ayçiçeği tarlaları. O zamanlar da ayçiçeği yetişir miydi acaba buralarda?

Kubbeye benzettiğim çatı taç da olabilir, miğfer de… Girişte, üzerinde Macaristan bayrağı dalgalanan dikdörtgen bir taşa hakkedilmiş bir yazı var. Bir tarafı İngilizce, bir tarafı Macarca.

 

29 Ağustos 1526’da, Birinci Süleyman’ın komutasındaki 75-80 bin kadar kuvvetli Osmanlı-Türk askeri, Macar kralı İkinci Louis’nin Alman, Çek ve Polonyalı birliklerle desteklenmiş 25 bin kişilik ordusunu kesin bir zaferle yendi. Bu millî kabristanın bir parçasını savaş kurbanlarının toplu mezarı oluşturuyor. Ortaçağ Macar Krallığı’nın güçlü durumu “Mohaç felâketinden” sonra değişti ve hemen hemen onbeş sene sonra ülke üçe bölündü. Macar kralı doğu ve batıdaki işgal edilmemiş toprakları yönetti.

Mohaç felâketi kelimeleri tırnak içine alınmış!

Tarafların asker mevcutları kaynaklara göre farklılık gösteriyor. Evliya Çelebi “Yedi kere yüz bin küffar “der. Bizim tarafta da yüzbin asker…

1526…. Mohaç Meydan Muharebesi’nden 500 sene sonra Mohaç sahrası… 2026 ağustosuna ne kaldı şurda?!

Önde… Demir örgülerden meydana gelmiş kemer şeklinde bir kapı var. Kapı ama etrafı açık. Demir örgüler sanki zırh oluşturmuş. Kapıdan ziyade sembolik bir anıt belki. Burada her şeyin sembol olduğunu az sonra anlıyoruz zaten.

 

Kapı dediğim yer ondört bin demir parçasından meydana gelmiş ve bu sahrada can veren ondört bin Hristiyan askerin kemiklerini temsil ediyormuş. Kapkara demir parçaları arasındaki kırıktan geçtik, içeri girdik! Kırık… Yani parçalanan Macaristan!

Kubbesi kraliyet tacı -evet, miğfer değil bu, taç- şeklindeki üç katlı, bol camlı müze binası. Görevli bir hanım var gişede. Bizi ikinci kata buyur edip Mohaç Savaşı’nın filmini seyredeceğimiz küçük salona oturtuyor. Üç çeşit film var. Çocuklara, öğrencilere ve yetişkinlere, tarih akademisyenlerine. Bize yetişkin filmini açtı. İngilizce. Oldukça objektif bir anlatımla savaşı canlandırmışlar. Kanuni’ye “Grand Süleyman” diyorlar. Büyük Süleyman…Duvarlarda bilgi panoları. O dönemin hem Osmanlı askeri, hem Macar askeri kıyafetleri, muharebenin silahları, teçhizatı, muharebe meydanında yirminci yüzyılın ikinci yarısında bulunan toplu mezarların, yapılan kazı çalışmalarının fotoğrafları, kazılarda çıkarılan bazı eşyalar sergileniyor.

Dışarısı küçük müze binasından daha ilginç. Yerde yuvarlak iri bir taşa hakkedilmiş muharebe planı. İki ordunun Mohaç ovasındaki yerleşme düzenleri. Merdivenlerle çukur bir avluya iniyorsunuz sonra. Ortada üç parçaya ayrılmış bir gonca. Lale veya gül. Macaristan Krallığı’nın üç parçaya bölünüşünü sembolize ediyor. Goncanın yarıklarından su sızıyor. Macar halkının gözyaşları. Sonra merdivenlerle yukarı doğru çıkıp minyatür Mohaç ovasına ulaşıyorsunuz. Burası 1700 Macar askerinin mezarını barındırıyormuş. Daire şeklinde bir meydan. Çimenler arasında, dairenin içinde dönen çakıl taşlı patikalar… Ve tahtadan oyulmuş heykeller… “Heykel”den başka bir kelime kullanabilir miydim? Aklıma daha uygun bir kelime gelmedi, fakat bu önümde gördüğüm “şeyler” şimdiye kadar gördüğüm heykellerden çok farklı. Şamanizm totemleri gibi. Uzun, adam boyundan uzun, koyu kahverengi tahta direkler meydanın her tarafına dağıtılmış. Her biri farklı şekillerde oyulmuş. Bu garip heykeller arasında biraz şaşkınlıkla geziniyorum. Kimi gürz biçiminde, kimi mızrak, kimi devrilmekte olan bir at başı, kimini hiç bir şeye benzetemiyorum. Bir kaç kabir yükseltisi var. Çiçekler konmuş. Tahtadan küçük bir çan kulesi. Buraya gelmeden önce ön bilgiler için kaynakları karıştırırken gördüğüm iki heykel vardı. Biri Sultan Süleyman’ı canlandırıyordu, boynunda asılı duran içi insan kafası ile dolu, urgandan örülü torba. İkincisi Kral İkinci Louis’nin heykeli. İkisi de yok! Allah Allah! Sonra farkettim ki, bu heykellerin bulunduğu yerde iki ahşap direk, üzerlerinde iki fotoğraf var, eski heykellerin fotoğrafı. Heykeller kaldırılmış. Belki yıprandılardı, tamir edilecekler.

Tarihin en kısa süren meydan savaşı, derler Mohaç’a. Bir muharebe sahasındayım. Bir toplu mezarlar sahasındayım. Etkilenmemek zor. İçerde müzede fotoğraflarını, kısa filmlerini gördüğüm kazı çalışmalarını hatırladım. Toprağın altı kemik dolu! Evliya Çelebi de yazar bunu. “…. Mihaç Ovası’nda öyle vuruşma, çatışma, kırışma ve savaş olmuş ki şimdi bu 1073 tarihinde bu ovada İslam ordusu konup ocaklar, kuyular, hela yerleri kazdıklarında tamamen kâfir kemikleri çıkardı.” (1073 Hicrî, yani 1662-63 Milâdî sene). İnsan basarken bir tuhaf oluyor.

Budapeşte’deki Millî Galeri’de devâsa bir yağlıboya tablo vardı. Ondokuzuncu yüzyıldan. Ressam Bertalan Szekely imzalı. Kral İkinci Louis’nin ölüsünün bataklıkta adamları tarafından bulunduğu an. Tam burası değilse de… Bataklık herhalde Tuna’ya doğru idi. Macarca söyleyişiyle Kral Layoş. Evliya Çelebi “Layoş Kral” der.

Meydanın çevresi sımsıkı orman örtüsü. Aynı çeşitten, adını bilmediğim ağaçlardan oluşan bu sımsıkı örtü bir noktada ikiye ayrılıyor ve oradan içeri birkaç sıra halinde çam ağaçları giriyor. İçeriye, meydana doğru hamle yapan bu çam ağaçları Osmanlı ordusunu sembolize ediyormuş. Mohaç felâketi!

Biz ziyareti tamamlayıp  çıkarken bir grup giriyordu. Sanki turist değil de, araştırma ekibiydiler.

Sonra öğrendim, 1 Ekim’den itibaren hatıra parkı kapatılmış, bütün saha restorasyona girmiş. Önümüzdeki senenin ağustosuna kadar. Mohaç’ın 500’üncü yıldönümüne kadar.

1526’dan 161 sene sonra… 1687. Yine bu ovada, bu civarda İkinci Mohaç Muharebesi yapılır. Tahttaki padişah Dördüncü (Avcı) Mehmet. Osmanlı ordusu Habsburglara yenilir. İstanbul’da işler karışır. Macar rapsodisinde roller değişir.

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar