Selâm olsun bizden güzel dünyaya (Bak Postacı Geliyor- IX) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______3 Şubat 2019_______

Selâm olsun bizden güzel dünyaya (Bak Postacı Geliyor- IX)

M. Hayati Özkaya
Paylaş:
Huzur
“Dönmeyen gemiler olduk açıktan, / Adımızı soran, arayan var mı?”

Selâm olsun bizden güzel dünyaya

Bahçelerde hâlâ güller açar mı?

Selâm olsun sonsuz güneşe, aya

Işıklar, gölgeler suda oynar mı?

 

Şair “Selam olsun”  diyerek başlar şiirine. Roman da yazar, öykü de… Denemeleri, makaleleri, mektupları da vardır. İlim adamıdır aynı zamanda. Şimdi onun 15 Ekim 1960’da Varlık dergisinde kendiyle yapılan bir söyleşide şu soruya verdiği cevaba bakalım:

– Şair ve romancısınız. İkisini bir arada birlikte götürdüğünüze göre, şiirle romanın nerede birleştiklerini söyleyebilir misiniz?

 -Pek birleştiklerini sanmıyorum. Çünkü mahiyet ve nizamlarıyla ayrılırlar. Şiir müşahhasın peşinde değildir. Çünkü kendisidir. Şiir şekildir. Resme, heykele veya deminki tarifime, müşahhas tarifime hiç uymayacak şekilde musikiye benzer, yani mücerretliği musikininkine benzer. Bir his, bir düşünce, bir intiba birdenbire sizde kendi nizamını ilan eder ve dil üzerindeki tecrübelerinizle birleşir. Başlı başına bir ”objet” olur. Dilin çiçeği, denizin köpüğü, tek dal, hülasa ilk bakışta çevresiyle ilgisini kuramayacağınız bir şey. Hâlbuki roman hayatın kendisinin peşindedir. Şiir kendisi için; roman, hayat ve insan içindir.”

Diyen bu “Hülya adamının” [1] romanları, bugünün okuryazar dünyasında şiirlerinden birkaç adım öndedir. Ama bir dakika, sakın yanlış anlamayın beni, şiirlerini hafife almış, bir kenara atmış değilim. Zaten haddimi aşıp böyle bir şeye kalkışırsam bırakın edebiyat çevrelerini, en önce şairin o muhteşem şiirlerindeki ölümsüz mısraları çarpar beni. Mesela,

Ne güzel geçti bütün yaz,

Geceler küçük bahçede…

Sen zambaklar kadar beyaz.

 

Veya

İkiz hayaletler gibi yürüdük

Puslu aydınlıkta o bahar günü

Gece, bir tepeden seyrettik, büyük

Yıldızların suya döküldüğünü.

 

Ve yine mesela:

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında

 

Evet, ne demişti Ahmet Hamdi Tanpınar Varlık’taki söyleşide “roman, hayat ve insan içindir.” Ne çarpıcı bir tespit değil mi? Kim bilir kaçımız zaman zaman hayatımız roman diyerek kaç kez, kaç kişiye, kendi dünyamızı anlatmışızdır? Hatta kim bilir başkalarının hayat hikâyelerini de başkalarına anlatarak romanın kurgusuna nasıl da malzeme taşımış ve nasıl da onun sere serpe, keyfince, farklı ve çok renkli hayatlara ulaşmasına yardımcı olmuşuzdur?

Huzurunuzu kaçıran Huzur romanı bilirsiniz. Hani şu Suat’ın, Mümtaz’ın, Nuran’ın ve İhsan’ın rol aldığı romanı. İşte o romana imza atan Ahmet Hamdi Tanpınar, başka romanlara da imza atar. Bunlardan, Mahur Beste’yi, kahramanı Behçet Bey’le başlatıp, onun hikâyesine eklenen diğer insan hikâyeleriyle bize sunar. Sahnenin Dışındakiler’de, milli mücadelenin asıl sahne olduğu yıllarda, sahnenin dışında yani İstanbul’da olan bir grup insanın hikâyesini anlatır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ise karşımıza Hayri İrdal’ı ve Enstitünün kurulmasını sağlayan Halit Ayarcı’yı çıkarıp bizi bambaşka dünyalara götürür.

Romanlarının, şiirlerinin, hikâye ve denemelerinin yanı sıra Tanpınar’ın Türk edebiyatına armağan ettiği çok önemli araştırma – inceleme eserleri de vardır. Şimdi burada tek tek onlar hakkında bilgi vermek ve sizi bir bilgi harmanıyla baş başa bırakmak, bizi bu yazı dizimizin muhtevasından bir hayli uzaklaştıracağı gibi postacının yolunu gözleyen mektup severleri de isyana ettirir.

En iyisi biz,  onun “Antalyalı Genç Bir Kıza Mektup” undan birkaç bölüm okuyarak yazımıza devam edelim.

“Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Hâlbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya’da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek istemezdim.

Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve Antalya’dasınız.”

1961 yılında Antalya Lisesi’nden bir öğrencinin, Tanpınar’a hayatı ve sanatı hakkında sorduklarına cevap olarak yazdığı bu mektubu, Tanpınar’ın öğrencisi Mehmet Kaplan, 1963’te ‘Tanpınar’ın Şiir Dünyası’ kitabında “Antalyalı Genç Bir Kıza Mektup” başlığıyla yayımlar. Ancak yapılan araştırmalar sonunda  “Genç Kıza Mektup” diye bilinen o metnin adı “Antalyalı Gence Mektup” olmalıdır şeklinde bir iddianın da olduğunu unutmayalım.[2] Bu küçük bilgi notundan sonra, biz yine mektuba dönelim ve yazarımızı daha yakından tanımaya çalışalım.

“1901’de doğdum. Babam kadıydı. Bu yüzden çocukluğum daha ziyade onun Anadolu’da tayin olduğu yerlerde geçti. İstanbul’da iki memuriyet arasında kalıyorduk. Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım… Ergani’den sonra Sinop’a gittik (1908-1910). Orada denizle dost oldum… Siirt’te uzak dağlara akşam saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri tanıdım… Kerkük’te yine damlarda yatardık (1913-1914). Yine gece ve yıldızlar… Antalya’ya 1916 sonbaharında geldik. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma, geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda, Hastahanebaşı’nda gezmek hakkım vardı… 1921 yılında tekrar Antalya’ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine Hastahanebaşı yolunda iki evin arasında tekrar güneşle birleşmiş, güneşin havuzu ve sarayı olmuş bu su ile karşılaştım. Fakat bu güzellik bana acayip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiçbir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayrı olamazdı. Bu, şiire adamakıllı kendimi verdiğim sene idi. Birçok şair okumuştum. Yahya Kemal’i, Haşim’i tanıyordum…

Yahya Kemal’in derslerinden -fakülte hocamdı- ayrıca eski şiirlerin lezzetini tattım. Gâlib’i, Nedîm’i, Bâkî’yi, Nâilî’yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya Kemal’in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ile dil güzelliğidir. Dilin kapısını bize o açtı…

Bende asıl büyük tesir, Fransız şiirinden ve bu şiirin, Baudelaire-Mallarme-Valery kolundan geliyor…

Bence şiir meselelerinde en güç şey, insanın, kulağıyla tam bir işbirliği yapmasıdır. Bizi his ve heyecanlarımıza esir olmaktan kulağımızın dikkati kurtarır. O yavaş yavaş şiirle aramıza girer, eseri geçici hislerimizin ifadesi olmaktan kurtarır. Dilin hamuruna gerektiği gibi şekil vermemizi temin eder. Şiir hakkında bu tarz düşünen, onu sonunda insandan ayıran bir adamın niçin roman yazdığını şimdi bana sorabilirsiniz. O zaman size derim ki, şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar kapalı âlemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikâyelerim verir.”

Evet, sustuğunda romanlarını ve hikâyelerini yazan bu sanat ve fikir adamımın gelin birlikte bir başka mektubuna göz atalım. Ama önce onda veya Tanzimat’tan beri hemen hemen her aydınımızda var olan müthiş bir zaafı size fısıldamak istiyorum: Avrupa’ya gitmek, Avrupa’yı görmek, Avrupa’da yaşamak arzusu. İşte bu bitip tükenmeyen isteğin belgesi, yine bir mektup:

“Kutsi ister misin ben mesut olayım? Beni bir sene için Avrupa’ya maaşımla ve bir parça da yani birkaç yüz liralık bir tetkik seyahati masrafıyla gönderin. Bu seneler benim için çok mühimdir. (…) Beni bir sonbahar sabahı bir İtalyan peyzajında ve bir kış gecesi Paris sokaklarında dolaşmış tasavvur etmen hakiki bir orkestradan şüphe edilmeyecek bir musikiyi dinlediğimi bilmen fena bir şey mi?[3]

Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer’e yazdığı bu mektuptaki isteklerine ancak ellisini geçtikten sonra ulaşabilir. Ve nihayet 1953’te Batı’nın sihirli kapısını açar. Oradan dostlarına mektuplar yazar. Adalet Cimcoz’a yazdığı 6 Nisan 1953 tarihli mektubunda der ki:

“Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim. Şimdi iki şey kaldı: Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki onları hiçbir zaman tanıyamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak.”[4]

Artık şeytanın ayağını kırmıştır. Sonraki yıllarda sık sık Avrupa’ya gider gelir. Şimdi okuyacağımız mektubu, öğrencisi Mehmet Kaplan’a, 23.9.1959’da, Antibes’ten yazar.

Bu mektubunda tabiatın güzellikleriyle buluşan insanoğlunun şehirlerde nasıl sanat mekânları oluşturduklarını anlatırken, satır aralarında büyük ediplerin kumara olan düşkünlüğünü de dile getirmekte:

Aziz Kaplan,

On gündür Antibes’deyim. Cenup ışığı. Deniz uğultusu.(…) beş gündür etrafı gürültüye boğdu. Geceleri onun huzursuzluğunu, tabiatı Sinop’ta veya Antalya’da imişim gibi penceremde hissetmenin lezzeti başka şey… Belki yaş, belki yalnızlığım beni hep çocukluğuma götürdüğü için Boğaz’dan bahsetmiyorum, hâlbuki bu akşamki manzara Boğaziçi veya İstanbul’du.

(…)

İki defa Cannes’a bir defa Nice’e gittim. Son Cannes gezintimde Sabahattin Eyüboğlu beraberdi. Yazık ki yemek bizi şiirdi ve gazinoya şansımızı denemeye gitmedik. Belki bir gece bin frank Monaco’da kaybederim yahut kazanırım. Mesele büyük ruleti görmek meselesi. Bilirsin büyük üstadımız Dostoyevski müthiş ruletçi idi. Karısının etekliğini, kendi saat, pardösü ve yeleğine kader Baden Baden’de rulette kaybederdi…[5]

Edebiyatımızın bu önemli şairi, yazarı, hocası; ayrıca bir dönem milletvekili olan bu ünlü ve yalnız adamı,  her şeyi bir rüya âleminde yaşadığından kazanmak veya kaybetmek onun için çok da önemsenecek bir şey olmasa gerek diye düşünüyorum.

Haldun Taner, “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil” adlı kitabında, ölümünden birkaç gün önce Hachette’de karşılaştığı Ahmet Hamdi’yi şöyle anlatır:

“… Ayaküstü son romanından konuştuk. Eli elimde. “Dün gece sizinkilerde idim.” dedi. ‘Bezik oynadık. Tevfik Sağlam Paşa, Osman Horasanlı, Fahri Arel, Hamit Nafiz, İlhami Bey… Yedi buçuk liralarını aldım.’ ‘Üzülmüşlerdir.’ dedim. Güldü. Başını salladı. Sonra yine eli elimde, ‘Yahu ne temiz, ne pürüzsüz, ne berrak insanlar.’dedi.  ‘Onların yanında kendime bakıyorum da ne Şarklı olduğumu anlıyorum. Biz çok gıllıgışlıyız yahu, onlara kıyasla Ali de benim gibi idi.’

Sevgili Ahmet Hamdi… Kendine iftira ediyordu.  Gıllıgışlı adam bunu düşünebilir, düşünse de söyleyebilir mi idi.”[6]

Nazlı Eray ise Aydaki Adam Tanpınar adlı biyografik romanın 290 ve 291. sayfalarında Çeşminur Hanım’ın Tanpınar hakkında söylediklerini bize nakleder:

“Oyun arkadaşları vardı. Beyoğlu’nda bezik oynadığı, poker oynadığı arkadaşları. Çuha masa… Bunlardan ikisini biliyordum. Biri İhsan Kongar, felsefe öğretmeni. Öteki de Avni Yakalıoğlu. Bir çevirmendi. Pek sevmiyorlardı onu. İyi bir kumarbaz değildi. Borçlarını kapatabilmek umuduyla kumar oynuyor, piyango bileti alıyordu. Para tutamıyordu elinde. Kız kardeşine, onun sakat kızına bakıyordu. Eniştesi de sakattı galiba. Paralar avucundan akıp gidiyordu…”

Bir “Hülya adamının” hayatından aldığımız küçük kesitlerle yazımızı bitirirken şairin “Selam olsun” şiirinin son dörtlüğüyle sizi selamlıyor ve bir başka “Bak Postacı Geliyor” da buluşmak üzere sağlıcakla kalın diyorum.

Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,

Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,

Dönmeyen gemiler olduk açıktan,

Adımızı soran, arayan var mı?

 

 

[1] Tanpınar’ın kendine verdiği sıfattır. (yazarın notu)

[2] M. Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı, Dergâh Yayınları, 2012, s.100

[3] M. Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı, Dergâh Yayınları, 2012, s.199

[4] M. Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı, Dergâh Yayınları, 2012, s. 201

[5] Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 1972 Sayı.2,s.11-13

[6]  Bilgi yayınevi.1986,Sayfa 34.

Paylaş:
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları