Yükleniyor...
Türk milliyetçiliğindeki din algısının zamanla çeşitli dönüşümlere, belki gruplara ayrılması hususunda fikir yürütebilmek için öncelikle temel iki kavramı iyi anlamak gerekir. Bilim ve din.
Bu kavramlar insanlar tarafından asırlardır ve hâlâ kavga ettirilse de entelektüel yaşamdaki tartışmaların ana dayanaklarını oluşturduğunu inkâr edemeyiz. Hâliyle bunları doğru açıklamak ve doğru bir yerde konumlandırmak, aslında meselenin çözüm yolunu bulmak anlamına gelir.
Bilim, özellikle 19. yüzyıl ve sonrasında günümüzdeki anlamıyla karşımıza çıkmaktadır. Öncesinde çeşitli felsefî çalışmaların belli bazı bölümlerinde bugünkü bilime ait enstantaneler görebiliriz. Ama hiçbiri tam anlamıyla bilim değildir. Çünkü bilimde mantık ve akıl gibi araçlar kullanılsa da bu ancak bilimin başlangıcını temsil edebilir [1]. Oysa bilim bundan çok daha fazlasıdır. Örneğin, kanıttır, deneydir, gözlemdir ve en önemlisi şüphedir. O sebeple bilimde hiçbir şeyden emin olunmaz. Her bulguda bir hata payı, bir olasılık mevcuttur. Bulunan her şey her an yanlışlanabilir. Cevap aradığı sorular, doğanın çalışma şekliyle ilgilidir. Tabiî doğa dediğimiz yalnızca bitkiyi, hayvanı, suyu, toprağı değil; insanı ve insanla ilgili sahaları da içermektedir.
Din ise bundan çok daha başka bir şeydir. 19. yüzyılda gelişen rasyonel düşünce içinde, bazı düşünürler dinin yerini zamanla bilimin alacağı görüşünü savundular. Bilimin gelişmesiyle dinlere daha az referans verilecekti. Öyleyse dinin zamanla yok olması gerekiyordu. Hatta bu görüşe “Boşlukların Tanrısı” tanımı yapıldı. Yani, doğada açıklayamadığımız her şeyi Tanrı’nın üzerine atma fikri. Bu anlamda Tanrı, artık Tanrı olmaktan çıkıp bir fenomen hâline gelmektedir [2]. Bilimin ortaya çıkışı ve zamanla doğayı açıklama hızındaki artış sayesinde Tanrı bu şöhretini kaybedecekti. Böylece tüm boşluklar/aralıklar kapanacaktı. Ve O’na duyulan ihtiyaç da azalıp yok olacaktı. Bu da inancın sıfırlanması anlamına geliyordu. Oysa bilim, doğa ile ilgili sorunları çözümlemeye çalışır. Din ise Tanrı ile insanlar arasında sağlıklı bir iletişimin yollarını gösterir. İnsana ahlâk ve anlam hususlarında bir rehber olma iddiasındadır. Bilim için ahlâk ve anlam konuları ilgi çekici değildir; çünkü bu konular ne yanlışlanabilir ne de kanıtlanabilir. Dinde ise, daha ziyade semavî dinlerde, özelde de İslamiyet’te, doğa kanunları veya doğanın sorunları ile ilgili bilgi iddiası yoktur. Aksine bu konulardaki merakların giderilmesi için kişileri onu gözlemlemeye yani, bilime yönlendirir.
Benzer ayrım milliyet ve din arasında da vardır. Bu ayrımı elzem gören Mehmet İzzet verdiği çeşitli örneklerin ardından şöyle anlatıyor: “Müspet ve müesses dinler, milliyeti müdafaa eder gözüktüğü vakit onu kendisine bir vesile, faydalı bir silah olarak kullanır; bi’l-mukâbele milliyet de dine istinâd etmek istediği vakit onu bir âlet gibi kullanır. Her iki takdirde de ya semavî din ya beşerî milliyet mefkûrevî ve mutlak âmir olan mâhiyetlerini kaybediyorlar, geçici, sınırlı ve şarta bağlanmış birer vâsıta derecesine iniyorlar. Milliyet nihâî gaye addolunursa müspet dîne, müspet din gaye olunursa millî mefkûreye ancak bir vâsıta kıymetini tanımak lazım geliyor” [3]. Ona göre milliyet ve din, birbiri yerine amaç edinilirken; diğeri araç olarak kullanılmaktadır. Bu da ikisinin de değerini düşürmektedir. Dolayısıyla ikisini ayrı yerlerde değerlendirmek gerekir.
Fakat milliyetin oluşmasının temelinde millet kavramı yatmaktadır. Birçok entelektüel “Millet nedir?” sorusuna cevap vermeye çalışmıştır. Ancak hemen tüm tanımlamalarda bir tasvir yapıldığı görülmüştür. Millet sanki bir eşyayı anlatır gibi anlatılmakta, nitelikleri sıralanmaktadır. Esasında bundan çok daha fazla bir şeydir.
Sosyolojide millet için büyük sosyal grup tanımlaması yapılır. Fakat her şeyden önce millet bir gerçekliktir ve gerçeklik tanımlanırken unsurlara ihtiyaç vardır. Millet için yapılacak bir tanımlamada bu unsurların ontolojik temele oturtulması, gerçekliği kanıtlamak açısından elzem bir varsayımdır. Milleti meydana getiren 3 temel unsurdan bahsedilebilir. Bunlar; fizikî unsur, sosyal unsur ve farkındalık unsuru şeklinde sıralanabilir [4]. Fizikî unsur; ortak bir coğrafyada, biyolojik var oluşu kapsar. Ancak bu millet oluşumu için yeterli değildir. Yanında, sosyal ve tarihi bağlara/kaynaklara ihtiyaç vardır. Bu sayede ortak yaşama biçimi, dil, kültür, ahlâk gibi ortak değerler gelişir ve bunlar da aidiyeti güçlendirir. Bu sayede millet inşası meydana gelmeye başlar ve milliyetçilik anlayışının gelişimine adım atılır. Millet oluşumunun tamamlanabilmesi için diğer ihtiyaç ise farkındalıktır. Buna bilinç temeli diyebiliriz. Bilinç temeli, bir olguyu anlamanın ötesindedir. Daha çok içsel bir durumdur. Şuur hâlidir. Bu bilincin olmadığı yerde millet ya da milliyetçilikten değil, etnisiteden bahsedilebilir.
Sadece soy birliği, ben ve başkası üzerinden tavır belirleyebilir. Sığdır. Soyun yanına ortak değerler dâhil edilirse birliktelik zenginleşir. Bu zenginlik artık ötekiyi yabancı olarak algılamaz. Beraberdir, birdir. Burada da farkındalık, bilinç gerçekleşir. İşte millet, tüm bu aşamaları bitirip o bilincine erişmiş büyük sosyal topluluğa denir.
Millet olmak için bir sürece ihtiyaç vardır. Bu süreç; önce var oluş, sonra ortak yaşantı ve sonunda kendini bilme/fark etme şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla millet, tarih boyunca doğal yaşamın içinde ortak bir süreçte yaşarken bu ortaklığı geleceğe daha bilinçli, kendi var oluşunun farkında taşımaya başlamışsa millet olmuş demektir. Bu sürecin tamamlanmasının ardından ortaya çıkan millete bağlı olma duygusu, kişiyi yaşantısının her evresinde öncelikle milleti için çalışmaya, onu yüceltme ve geliştirme gayreti içinde olmaya iter. Bu aşkın duygu çeşitli eylem, somut ve soyut üretimlerle kendini dışa vurur. Böylece “milliyetçilik” anlayışı da ortaya çıkar. Varlığını milletin varlığından alan milliyetçilikte de millet için sayılan ontolojik temeller, geçerlidir [5].
Burada yapılan millet ve milliyetçilik tarifinde; biyolojiden tarihe, psikolojiden sosyolojiye kadar uzanan bilim sahalarından faydalanılmaktadır. Ayrıca bir metot, bir kanıtlama süreci benimsenmiştir. Öyleyse millet ve milliyetçilik, bilim temelli tartışmaların konusudur. Dayanağını bilimden almaktadır ve beşerî hayatla ilgilidir. Bu anlamda da dinden ayrılır.
Buna karşılık özellikle erken cumhuriyet dönemleri de diyebileceğimiz Balkan Harbi sonrasındaki zamanlarda konuyla ilgili nispeten farklı görüşler ortaya atılmıştır. Örneğin; Türk milliyetçiliği fikrini sistematik hâle getiren önemli isimlerden Ziya Gökalp, dini, milletten tümüyle ayırmaz, tamamen de aynılaştırmaz. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eserinde Türklük ile İslam arasında bir uyuşmazlık olmadığını ileri sürer. Uzlaştırıcıdır. Ancak bu uzlaştırıcılığı yaparken İslamcılık hususunu ikiye ayırır: İslam ümmetçiliği ve İslam milliyetçiliği. Burada Gökalp, İslam milliyetçiliğine karşı çıkar. Bunun tüm Müslüman kavimleri yaşadıkları memleketlerde aşağı bir seviyede kalmalarına sebep olduğunu savunur ve “Evet, genel bir kurtarıcıyı bekleyelim. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in ‘her kavmin kendine ait bir kurtarıcısı vardır’ yüksek açıklamasının icap ettirdiği gibi mahallî ve millî kurtarıcılara, dile, terbiyeye, iktisada, ahlaka ait kurtuluşlara niçin ümit beslemeyelim?” diye sorar [6].
Bunun haricinde İçtimaiyat Mecmuası’nda “Millet nedir?” başlıklı makalesinde ise milleti en üstün sosyal grup olarak ele alır. Önce millet kelimesini ırk, kavim, ümmet, halk ve devlet kelimelerinden ayırarak işe başlar. Her birinin neden millete karşılık kullanılamayacağını anlatan bir sınıflama yapar ve sonunda bir millet tanımlamasına gider. “Kişiliğini uzun bir süre kaybettikten sonra yeniden kurmaya çalışan kavimdir. Bunun en olgun şekli bir kavmî devlete ve medeniyete sahip olmaktır. Fakat birçok kavim buna ulaşamamıştır. Mesela Türkler aşiret hâlinde teşkilatlanmışlardır. Başlıca 3 engel vardır: 1) ortak bir devletin, 2) ortak bir dinin, 3) ortak bir medeniyetin istilasına uğramıştır. Ortak dinler, ümmet dinleridir, bunların temeli fıkıhtır. Bu ümmete girenler kendi kavmî hukuklarını kaybederler. Bir kavim ne kadar ümmet durumundan kurtulursa o kadar kendi hukukunu kazanır. Öyle ise ümmetten çıkmaya başlamak milletleşmenin mühim bir belirtisidir. (…) Ortak devlet, ortak din, ortak medeniyet türlü şekillerde kavimlerin özel kültürlerini eritme gücüne sahip olabilir. Fakat bir süre sonra kavimler, yavaş yavaş büyük zümreden ayrılarak ikinci defa kişilik kazanırlar: İşte milletin kuruluşu budur. Burada en önemli nokta millî dilin doğuşudur. Bu da ümmet dilinin çözülmesi sonunda meydana gelir [7,8].” sözleri, din ve milliyeti birbirinden ayırmak gerektiğinin en iyi örneğidir.
Kavmi de ümmeti de hasredici bulmaktadır. Kavmin insanlığı kendinden ibaret gördüğünden ve evreni kendi kavminin kuruluşu ile açıkladığından yakınır. Ümmette çağdaş medeniyete karşı bir hasredicilik olduğunu ileri sürer. Milletlerinse diğer milletlerle etkileşim içinde yaşaması gerektiğini savunur. Bundan dolayı milleti kavimlerin ya da ümmetlerin değil; çağdaş medeniyetin bir parçası olarak görmektedir. Dolayısıyla din de kavim de milletin içindeki parçalardan sadece birkaçıdır. Aslolan millettir.
Benzer bakış Gökalp’ın çağdaşlarında ve devamındaki nesillerin aydınlarında da görülür. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin temelinde din mi yoksa millet/milliyetçilik mi önceliklidir endişesi yoktur. Din milleti oluşturan paydaşlardan sosyal-kültürel unsur içinde değerlendirilmesi gereken bir yerdedir; önemlidir ama mutlak şart değildir. Millet olma sürecinde ortak değerler etrafında toplanıp aidiyet duygusunun geliştirilmesi ve bilinç-şuur noktasına erişilmesi için heybede bulunabilecek bir değerdir.
Bütün bunlarla birlikte din hayatın içinde var olan, yok sayılamayacak bir konumdadır. Dolayısıyla yıllar boyu yukarıda bahsedilen köklerden alınan ilham sayesinde Türk milliyetçileri için de önemli bir yere sahip olmuştur.
Özellikle 70’li yıllarda Komünizm yalnızca devlet ve sermaye ile değil aynı zamanda inançla da kavgalıydı. Milliyetçiler adına vatan savunması diyerek girdikleri bu mücadelede aslında sadece parçalanma ihtimali olan toprağı korumadılar. O toprak üzerinde varlığını sürdüren, içinde dinin de olduğu tüm değerleri koruma mücadelesi verdiler. Türk milliyetçiliği elbette temel değer olarak dini alıp onun üzerine inşa edilmedi. Bu ne ideolojinin oluşmasında böyleydi ne de siyasallaşmasında… Ama din, milletin kültürel değerlerinden biriydi. Toplumsal hayatın içinde tarihten bugüne hayli yer kaplamış, karşılık bulmuş ve dinamik bir şekilde yaşanıyordu. Karşısında ciddi bir tehdit de vardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin dini görmezden gelmesi beklenemezdi.
Bugünün Türk milliyetçileri arasında ayrışmayı doğuran iki kavram: seküler milliyetçilik ve muhafazakâr milliyetçiliktir. Dahası bu iki kavram, kavram olarak değil; temsilcilerine verilen grup isimleri üzerinden kavga hâlindedir. Seküler milliyetçiler ve muhafazakar milliyetçiler…
Muhafazakâr milliyetçilerin bugün “kavganın” bir tarafı hâline gelmesinin üç temel sebebi vardır. Birincisi, yukarıda bahsettiğimiz Komünist tehdit içinde değerleri savunma refleksinden kopamama. İkincisi 80 ihtilalinin baskı ve zulüm dolu anlarından kaçışı sağlayan psikolojik hâl. Üçüncüsü, tarihinin helal mirasını harama katıp yiyen bazı siyasi oluşumların yaptıkları temelsiz tanımlama ve propagandalardır.
Seküler milliyetçiler içinse durum biraz daha farklıdır. Zaten protestan geleneğe sahip olan ve esasen dünyevîleşme anlamına gelen sekülerleşme, Türkler için Osmanlı Dönemi’ndeki baskı ortamında “Türk modernleşmesi”nin temsilcileriyle kendini göstermiştir. Sonrasında cumhuriyetin ilânıyla birlikte daha sert bir formu olan laikliğin kabulüyle devamlılığını sağlamıştır. Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olarak değerlendirdiğimizde, onu da seküler kabul etmek gerekir. Bu doğal hâl, zamanla hatta batılılaşma hareketlerinin temsilcilerinde bile problemli bir algılanmaya sahiptir. Çünkü bu kavram, bugüne kadar hep İslam karşıtlığı, İslam düşmanlığı olarak algılandı. Oysa sekülerleşme, sanayileşme kavramıyla bütünleşmelidir. Sanayileşme, dünya ile barışmanın ve dünya egemenliğinin bir sonucu olarak Batılı ülkelerde kendini göstermiştir [9]. Dolayısıyla sekülerlik dünya ile ilgilidir, dünya ile barışmadır ve dünyevileşmedir. Milliyetçilik de beşeriyetle içkin bir kavram olduğuna göre onun da seküler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Buradan İslam karşıtlığı anlamı çıkmaz. Başta da belirtildiği gibi olsa olsa farklı hinterlanda sahip kavramlar oldukları sonucuna varılabilir. Ancak Türk milliyetçiliğinin siyasal formunun son dönem örneklerinde de aklı, bilimi ve milletin yani, beşeriyetin yararını öncelemenin dışında tavırlar gözlendi. Bu kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan bir kesimi rahatsız etti ve sekülerliğin temelinin dayandığı protestan tavır burada da kendini gösterdi. Yine de zamanla bu baskıya karşı çıkma tavrı ve milliyetçiliğin temel argümanını savunma şekli, zamanla bilinçli ya da bilinçsiz değişim gösterdi. Bazı “seküler milliyetçiler”, sekülerliğin dünyevileşme anlayışını kişisel inanç ve yaşantılarındaki reddiyelerle birleştirdiler. Ve zaten seküler olan milliyetçiliğin sıfatını tamlarken; kullandıkları sıfat Türk’ün dışına çıktı. Sadece seküler milliyetçilik oldu. Bu yanlışa Batılılaşma hareketi sırasındaki Türk entelijansiyasında da rastlıyoruz. O zaman Batı’nın mutlak taklidi ile karşımıza çıkan yanlış sekülerleşme, bugün din karşıtlığı ve bunun propagandası ile çalışıyor. Tıpkı dün Namık Kemaller, Abdullah Cevdetler, Ahmet Rızalardaki gibi iyi niyetle…
Esasında milliyetçiler dindar olabilir ama inançsız da olabilir. Bu ne milliyetçiliği ilgilendirir ne de dini. Sadece kişinin kendisini ilgilendirir. Mesele dine bakışın, milliyetçiliğin önüne bir sıfat olarak getirilmesi ve propagandasının yapılması noktasında başlar. Halbuki propagandasının yapılması gereken tek şey, Türk milliyetçiliğinin kendisidir. Ve Türk milliyetçiliğinin konumlandığı zeminden hareket sahasına kadar her şeyin çerçevesi bellidir. Hareket sahasında bu dünyayı ilgilendiren beşerîyet vardır. Bu dünyadaki kendi beşerî toplumu için iyi ve güzeli isteyen, onun için çalışan milliyetçiliğin zemininde ise, diğer tüm unsurlarla birlikte manevî değerler de bulunmaktadır. Milliyetçi bilinç seviyesinde hareket ederken milleti oluşturan tüm değerler grubunu da kabul etmek ama esas olanın millet olduğunu da unutmamak gerekir.