Türk müyüz, Türkmen mi? Kızılbaş mı, Alevî mi? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 500’cü MDM Bilgi Şöleni- Türkiye ve Türk Milliyetçiliği   • İki Gözüm Türkçe (Canlı Yayın)

Türk müyüz, Türkmen mi? Kızılbaş mı, Alevî mi?

Sakın yanlış anlaşılmasın? Asla, Yavuz ya da Osmanlı karşıtlığı, düşmanlığı vs gibi bir düşüncenin sahibi değilim. Bir eksikliği, yanlış anlamayı ya da anlaşılmayı düzeltmenin peşindeyim. Sultan Selim de bizim, Şah İsmail de.

31 Mayıs 2020
Cengiz Göztepe

Uyarı:

  1. Bu yazının, asla ve asla, bilimsel bir kaygısı yoktur. Kısmen yaşananlar, kısmen okuduklarımdan akılda kalanlar, vs. Ve, gözümün… gözlüğümün izin verdiği ölçüde!
  2. Ulu Önder Atatürk’ün “Türk; Öğün, Çalış, Güven” sözündeki “öğün” kavramını “övün” olarak algılayanların bu yazıyı okumasına gerek yoktur. Kelimeyi “düşün-aklını kullan” şeklinde algılayanlar konuğumuzdur, başımızın üstünde yerleri var.

****

İki Türk Devleti, Safevîler ve Osmanoğulları, Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin kendi etki sahalarında kalmasını isterler. Sultan Selim ile Şah İsmail arasında siyasî çekişme başlar. Türkmen aşiretlerinin, büyük bölümü, Şah’ın yanında yer alır. Sonrasını tarih kitaplarından biliyorsunuz(?) da, kısa bir hatırlatma yapalım.

Müftü Hamza, İbn-i Kemal ve sonraki yıllarda Ebussuud, fetvalarıyla iş başındadırlar. Bu dönemde olanlar; “İslam adına cihadın sembolleri(?)” kabul edilenlerin (Türk kafatasıyla kan içen Kuteybe, Zalim Haccac) bile hayallerinin ulaşamayacağı yerdedir. Ve Türkmen Kıyımı başlar. Anadolu’da, “rafîzi, zındık, kızılbaş” kanı oluk oluk akar. Dönme-devşirme paşaların, özverili ve başarılı icraatlarıyla(!). Bu arada, tabii ki Sultan Selim’in kendine danışman(?) olarak seçtiği Bitlisli Kürt İdris’in Kürt aşiretleri aracılığıyla yaptığı kayda değer katkıları da unutmamak gerekir. Unutursak… Hani, denir ya? “Unutanın kanı kurusun!”

Direnen aşiretler, dağlara çekilir. Diğerleri, kendilerini saklamayı seçerler.

Dağdakiler? Tarihçilerin yazdığına göre, bazen “otlayarak”(?!)… Türkistan’dan getirdiklerinde, Yesevi öğretisinde kalırlar. Eh, bugün, Anadolu’da özbeöz Türk varlığını devam ettirenlerden bahsediyorsak, otlayanların çocuklarıdır. “Bugün, Anadolu’da eski Türk âdet ve geleneklerini en iyi yaşayan ve günümüze aktaran kesim, Alevî kesimdir.” Bunu, kim söylüyor? Halaçoğlu Hoca.

Saklananların bir bölümü; ilerleyen zamanlarda, özellikle de Sultan Selim’in Halife olmasından sonra, koyu Emevi öğretisinin içine gömülen sofu(?) Müslüman olarak ortaya çıkarlar. Necip (!?) Arap Kavmi’ne benzeyerek, Türk(Türkmen)’lüğünden utanarak. Diğer bölümü ise suya sabuna dokunmadan…

Ali Yaman’ın değerlendirmesi:

“…Osmanlı-Safevi mücâdelesi Anadolu’da maddî/manevî büyük yıkıma yol açmıştır … Osmanlı-Safevî siyasî mücâdelesinin en kalıcı sonucu ise, bugün de Türkiye’de çok önemli bir problem olan Alevî -Sünnî problemini “kızılbaş, rafîzi ve yezit” şeklindeki nitelemeleri miras almamız oldu.”

O devirlerle ilgili, bize ne öğretildi? Yavuz şöyle iyi, böyle iyi. Şah İsmail kötü. Dahası var; Şah İsmail İranlı. İranlılar, her devirde bize düşman oldular(!?). Kafamızdaki algı: Şah İsmail İranlı olduğuna göre Fars (hatta, bazılarına göre Sasani) kökenli(!?) Bunların, her ikisinin de Türk olduğunu hiç sorguladık mı? Hayır, sorgulamadık. Bizimkiler, (Yavuz) iyi; Onlar, (Şah İsmail)…

Sakın yanlış anlaşılmasın? Asla, Yavuz ya da Osmanlı karşıtlığı, düşmanlığı vs. gibi bir düşüncenin sahibi değilim. Bir eksikliği, yanlış anlamayı ya da anlaşılmayı düzeltmenin peşindeyim. Sultan Selim de bizim, Şah İsmail de.

Yeri gelmişken soralım. Kaçımız Şah İsmail’i biliyoruz? Safevîleri bilen kaç kişi var? Her gün büyük bir zevk, neşe, mutluluk içinde deyişlerini dinlediğimiz/söylediğimiz, gurur duyduğumuz Hatayî mahlaslı ozan kim? Cevap: Şah İsmail’den başkası değil.

Şah İsmail’e yapılan haksızlık Emir Timur’a da yapılıyor. Ankara Savaşı’ndan başka Emir Timur hakkında ne biliyoruz? “Timurlenk(?), Aksak(?) Timur” diyerek gülümser, küçümseriz! Emir Timur’un, “tarihin gördüğü tek yenilgisiz kumandan” ve Türk olduğunu kaçımız biliyor?

Şah İsmail’in de, Emir Timur’un da kurduğu devletlerin her şeyiyle, dört dörtlük, Türk Devleti oldukları aklımıza hiç geldi mi?

Eksik bilgilendirme ya da eksik okuma! Af edersiniz; “okuma” dedim, “okumama” diyecektim!

Soru: Okumamızı, araştırmamızı engelleyen mi var? Bu kadar sorudan kurtulmanın tek bir yolu var. Birilerini suçlu ilan etmek. Dış güçler(?!). Anlamadım, dış güçler senin okumanı, araştırmanı mı engelledi? “Yoooo. Ama, ben, tek başıma ne yapabilirim ki?” İçim acıdı, yine…

Pardon, unutuyordum? Sokak kültüründen kaynaklanan, “gönüllü(?) mankurt”luğumuzu ihmal etmemek gerekir. Mankurt; sormaz, araştırmaz, dünü bilmez, yarın endişesi yoktur, günü yaşar, efendisi ne derse onu yapar: yat, yatar, kalk, kalkar, ne verirse onu yer; aklın, hafızanın olmadığı… Bu hâlde miyiz?

****

“Sen nesin, kimsin?”

“Kızılbaş Alevî

“Ne anlama geliyor, Kızılbaş Alevî

“Ezilen, sömürülen, yurdundan sürülen insanlar… tertele yani, tertele.”

“Bunu bilmeyecek ne var ki? Yoksa, bilmiyor musun? Hiç kitap okumuyor musun?

“Peki, Seyit Rıza kim?”

“Halk Önderi.”

“(…?!), Ya, Şeyh Sait?”

“O da Halk Önderi.”

“Peki, sen hangi millettensin?”

“Ben ırkçılığa karşıyım?”

“Dinin nedir?”

“Din gericiliktir, afyondur.”

“Tertele nedir?”

“Terteleeeeee (?), ha, tertele mi (?), sen bilmiyor musun? Tertele, terteledir. Neden, ısrarla soruyorsun, amacın nedir(?).”

Yukarıdaki konuşmalar, otuzlu yaşlarda birinin, beş tane yeni yetme genci etrafına toplayıp nutuk atması sonrasında, bizim de dâhil olduğumuz kısa zaman diliminden aktarılmıştır.

Bunlar, kim mi? Ezberlediği üç beş sloganın peşinden…

Birileri, onların kim olduğunu söylüyor:

“İşte zulüm altında inleyen Alevîlerin bilinçli çocukları(!?)”

Alevîler kadar taş düşsün başınıza, emi!

Bunların hedefi belli. Cehalet mi, kasıt mı? Mankurt yetiştirip, üzerimize salacaklar. Hiç konuşmaya bile gerek yok.

***

Gün o gün, “hatırlı bir büyük(?)” çay ocağında sohbette.

Birisi, laf arasında, “Kızılbaş” kelimesini kullanır.

Büyük(?), tepkili! “Bir daha o kelimeyi kullanma.”

“Hangi kelimeyi (?)”

“Kızılbaş.”

“Neden?”

“Çok kötü bir kelime. Kızılbaş, …”

Bunlar kim mi? Yukarıda anlattıklarımın tersinde(?) olanlar. Sizin de başınıza, -hak yemeyelim- yukarıdakiler kadar taş düşsün!.. Diğerlerinden farkı yok, bunların da. Farklı tarafta da olsa, hizmet ettikler yer aynı.

***

Üçüncü taraf var ki, adlarını anmayı kendime ar ederim. “Türk olmaktan kurtulduk” diyen, Emevi hurafeleri gözlüğüyle bakanlar, fesli (yoksa hunili mi?) manyak (deli diyemiyorum, Atsız Ata’nın tanımına saygısızlık olur) taraftarı olanlar?…. Sivas’ın yakıcıları? Kuyucu Murat’dan, Hızır (yoksa Hınzır mı?)’dan farkları ne? Sadece, iğreniyorum. Hiç ama hiç konuşmam bile… Dilimi kirletemem(!)

***

Ya, bizimkiler? Bir kısmı, gönlümüzün en güzel yeri, onların! Diğer kısmın en iyileri bile, konu açıldığında; ya göğe bakarlar ya da sessiz kalırlar, mezar gibi, mezarlık gibi(?!).

Sessiz kalanlar(!) ateşe odun atanlarla aynı tarafta mıdır? Ateşi söndürmeye çalışanlara imrenerek bakarlar, ama; kendini adayanları, bu yolda ömür tüketenleri görmemezden gelirler, sessiz kalırlar (“söz gümüşse sûkut altındır” meseline uygun, altın peşinde?.. En acısı da, bu!

Hey, siz… sessizler(!); Taşer Bey’i, Eröz Hoca’yı hiç okumadınız mı? Nihat Çetinkaya başkanımın adını hiç mi işitmediniz? Türkdoğan Hoca’yı da mı? Baha Said’i, M. Şerif Fırat’ı duymanızı beklemiyorum zaten. Dünden vazgeçtim. Öksüz Hoca’yı, Ercilasun Hoca’yı, Sadi Abi’yi… Gözümüzün önündeler. Bir kere bile mi dinlemediniz? Türklüğüyle gurur duyan Abdulkadir Sezgin’i, Ali Rıza Özdemir’i de mi? Yazık, çok yazık.

***

Türk mü, Türkmen mi? Bilerek ve isteyerek Türkmen’i seçtim.

Ercilasun Hoca’nın deyimiyle (nakilde eksik bıraktıysam affola, Hocam); “Kimsen? Men Türk’em” ya da “İçinizdeki/İçinizden Türk kim? Türk menem.” Arada fark yok. Daha ne olsun? Ha Türk, ha Türkmen.

İkinci bir tercih nedeni. Ülkenin bazı yörelerinde Yörük ve Türkmen kavramlarının -halk arasında- kullanımı ve yüklenen mânâsıyla ilgili. Sünnî Türklere Yörük, Alevî Türklere Türkmen denilmesi. Bazı yerlerde de tersi.

“Yörük de, Türkmen de Türk değil mi?” sorusunun cevabı, başımı ağrıtıyor, elem duyuyorum: “Tamam, onlar da Türk. Ama, onlar başka, biz başka (?!). Biz onlarla görüşmeyiz…” Hani, yukarıda sofu(?)lardan bahsetmiştim ya? Öbürleri de, aynı.

Ha, bir de Suriye’deki, Irak’taki Türklere ne diyeceğiz? Türkmen dediğimiz de onlar Alevî mi oluyor? Yoksa, Sünnî mi? Aklıma takılan bir soru daha var, sormazsam huzursuz olurum: Türkmen yiğidi Dündar Bey, zihnimizde nasıl yer edecek? Alevî mi, sünnî mi!?

Böyle bakışın, böyle düşüncenin canı çıksın. Çıksın da, ne yapalım? Yara, bizim yaramız. Sarmak da bize düşer.

***

19’uncu asrın başından itibaren, Bektaşî dergâhı bağlısı yeniçerilerin imha edilmesiyle, dergâhlar üzerinde de yoğun baskı oluşturulur. Bu tarihten sonra, Bektaşîlerle ilişkisi olmasa da, ortak noktaları “Pir Hacı Bektaş Veli” olan Kızılbaşlar, -zalimin zulmünden kurtulmak adına- kendilerini Alevî olarak nitelemeye başlarlar.

Görünen o ki; geçmişte, baskıya boyun eğmeyen, zulme karşı duran, Ehl-i Beyt sevdalısı, Hazreti Hüseyin adını duyunca bile göz yaşı döken, başlangıçta Erdebil bağlısı, sonrasında Hacı Bektaş düşkünü(?) Müslüman Türklere “Kızılbaş” denmiş. Ne mutlu onlara!

***

Yazar Selcan Taşcı’dan alıntı:

“Binlerce yıllık bir hesaplaşma bu…

Bir tarafında ‘zafer(!)’ini Türk kanıyla öğütülmüş ekmek yiyerek kutlayan Yezid, bir tarafında zulme karşı olmanın adı Ali var…

Bir tarafında Türk’ü ‘hunhar ve köpek’ diye niteleyen Aksaraylı Kerimeddin, bir tarafında Karamanoğlu Mehmet Bey var…

Bir tarafında Türk ülkesine ‘darü’l harptir’, Türk’e de ‘katli vaciptir’ fetvası çıkaran Müftü Hamza, Kemal Paşazade, bir tarafında Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli var…”

Bir tarafında Ebussuud, bir tarafında Cemalettin Çelebi var..…

Bir tarafında İdris-i Bitlisi, bir tarafında Ziya Gökalp var……

 

Ali Rıza Özdemir’den kısa bir aktarım;

“…1916 yılında Ziya Gökalp’ın tavsiyesi ve yine Talat Paşa’nın emri ile Anadolu’daki Alevî-Bektaşî zümreleri araştırmakla görevlendirildi. Baha Said, hızla işe koyuldu. Çalışmalarının sonuçlarını o devrin aydınlarıyla paylaştı. 1916 ile 1917 yıllarında İstanbul’da bulunan Türk Ocağı ve Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti’nde (MTTC), çok sayıda konferans verdi. MTTC tarafından 1917 yılında Anadolu’ya bir derleme gezisi düzenlendi. Bu heyette bulunanlardan biri de Baha Said Bey’di. Yine aynı yıl içinde çalışmalarını yayımlamaya başladı. Padişah yanlıları ‘Türk Ocağı’nın dinsiz çocukları şimdi de Kızılbaşlık propagandası yapıyor’ diye yaygara koparınca yayınlarını kesmek zorunda kaldı…”

Anlayamadım(?) Kimin yanlıları? Kimin çocukları? Bakışta, görüşte, kafada bir değişiklik yok! Türkçülere, Alevilere hücum edenler dün kimlerse, bugün de aynıları?

“Kızılbaş Ordusu, Türk Ordusudur” diyor, Ali Rıza Özdemir. Nihat Çetikaya da “Kızılbaş Türkler” adlı kitabında benzer sözleri söylemiş. Yani, buraya kadar söylenenleri toplarsak, geçmişte “Türk/men” olmakla “Kızılbaş” olmak eşdeğer kavramlar olarak kabul edilmiş.

Hiç kimsenin mezhebine, meşrebine karışmam, ilgilenmem de! Ancak, kendine Müslüman Türk diyeceksin, Yaradan’ın ilk emrini ihmal edecek, “oku”mayacaksın. Emevi yargısı(?)yla hayatını devam ettireceksin……. Özbeöz Türk olanları –şuur altındaki zehirli kymıkları çıkarmaktan korkup- ötekileştireceksin?……. “Gaflet ve dalalet” içinde olmak dedikleri, bu mu acaba?

Ateş yanıyor, karıncalar peş peşe. Biliyorlar ki, taşıdıkları su damlaları ateşi söndürmez. Kendileri de yanabilirler. Yine de çalışıyorlar. Ve, en önemlisi, tarafları belli.

Tarafını belli eden edenler var. Bakın, ne diyor Mansur Kılıç?

“Cebrailin Hz Pir İmam Aliye getirdiği ‘Kızıl Elma’dır. Türkün Tûran’ı da o günden beri ‘Kızıl Elma’ dır. … Bu Ülkenin Asli Unsurları olan Alevîler hiç bir zaman hiç bir örgütün hegomonyasına teslim olmayacaklardır ve hiç bir zaman Hak Muhammed Ali Yolundan vazgeçmeyecekleri gibi; ülkesine, halkına, milletine, devletine, bayrağına ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan sadakatini de asla terk etmeyeceklerdir. … Aksini beyan eden ‘Yol’undan asimile edilmiş dejenerasyona uğramış misyonerlerdir…”

“…Saat tam 19.19 da’ balkonda olacağım. Hem de sinema setini kurarak, bütün Mahalleye önce İstiklâl Marşı sonra Gençlik Marşı ve son olarak da İzmir Marşı dinletisi yapacağım!..”

Kim, Mansur Kılıç? Ocakzadeler Meclisi’nde Alevi Dedesi.

Bu sözleri, bu sözlerin sahiplerini, bu sözlerin peşinde koşan ”can”ları desteklemeyeceksin de kimi destekleyeceksin?

Söylemeyi ar(?)mı ederiz? Korkularımız mı var? Geçmişte, sokağın öğrettiklerini tekrar etmekle daha mı mutlu oluyoruz? Yoksa, “Etrak-ı bi İdrak” olmak, hoşumuza mı gidiyor? Korkularımızla yüzleşmeye(!) mi korkuyoruz?

Tarafsanız(?), belli edin!.. Tez elden!.. O kadar!..

***

Neden yazdım ki bu kadar yazıyı? Gazeteci Barış Pehlivan’ın sözü: “Bana inadı, mücâdeleyi, bedel ödemeyi ve memleket sevdasını öğrettiler.” Sürekli akılda bulunması gereken bir söz.

Tarafı belli, bedel ödeyen, hâlâ da ödemeye devam edenler var. Onlar, gözünün feri ışıl ışıl yanan, tek düşünceleri sadece ama sadece Türklük olan, bu uğurda ömür tüketen, yukarıda bir kısmını saydığımız, “kocalar meclisi” var. Örneğimiz olsunlar, önderimiz olsunlar. Minnet, saygı, sevgi… aklınızda ne kadar güzel ve övücü söz varsa, beklentileri olmasa da, onlara gönderin lütfen.

***

Bu şartlar altında, Sarı Paşa’nın sözlerine ilave yapmanın zamanı gelmedi mi?

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Birinci ilave: “Ne Mutlu Türkçüyüm Diyene.” Hiçbir sorun çıkmaz. Hatta, küçük de olsa tebessüm ve içimize ılık ılık akan mutluluk. Gözlerimizin içi bile güler.

İkincisi? Ne Mutlu Kızılbaşım Diyene. (Hayrola, içiniz mi titredi?) Türkçülerin içi, asla ve asla, titremez!

Ne Mutlu ki Türk’üm. Ne Mutlu ki Türkçüyüm. Ne Mutlu ki Kızılbaşım.

***

Ve son söz, Hacı Bektaş-ı Veli’den:

Gelin canlar! Bir olalım, iri olalım, diri olalım.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları