ÜŞÜYORUM ANNE…VE… GÖZYAŞININ VEFALISI…

ÜŞÜYORUM ANNE… VE… GÖZYAŞININ VEFALISI… 20.10.2011 Suzan ÇATALOLUK O gece nöbetlerinde hava kim bilir ne kadar da soğuktu. Isınmak için ellerini birbirine sürüp nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu muhakkak ki… Anacığına mektup yazıp demişti ki: “Geceleri çok az uyuyoruz.  Tetikte bekliyoruz.” Kim bilir o kum torbalarının ardından karanlıklara bakarken soğuktan nasıl içi titriyordu ki o kınalı kuzu […]


ÜŞÜYORUM ANNE…

VE…

GÖZYAŞININ VEFALISI…

20.10.2011 Suzan ÇATALOLUK

O gece nöbetlerinde hava kim bilir ne kadar da soğuktu. Isınmak için ellerini birbirine sürüp nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu muhakkak ki…

Anacığına mektup yazıp demişti ki: “Geceleri çok az uyuyoruz.  Tetikte bekliyoruz.”

Kim bilir o kum torbalarının ardından karanlıklara bakarken soğuktan nasıl içi titriyordu ki o kınalı kuzu mektubunda çok üşüdüğünü anlatıp anacığından kazaklar istemişti.

O mektup nasıl da masumdu, nasıl da hüzünlü ve sımsıcacık evlat sevgisi deryası idi…

Kim bilir ona kazakları gönderirken anacığının kalbinde kınalı kuzusunu kaybetmenin hangi derin korkusu vardı.

Ve… Gönlü evlat sevgisinin okyanuslarını içine alırken yavrusunun akacak bir damla kanında boğuluverirdi o ana…

Acaba o kınalı kuzu şehadet şerbetini içerken,  yavaş yavaş akıttığı kanı vatan toprağını ıslatıp ısıtırken hangi sırlı kapılar açılıyordu ve Yüce Allah hangi esrarlı güzellikleri hediye ediyordu…

Ya o çoban çocuk, babasını kaybettikten sonra anacığına ve kardeşlerine bakmak için daha yirmi yaşında hayatın gerçeği ile yüzleşmeye başlayan o gencecik fidan? Ölüme gülümserken ölüm meleği babasının kılığına mı girmişti acep?

Ya o nişanlı olan? Son nefesini verirken doğmamış yavrularına nazire meleklerle mi beraberdi?

Gencecik fidanlar kırılıp kara toprağa düşerken, yiğitler vatan uğruna canını feda edip geride sevgili yavrularını, nazlı evdeşlerini, analarını, boynu bükük babalarını, sevdiklerini bırakırken hepsi ama hepsi, askeri, polisi, korucusu,  dört yaşındaki bala nasıl da yangınlarda bıraktılar sevgili Türkiye’mizi…

Kahroluyor insan, kelimeler artık yetmiyor duyguları ifade etmeye… Gözyaşlarımız samimi… Samimi ama yetersiz!

Sahi samimi olmayan gözyaşları var mıdır demeyiniz ne olur!

Oslo’da kanlı terör örgütü ile neredeyse kafakol çekecek kadar laubali konuşmalar yapan, utanmadan yemek muhabbetlerine(!) giren ve bebek katiline rica, minnet eden o MİT görevlisi şu an ne hissediyor acaba? Eğer ağlamayı başarıyorsa o gözyaşları bile ondan nefret etmiyor mudur?

Ya Habur’da teröristin ayağına gidenler, şimdi pişmanlar mı?

TV’lerin pek önemli haber olarak verdiği  “gözyaşlarını tutamayan” şahsiyet!

Artık devletlû demeye dilimin varmadığı bu şahsiyetin haline inanamadım! En yetkili makamda bunca sene oturacaksınız, gözünüzün önünde kanlı terör örgütü sömürecek ve kanlanacak, ama siz başka işlerle vakit geçireceksiniz, Akdamar Adasında kilise açtırmak gibi, sonra “bunların derdi barış ve kardeşlik değil” deyip şu sözleri edebileceksiniz:

“- Sanıyorum ki kan revan içinde bir topraktan, şu anda tarif edemediğim, anlayamadığım bir başka gelecek çıkarmaya çalışmak…”

En tepede olup da bölücü terörist örgütünü ve kanlı, alçak eylemlerini tarif edememek, anlayamamak! İnanılası değil, böyle bir hal içinde olan şahsiyet sevgili Türkiye’mi idare ediyor! Olamaz, olmamalı!

İstifa etmek diye bir irade beyanı ve erdemi vardır,  bu erdemli kararı pek çok erdemli devletlû vermiştir, tarihe şöyle bir bakarsanız.

Senelerdir yazıldı, çizildi, anlatılmaya çalışıldı: Bu kanlı terör örgütü ve elebaşları bölücüdür,  dost görünen stratejik ortaklardan destek almaktadır, içeride gafil ve hain destekçileri vardır, romantik hayallerle, demokrasi palavralarıyla bu kanlı bölücüler daha da azacaktır, hedeflerinde Türkiye’yi parçalamak ve ayrı devlet kurmak vardır diye.

Merak ediyoruz;

                Hâlâ nutuk atan ve timsah gözyaşları döken yetkililer ve baş sorumlular,  bu bölücü ve kanlı terör örgütü elebaşlarıyla masa başı müzakereleri yapıp protokol imzalarken ne düşünüyorlardı, şimdi ne düşünüyorlar, hakikaten ama hakikaten bir nebze de olsa vicdan azabı duyuyorlar mı?

                Ya bu bölücü örgütün elebaşlarının inlerine giderek röportaj yarışına girenler, onların haberlerini yapanlar şu an neler hissediyorlar dersiniz?

 Eğer gözyaşı akıtıyorlarsa bu gözyaşları onların yüreklerine ne fısıldıyor, büyük bir pişmanlık mı,  ağır bir vebal mi, yoğun bir kalp ağrısı mı?

                Belli ki bu alçak saldırı çok iyi bir istihbarat ile başlamış.  Silahlarıyla, stratejisiyle iyi yardım almış, o da belli…

                On yıla yakındır Türkiye’yi idare eden zat-ı muhterem Mısır’da Tahrir Meydanında laiklik nutukları atarken, ellerine çocuk kanı bulaşmış bölücü katiller büyük ihtimalle bu vahim saldırıların planlarını hazırlıyorlardı ve dost görünen hainlerden stratejik destek alıyorlardı!

                O kınalı kuzunun, o çoban şehidin elleri üşüyordu…

                Ya siz devletlûlar, sizin de yüreğiniz birazcık üşüyor mu acep?

 

Avatar
Yazar

Milli Düşünce Merkezi

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.