Yağmacılık şehvetine yenildik

Trilyonlarımızı betona harcamamıza rağmen barınma problemi derinleşti. Bunu nasıl başardık? Ne oldu da böyle oldu? Konuşulacak, anlaşılacak ve hızla dönülecek cinnet kararları nasıl oluştu? Sorular çok ve ağır.  Neredeyiz? Niçin bu hallere düştük?


Paylaşın:

Biz ne isek yönetenler de o. Kendimiz gibi olanları seçiyoruz. Maalesef ahlaksız bir toplum olduk. Faraza bir siyasetçi çıkıp, “Ben devletin parasını kimseye yedirmem. Rüşvete, hırsızlığa, sahteliğe, kandırmacılığa son vereceğim!” dese ne olur dersiniz? Özündeki iyilik cevherinin küllenmemesine rağmen, bu haliyle bu toplum o adamı sandığa gömer. Aşacağımız problemimiz bu.

Neden bu hâle geldiğimizi anlayacağız. Temel anlayış itibariyle iyi bir şey doğacağına ikna olamayacak kadar fena örnekler yaşadık. Dindar görünerek sonuna kadar sahtelik yayan uzun iktidar dönemi büsbütün bozdu. Hâlbuki milletin mayası sağlam. Yönetme iddiasındakilerin, öne çıkanların iyiliğine tam inansak, sahteliğin devam etmeyeceğini bilsek, seve seve peşine düşeriz. Deprem, bize bunu gösterdi.

Depremin İmar Affı gibi, türlü usulsüzlükleri-yolsuzlukları yıkımlarla gösterdiği ve iyiliği çağırdığı bir dönemdeyiz. Tahribat ağır. Gel gör ki uyanışın kalıcılığına dair işaretler henüz zayıf. Yine yönetenler, günü kurtaralım da ne olursa olsun derdindeler. “Böyle gelmiş, böyle gider” nemelazımcılığının bozgunuyla kolaya, yanlışa ve kötüye yöneliyoruz. Hak hukuk hak getire. Din-iman hak getire. Pozitif ahlak hak getire. Bilgi görgü zaten yok. Sıkça hatırlatıyorum, her yerde öyle görünse de özellikle bizde at binicisine göre kişner. Dünyaya hükmettiğimiz dönemlerde olduğu gibi iyiyi öne geçirecek bir anlayışa ihtiyacımız var. Yoksa bizi hep kötüler idare eder.

Şimdi o zurna

Yirmi bir yılda geldiğimiz yeri tam gördüğümüzden emin değilim. Ben, insana ve hayata bakarak konuşuyorum. Yaşama kültürü demeye çalıştığım bu manzara kültürsüzlüğü gösteriyor.  Ekonomik anarşi de kültürsüzlük yağmasında belirleyici. Neredeyse bütün varlığımızı yatırdığımız inşaat, bizi krizlere sürüklemekle kalmadı, evsiz barksız bıraktı. Anlaşılır, inanılır gibi değil. Dışardan bakan için ironik bir durumdur. Bizim içinse tam bir facia (trajedi). Evet, yıllardır yer gök inşaat, insanlar oturacak ev bulamıyorlar. Yapılan evler var ama zenginler için. Toplu konut idaresi var, toplu konut yok.

Beton ekonomisi azgın işledi. Her krizde ilk çıkan kararlar inşaatla ilgiliydi. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından çıkarılan ilk karar, bankaların ev kredisini düşürmeleriydi.  Yaşadığımız darbeyse bu nasıl bir karar dediğimizi, feryad ederce yazılar yazdığımızı hatırlıyorum. Devamında da yine inşaat ve rant kararları çıktı. Sanırım 19 Temmuz’du. Yani darbe teşebbüsünün dördüncü günü. Bazı devlet kurumlarının emlâki, özelleştirmeye devrediliyordu. Resmî Gazete’de görünce anladık ki o toz duman arasında başka işler oluyor. Devlet kurumlarının şehir merkezlerindeki bol yeşilli geniş alanları inşaat şehvetine kurban edilmek üzere hazırlık yapılıyor. Bizim TRT de o listedeydi.  Birkaç defa TRT Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’a taşınması gündeme geldi ve tepkilerden ziyade iştahlananlar arasında tercih yapılamayınca geriye bırakıldı. Diğerlerinden kaçında çok katlı binalar yükseldi ve kimler nemalandı bakmak lazım. Bilenler değerlendirecekler.

“Toplu konut”suz beton devri

Bu sütunlarda yazmıştım: 2003’de kanunu değiştirilen Toplu Konut İdaresi’nin aslî görevini yeni hatırladılar. O da doğru bir hatırlama değildi. Beş yüz bin konut vaadi güya buydu. Toplu Konut’un kurucusu Vahit Erdem Bey bir yazıyla 37 yıl önce Eryaman ve Halkalı’da şehir kurduklarını hatırlattı. İnsanlarımız, o zaman kira öder gibi ev sahibi oldular. Toplu Konut onlardı. Şimdi ilan edilenlerin toplu konutla bağı-bağlantısı, ancak gerçekle ilgisi kalmamış yönetenlerin dalga geçer gibi ettikleri sözlerdedir. Millette o ucuz denilen çok pahalı konutları alacak takat kalmadı. Peşinatı yatıran 10 bin kişi kadar ancak çıkabildi. 2019’da da benzer bir çalışma başlatıldı. Dikkat buyurun, o zaman başvuranlar hala evlerini alamadılar. Bu demektir ki, belki bu vaat de anlık ümit vermeyle oy devşirme hamlesi olarak kalacak ve büyük mahrumiyetlere yol açacak.

Yazmaktan utanarak, hep sahtekârlık düşünüyoruz diyorum ya, işte bu da o örneklerden biri gibi görünüyor. Yaşadıklarımızın detayları saç baş yoldurur. Yeri gelince söyleyeceklere ve bilenlere bırakıyorum. Deprem dolayısıyla dizler dövdürecek işler ana maddeleriyle onlarcadır. Bunu görecek ve gösterecekler de tez zamanda çıkmalıdır. Yoksa sıcaklık geçince biz uyumaya-uyutulmaya devam ederiz.

Trilyonlarımızı betona harcamamıza rağmen barınma problemi derinleşti. Bunu nasıl başardık? Ne oldu da böyle oldu? Konuşulacak, anlaşılacak ve hızla dönülecek cinnet kararları nasıl oluştu? Sorular çok ve ağır.  Neredeyiz? Niçin bu hallere düştük? Soracak ve cevabını arayacağız. Partileri, şu veya bu tarafları bir kenara bırakarak soracak ve cevabını arayacağız. Başka çare yoktur. Şu kadarını söyleyeyim, verilere bakınca 1999 şartlarından gerideyiz. Olacak iş mi? İnşaat ekonomisi inşaatta da çökmüş görünüyor. Olacak iş mi? “Çökmeyen ne kaldı ki?” diyeceğinizi biliyorum. Evet bu deprem bizi bize bir daha gösterdi. Topyekün bozulmayı ayan beyan gördük.

Topyekün çürüme

Bana en ağır gelen bir başka husus, yirmi yıllık inşaat ekonomisinin bozduğu şehirler, kasabalar yanında, akıl almaz çürüklüğüdür. Depremde sadece eski binalar gitmedi, üç aylık binalar da yıkıldı. Bir bakandı galiba- sonra hepsinden aynı nakaratı duyduk ya-, İskenderun Devlet Hastanesi’nin yıkıldığını söylerken, “Eski binaydı” dedi. Dinlerken donakaldım. Bakanların ve devlet başkanının “Bizim zamanımızda yapılan değildi” diyerek övünür gibi o kaç türlü arıza barındıran sözü etmeleri ne fecidir! Bu kafanın devlet yönettiğini sandığını düşünebiliyor musunuz? Mesela, kimse çıkıp da doktorluk payesi taşıyan Bakan’a devlet bakışını geçtim, insan bakışını hatırlatmadı. Bu bina hakkında kaç kere rapor yazıldığını ve yıkılması gerektiği halde niçin yıkılmadığını sormadı. “Sayın Bakan, o binanın depremde yıkılacak hale gelmesi sizin düşüneceğiniz bir meseledir, suçlu sizsiniz..” demedi. “Raporlara rağmen, niçin dayanıklı hale getirmediniz veya yıkmadınız?” da demedi. Suç duyuruları varsa da ben bilmiyorum.

Düşünelim

Depremin ilk günlerinde bir fikrimi güvendiğim dostlara-tanıdıklara açtım. Ömrü inşaat yapmak, yaptırmak ve kontrol etmekle geçen, namusuna güvenilir birkaç önemli isme de bahsettim. “Büyük firmaların ve onları destekleyenlerin kazanma hırsını, niçin binalarımızı depreme dayanıklı hale getirmeye yönlendirmedik?” dedim. Bu, benim için önemli bir soruydu. Kazançsa kazanç. Diğer inşaatlarında, her tür usule-kurala aykırı şekilde normalin bilmem kaç katını kazandırdıklarımıza buradan kazandırmak inşaat ekonomisine bel bağlayanların nasıl ve neden aklına gelmedi? Bu soruların cevabını hala bulabilmiş değilim. Olsa olsa, “Uygunsuz kazanan ve harcayan, iyiye ve iyiliğe hayatlarında yer kalmamış insanlar bunu düşünmezler” diyeceğim, ağır olacak. Başka da bir cevabı yok.

Kafamı kurcalayan bir soruyu daha sordum: Bu felakette uğradığımız maddi zararın yarısıyla on bir şehrimizi depreme dayanıklı hale getirebilir miydik? 50 yılın inşaat şirketi sahibi, inşaat kontrolörü, mühendis Osman Öztekin’in cevabı içimi bir daha yaktı. Dedi ki: “Çıkan zararın yarısı kadar parayla değil, onda biriyle bu kaçınılmaz âfetten çok küçük kayıplarla kurtulabilirdik”.

İnşaata harcadığımız trilyon doları aşan meblağın bize can güvenliği sağlamadığı gerçeğinin, evsizliğe çare olmadığının ve yağmalarla anılacağı hususunun yanına bir de bunu koyun! Hazin! Dehşet!

 

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar