1975’ten 2014’e: Hangi Selim İleri… BAK POSTACI GELİYOR-XXII – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

1975’ten 2014’e: Hangi Selim İleri… BAK POSTACI GELİYOR-XXII

Selim İleri de yanılanlar kafilesinde yerini çoktan almıştır. Ancak gün gelmiş, yanılmanın ötesinde bir şey daha yapmış ve bir zamanlar faşist diye damgaladığı Ömer Seyfettin hakkında 2014’te, Kapı yayınlarının hazırladığı Ömer Seyfettin Seçkisi’nin sunuş yazısı kaleme almıştır…

4 Mart 2020
M. Hayati Özkaya

Eski dostlar gibi ya da eskimeyen dostlar gibi eskimeyen mektuplar da vardır. Bunlardan bir kısmı ya şahsa mahsus bir dosyada ya da kuytu bir köşede yaşamaya çalışırken bir kısmı da bir kitap sayfasında ömrüne ömür katıp okundukça yeniden hayat bulur. Böylece unutulmanın girdabına düşmekten kurtulmuş olur. Gerçi unutulmak da bazen bulunulmaz bir nimettir, lâkin herkese ya da her mektuba nasip olmaz.  İşte bunlardan biri de Selim İleri’nin Attila İlhan’a yazdığı 21 Eylül 1975 tarihli mektubudur. Buyrun, satırlar arasında azıcık dolaşalım:

“Çok aziz Attila İlhan,

Beni pek çok sevindiren mektubunuzu dün aldım. İlginize, dostluğunuza çok teşekkür ederim. Yazıyı sevdinizse, ayrıca gönenirim…

 

Size yazmayı, daha doğrusu tekrar yazmayı hanidir düşünüyordum, birtakım sorular, bir rica dolayısıyla. Hepsini açıklayacağım ya, mektup uzayacak, canınızı sıkacağım… Yeni Ortam’a gelişinizi ve ayrılışınızı yarım-yamalak işittim, hemen sizi aramaya gazeteye geldim, o gün Ankara’ya dönmüşsünüz. İstanbul’da görüşmek kısmet değilmiş. Artık oralara gelip özlem gideririm.

 

“Dostlukların Son Günü ” bir bakıma benim ilk kitabım olacak. Hemen hemen her cümlesinin hesabını verebilirim, bu yüzden mutluyum. Kitabın Bilgi’ den çıkmasından onur duyuyorum. (…) Fotoğrafım yok. Bu hafta usta bir amatör, bir dost çekecek, banyo edecek, basacak. Ben de göndereceğim.

(…)

Sürekli çalışıyorum şu sıralar. Birikim ‘de “Ömer Seyfettin ve Faşizm Tutkusu ” adlı uzun bir yazım çıkacak, bakalım nasıl bulacaksınız. Düşüncelerinizi mutlaka öğrenmek isterim.”[1]

 

…Ve mektup devam eder, Selim İleri’nin bahsettiği “Ömer Seyfettin ve Faşizm Tutkusu ” adlı yazı, Birikim dergisinin Ekim’75, 8. sayısında yayımlanır.  Bu yazıyı Attila İlhan okumuş mudur, okumuşsa nasıl değerlendirmiştir bilemem; ama ben okudum ve değerlendirdim. Bu konuda düşüncelerimi sizlerle paylaşmadan evvel içinde bulunduğumuz bu Mart ayında Türk edebiyatının ve fikir dünyamızın öncü kalemlerinden olan Ömer Seyfettin’i, doğumunun 136. ölümünün yüzüncü yılında rahmetle yâd ediyorum. (11 Mart 1884- 6 Mart 1920)

Evet, şimdi gelelim Selim İleri’nin Birikim’de yayımlanan yazısı ile ilgili karaladıklarıma,  affedersiniz karalamak sözcüğü bu derginin sütunlarına pek yakışmıyor ama bu yazı hakkında karalamaktan başka yapacak hiçbir şey elimden gelmiyor. Neden mi? Durun açıklayayım: Daha yazının başlığını okur okumaz başım dönmeye, midem bulanmaya başladı. Nerdeyse kusacaktım… Derin derin nefes alıp ağır ağır okumaya başladım. “Ömer Seyfettin ve Faşizm Tutkusu ” Ne eksantirik bir başlık değil mi? Yahu neresini düzelteyim demiş ya adam, işte onun gibi bir şey. Ömer Seyfettin’i hangi mantık ve anlayışla faşist ilan edebiliriz ki… Ömer Seyfettin memleket sevdalısı, hürriyet düşkünü, istibdada karşı çıkan, baskıcı bir sistemi ve rejimi yerden yere vuran bir adam.

Yusuf Ziya Ortaç “Ömer’i mutlaka severdiniz. Tatlı, şakacı bir mizacı vardı.” [2]derken Halit Fahri Ozansoy onun hakkında : “Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki Ömer Seyfettin, dost hatırı sayan ve onları yürekten seven insandı.”[3]

Şimdi bir yandan böyle insan sevgisiyle dolup taşacaksınız, bir yandan istibdada karşı çıkacaksınız; fakat Selim İleri’ye göre bir yandan da insanlara köle muamelesi yapan bir sisteme, faşizme tutkuyla bağlanacaksınız. Bu ne yaman çelişkidir… Ha, Selim İleri’nin Ömer Seyfettin’i bir faşizmsever olarak görmesinde etkili olan sebep, şayet Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde öne çıkardığı Türk’e ve Türklüğe olan sevdası ise bunu faşizm olarak nitelemek büyük bir yanılgıdır. Çünkü bu, kendi milletini sevme duygusu bazılarında olmasa da bütün insanlar da var olan yüce bir duygudur ve insanoğlu kendi coğrafyasına, tarihine, kimliğine, diline,  dinine, kültürüne bağlıdır. Bu bağlılık ayıplanacak, kınanacak bir davranış biçimi ya da Selim İleri’nin ifadesiyle küçümsenecek bir tutku değildir. Bu duygu öylesine büyüktür ki Ömer Seyfettin’den çok önce Mehmet Emin Yurdakul’a “Ben bir Türk’üm dinim, cinsim, uludur.” diyerek şiir yazdırmış ve ardından aynı şaire “Bende esir yaratmayan bir Tanrıya iman var,” dedirttirmiştir.

 

Evet, Ömer Seyfettin’in hayat hikâyesini yakından takip edenler onun ne kadar zor şartlar altında hikâyelerini kaleme aldığını gayet iyi bilirler. Hele hele edebiyat dünyamızda ün yapmış Selim İleri gibi yazarlarımız,   Ömer Seyfettin’i çok daha iyi bilirler. Çünkü onun başlattığı yeni lisan hareketinin sayesinde ancak bugün büyük kitlelere ulaşmışlardır.

 

Bakın Yusuf Ziya Ortaç, bir hakkı nasıl teslim ediyor: “Bugün yazdığımız güzel ışıklı Türkçenin rüyasını Ömer Seyfettin, tam yarım yüz yıl önce, Balkanlarda bir sınır karakolunda görüyordu.”[4]

 

Ömer Seyfettin Balkanlarda, o sınır karakollarında görev yaparken sadece yaşayan Türkçenin rüyasını görmüyordu. Gördükleri arasında başka şeylerde vardı: Meselâ,  onu tarifsiz kederlere boğan, Bulgar komitacılarının, Yunan zabitlerinin Türklere yaptıkları zulümler de vardı ve tabii bir de Kanlıtepe’de Yunanlılarla savaşırken esir düşmesi…

 

Ömer Seyfettin hatıralarında, savaşın getirdiği sıkıntıları, acıları ve tutsaklık günlerini bütün çıplaklığıyla dile getirir… Bu hatıraları okuyan Selim İleri de özelikle 25 Ocak 1912 tarihli nottan hareketle Ömer Seyfettin’e fena hâlde kafayı takar! Neymiş efendim, bir topçu zabitinin kendiliğinden gelip teslim olmasına ve din değiştirme arzusuna tanıklık ettiği hâlde Ömer Seyfettin, Türkçülükten vazgeçmiyormuş, Turan’ı düşlüyormuş… Aynen böyle yazıyor; işte kanıtı:

 “…Balkan Savaşı’nın han­gi koşullarda geçtiğini, savaşa katılan biri ola­rak görüyor, yaşıyor ve saptıyor Ömer Seyfet­tin. Bir Türk savaşçısının bozgun günlerinde ‘Hıristiyan’ olmak isteğine tanıklık ediyor; ama «Türkçülükten vazgeçemiyor, Tûran’ı düşlüyor.”

 

İşte, Türkçülükten asla vazgeçmeyen, bu sevdadan bir türlü usanmayan ve hep Turan’ı düşleyen bu kalem; on, on bir ay kadar süren esaret günlerinde hikâyelerinin bazılarını Nafliyon hapishanesindeki taş duvarların, demir parmaklıkların arasında yazmıştır. Onlardan biri de “Piç”tir. Meraklısı elbette bu hikâyeyi bulup okur.  Ama ben burada, sadece yazarın son paragrafta vurguladığı bu meçhul tiplerin genel özelliğinden bahsetmek istiyorum:

“…ve sonra İstanbul’da Türklüğünü inkâr eden, Türklükten nefret eden, Türklüğü hakir görenler…” Onlar farklı kisvelere bürünerek her durumda, her zaman karşımıza çıkarlar…

 

Selim İleri’nin Ömer Seyfettin’i güya yerden yere vurarak eleştirdiği bir başka konu da ünlü hikâyecimizin sosyalizmin karşısına bir dünya görüşü olarak Kızılelma’yı çıkarmasıdır…

Bu tezini de şöyle açıklar: Yazar, sosyalizm karşısına bir dünya görüşü olarak Kızılelma düşünü çıkarır. Kimi öykülerin­de bunu eni-konu anlatır. İlginç bir örnek «Kızıl­elma Neresi?»dir

“Zamanın Süleyman’ı» Kızılelma’nın neresi olduğunu bilmemektedir,” diyerek Kızılelma hikâyesini özetler ve “…Kanunî düşünür-taşınır, Kızılelma’nın neresi olduğunu çözer; «Hakkın beni göndereceği yer…» Vakit geçirmeden «doğruyu söyleyen bu üç kişiye» para armağan eder keselerle. Doğruluk ödüllendirilmiştir, insan ister istemez Enver Paşa’nın ısmarladığı, karşılığını ödemekten ka­çınmadığı ‘savaş edebiyatı’ olayını anımsıyor.”

Selim ileri’nin savaş edebiyatı dediği edebiyat, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır. Harbiye Nezaretimiz, ressam, şair ve yazarlardan oluşan bir sanat kafilesini savaş sahalarını ziyaret etmek üzere Çanakkale’ye gönderir. Bu kafilede Ömer Seyfettin de vardır. Bu ziyaretin amacı orada çarpışan subaylara ve askerlere moral vermek, onları mücadeleye teşvik etmek ve cesaretlendirmekti. Bu sanat kafilesinin yapacakları tablolara, yazacakları kahramanlık şiirlerine ve destansı hikâyelere ayrıca ücret de ödenecekti.

İşte, “Şimdi bir ikilemle karşı karşıyayız” diyen Selim İleri, şu soruya bir cevap arar: “Ömer Seyfettin’in öykülerinde politik bakış, bir gerek­liliğin sonucu mu; yoksa dönemin yöneticilerin­den edinilmiş çıkarların ödentisi mi?”

Selim İleri’nin yıllar önce ortaya attığı bu garip soruya, bugün şu cevabı versek acaba Selim İleri tatmin olacak mıdır bilemeyiz; ancak biz yine de cevabımızı verelim: Bir, Ömer Seyfettin paragöz biri hiç olmamıştır. Son anı defterine 7 Nisan 1918 tarihinde yazdığı not ve yaşadığı hayat bunu gösteriyor:

“Bu hafta gayet mühim bir teklife maruz kaldım… Ben paradan nefret etmem. Fakat onun için hayatımı değil hatta zevkimi bile feda etmem…hem muharrir hem kitapçı!.. her hâlde bedii bir şekil değil… ”

İki, inandığı doğrulardan asla sapmadan düşüncelerini ortaya koymuştur. Üç, yönetenlere şirin görünmek ve birtakım çıkarlar uğruna kalemini oynatmak ona göre bir iş değildir. Bu yüzden olsa gerek kısacık ömründe devrin yöneticileri tarafından hiç el üstünde tutulmamıştır… Dört,  Ömer Seyfettin’e göre Kızılelma ulaşılması gereken bir hedeftir onu sosyalizm denilen bir sistemle karşılaştırmak doğru değildir. Ayrıca o, birileri gibi “Fahri Sosyalist” olma sevdasında da hiç olmamıştır.[5]

Selim İleri bu yazısında, Ömer Seyfettin’in yazdığı, Ferman, Topuz, Pembe İncili Kaftan gibi hikâyelerden yola çıkarak diyor ki: Ferman” dev­let uğruna ölümü, “Topuz” devlet’in bütünlüğünü ve parçalanmazlığını, “Pembe İncili Kaftan” devlet-birey ilişkisinde birincisinin yüceliğini savu­nur. “Eski Kahramanlar” dizisiyle Ömer Seyfettin faşist anlayışın doruğuna erişir. Alabildiğine anti-hümanisttir.”

Yani Selim İleri’ye göre istiklâliniz elinizden alınmaya çalışılsa da, devletiniz zor durumlarda kalsa da siz devletinizi savunmayacaksınız, onun uğrunda can vermeyeceksiniz. Kısacası, Pembe İncili Kaftandaki Muhsin Çelebi gibi ya da Astsubay Ömer Halisdemir gibi olmayacaksınız. Olursanız siz de sizin hikâyelerinizi yazanlar da faşist ve anti-hümanist ilân edilecektir.

 

Aslında Ömer Seyfettin 20 Aralık 1914’te  yazdığı  “Yarınki Turan Devleti” isimli kitapçığında Kızılelma ülküsünden bihaber yaşayanlara şöyle seslenmiştir:

 

 “Ey bu küçük kitabı okuyan!

Sen eğer milletinin ne kadar büyük ve kuvvetli olduğunu bilmeyen zavallı isen eğer millî ve mukaddes mefkûrenin verici nurları senin ruhuna aksetmemişse mutlaka gülecek ve:

-Hakikatten ne uzak bir hayâl… diyeceksin. Fakat emin ol ki yanılıyorsun.”

 

Evet, gülenler yanılmış, Ömer Seyfettin ve onun gibi düşünenler haklı çıkmışlardır. Çünkü bugünkü bağımsız Türk devletlerinin varlığı Turan’ın bir hayâl olmadığının en büyük göstergesidir.  Bu durumda Selim İleri de yanılanlar kafilesinde yerini çoktan almıştır. Ancak gün gelmiş, yanılmanın ötesinde bir şey daha yapmış ve bir zamanlar faşist diye damgaladığı Ömer Seyfettin hakkında 2014’te, Kapı yayınlarının hazırladığı Ömer Seyfettin Seçkisi’nin sunuş yazısını kaleme almış:

 

“…Ömer Seyfettin, Türkçenin bugünkü yapısını kazanmasında büyük pay sahibi. Ve yazdıklarıyla Türk edebiyatında modern hikâyenin dönüm noktalarından… Büyük hikâyecinin, hem dilin sadeleştirilmesi hem de bu sadeleştirilmiş Türkçeyle yeni bir edebiyat oluşturulması yolunda önemli katkıları var. Yeni Lisancıların öncüsü olan Ömer Seyfettin, düşünceleri ve yazılarıyla Türkiye’nin de tohumlarını atanlardan. Hikâye, makale, fıkra ve şiirlerden oluşan bu seçki, yazarın değişik zamanlarda tuttuğu hatıra defteri ve günlüklerinden alınmış parçalarla zenginleştirildi. Böylece yazarın çok yönlülüğü ortaya konulmaya çalışıldı. Ömer Seyfettin’in Bütün Eserlerinden Seçmeler, doğumunun 130. Yılında yeni kuşaklarla büyük yazarı tanıştırma yolunda bir adım.”

Evet, gördüğünüz gibi kendi kendisiyle tezata düşen Selim İleri’ye, biz şimdi, “Bu yazı sizin çıkarlarınızın ödentisi mi?” diye sorsak acaba nasıl olur?

[1] Attilâ İlhan’a Mektuplar, Der. Belgin Sarmaşık, Otopsi Yay. 2001.s 92

[2] Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, Akbaba Yay. İst. 1963, s. 121

[3] H.Fahri OZANSOY, Edebiyatçılar Geçiyor, Dergâh Yay. İst.2016,s. 143

[4] Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, Akbaba Yay. 1963, s. 121

[5] Ö. Seyfettin, Bütün Nesirleri Haz. Nâzım Hikmet POLAT, TDK Yay. ANK. 2016,s.826

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarların diğer yazıları: