Bir vedâdır o sedâ, sade vedâ! (Bak Postacı Geliyor-XI) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Milli Düşünce Merkezi’nden 10 Kasım Mesajı   • Atatürk ve Ekonomi (476. Bilgi Şöleni)

Bir vedâdır o sedâ, sade vedâ! (Bak Postacı Geliyor-XI)

Bizim mahallenin postacısı yeni bir mektup getirdi. Ama bu seferki yüreğimize od düşüren, bir babanın çok genç yaşta kaybettiği oğluna yazdıkları. Oğlu Afşın’ın ölümünden sonra büyük mücadele insanı Nejdet Sançar’ın yazdığı sevgi, özlem ve hasret dolu satırlar.

4 Nisan 2019
M. Hayati Özkaya
Afşın'a mektuplar
Bu eser, bir mektup harmanı olmanın ötesinde sevgi ve samimiyet dolu bir ailenin bir hâtıra defteridir.

                 VEDÂ

Ne ümitlerle gelip dünyaya

En güzel ismi takındın: Afşın!

Böyle erken bırakıp gitme neden?

Kaç bahar, kaç yıl doldurdu yaşın?

Kaldı senden bize bir gamlı sedâ;

Bir vedâdır o sedâ, sade vedâ!..

Yukarıdaki mısraları Nihal Atsız 5 Kasım 1960’da, bu dünyada, on altı yıl, iki ay, iki gün misafir kalan yeğeni Afşın için yazdı. Bir zaman sonra bu ağıt Afşın’ın mezar taşında bir kitabeye dönüştü.

Hani Derviş Yunus diyordu ya:

Bu dünyada bir nesneye

Yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere

Gök ekini biçmiş gibi

İşte böyle bir ölümdür Afşın’ın ölümü de. Dünya tarlasından biçilmiş bir gök ekini gibidir Afşın da… Henüz ömrünün ilkbaharındayken bu dünyaya elveda diyen Afşın’ın ardından, babası Nejdet Sançar, “Afşın’a Mektuplar”[1] adını verdiği bir kitap yayımlar. On mektuptan meydana gelen bu kitapçık, bir tek evladı olan bir babanın onu yitirdikten sonra yazdığı mektupların bir araya getirilmesiyle oluşan bir eserdir. Aslında bu eser, bir mektup harmanı olmanın ötesinde sevgi ve samimiyet dolu bir ailenin bir hâtıra defteri, bir biyografik eseri olarak da karşımıza çıkar.

I. Mektup’tan:

“Sevgili Afşın,

Yıllardan sonra sana yeniden mektuplar yazmaya başlıyorum. Bilmem hatırlayacak mısın? Sana ilk mektuplarımı 1954 yılında yazmıştım. O sıralarda ben Ankara’da idim, sen annenle birlikte Edirne’de bulunuyordun. Henüz mini mini bir ilkokul öğrencisi olduğun için, dünya dertlerinden ve dalaverelerinden haberin yoktu. Onun için de benim sizlerden ayrı bulunuşumun sebebini ne bilebiliyor, ne de düşünebiliyordun.

(…)

1954’te Ankara’dan sana yazdığım mektuplara sen ilkokul çocuğu mini mini Afşın, devamlı olarak cevaplar verirdin. Bana ne güzel şeyler yazardın! Hele imlânın düzgünlüğü ve ifaden, baban olarak bana ne kadar gurur verirdi!”

Sekiz yıl sonra sana yeniden mektup yazıyorum. Fakat sekiz yıl önceki gibi senden cevap bekleyerek değil.(…) Bu dünyayı senin gibi çocukluk yaşlarında, baharlarında bırakıp giden talihsiz yavruların sayısı elbette ki az değildir. Ama şu da muhakkak ki seninki; o binlerce, o on binlerce yavrunun çoğununkinden daha büyük bir talihsizlik… Çünkü kara talihin seni bir ahtapot gibi sarışı, sen daha dünyaya gelmeden önce başlamıştı.”

diyerek oğluna, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ülkemizde Türk milliyetçilerinin yaşadıkları tuhaf zulmü anlatır. Bu tuhaflık “Türk’üz, Türkçüyüz, Türkçü kalacağız!” diyen bir başbakanın olduğu bir döneme rast gelmesiyle daha ilginç bir hâl alır. İşte bu Başbakana hitaben Afşın’ın amcası H. Nihal Atsız, Orhun Dergisinin 15. sayısında açık bir mektup yayımlar. Tabii bu mektuptan sonra da memlekette kıyamet kopar. Türkiye’deki bütün şer kuvvetleri tek cephe hâlinde Türkçülüğe yaylım ateşine girişirken Türk milliyetçileri tevkif edilmeye başlar. Üstüne üstlük bir de şifreleri, parolaları olan gizli bir cemiyetten ve bu cemiyetin hükûmeti devirmek gayesinden bahsedilir…

Necdet Sançar bütün bu olup bitenleri Afşın’a mektuplarıyla anlatmaya devam eder:

II. Mektup’tan.

Sevgili Afşın,

“Kara talihin daha doğmadan önce pençesine geçmek bahtsızlığına uğrayan sen, ıstıraptan çökmüş bir annenin, iyi besleyemediği bir yavru olarak 3 Eylül 1944’te Taksim’deki Alman Hastanesi’nde dünyaya geldin.

Tartıldığın zaman 2.800 kilogram gelmiştin. Normal çocuk kilosundan hayli az olan ağırlığın, Türkiye çapındaki bir zulüm ve ihanet hareketinin payına düşmüş kısmının hazin bir ifadesiydi.

Seni ilk defa doğumunun kırkıncı gününde gördüm. O gün annen seni İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirmişti. Gözüme ilk çarpan bir çift mavi göz olmuştu. Masum masum etrafına bakınıp duruyordun. Annenin gözleri yaşlı idi… Yine içim kabarmıştı, yine isyan duygularıyla dolmuştum. Fakat içimi kavuran ateşi içimde soğutmaya mecburdum. Seni içime doldura doldura koklar ve öperken, gözlerimden pembecik yanaklarına damlayan birkaç damla yaş, bu işi yaptı.

Ekim sonlarına doğru Balıkesir’e gitmiştiniz… Ve anneni hiçbir şeyle suçlayamayanlar sonunda vazifesini geri vermek zorunda kaldılar. Bu tayin yapılırken maarifin başındaki adam: “Uzak bir vilâyetin lisesine!” buyruğunu vermiş, fakat araya giren bazı insaf sahipleri istenen zulüm yolculuğunu Zonguldak’a çevirebilmişlerdi. Senin şehirlerarası ikinci yolculuğun işte bu tayin neticesinde oldu Afşın.”

III. Mektup’tan:

“Sevgili Afşın,

İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bana verdiği sonradan Askerî Temyiz tarafından bozulan, bir yıl iki aylık hapsi tamamlayarak Zonguldak’ta size kavuştuğum günü, sanki dünmüş gibi, hatırlıyorum.

1945 yılı temmuzunun son günlerinden birisiydi. Açıkta demirleyen vapurdan bir motorla ayrılıp karaya ayak bastığım zaman, beni karşılamaya gelenler arasında sen mini mini Afşın da vardın.

Okullar açılıp da annen derslere başlayınca günün birçok saatlerini evde birlikte geçirmemiz gerekmişti.”

Sonraki mektuplarda, artık Afşın’ın bebeklikten çocukluğa doğru adım adım yürüyüşüne ve Nejdet Sançar’ın öğretmenliğe dönmek ya da bir yerlerde çalışıp evine üç beş kuruş getirmek için verdiği mücadeleye şahit oluruz. Bu durum 1950’ye kadar sürer.

1950 yılın 14 Mayıs’ında şeflik sistemin yıkılmasıyla Necdet Sançar yeniden öğretmenliğe dönerken Afşın da Zonguldak 30 Ağustos İlkokulu’nda okula başlar. Fakat gariplikler Sançar ailesinin bir türlü yakasını bırakmaz. Afşın’ın birinci sınıfı bitirdiği yıl bu sefer de Necdet Sançar’ın Edirne’ye tayini çıkartılır. Bu bir nevi sürgündür.

V. Mektup’ tan:

“Sevgili Afşın,

(…) Edirne’deki en çetin yılın dördüncü sınıfta okuduğun son senen oldu. Ben, kışın ağzında, Çanakkale’ye sürülmek istenip de sonradan Ankara’ya naklolununca, o yılın beş altı ayını yalnız geçirdiniz. Mektuplarımda, bana ait vazifelerin bir kısmını senin yapman ve anneni hiç üzmemen lâzım geldiğini yazdığım için, bir sorumluk duygusu kazanmıştın.

1954 yazından sonra Ankara yılların başladı. İlkokulu Namık Kemal İlkokulu’nda bitirdin ve aynı yıl aynı okulun orta kısmına geçtin.”

Afşın ortaokulun son sınıfındayken Sançar ailesi bir yıllığına Londra’ya gider. Afşın, burada hem İngilizcesini hem de genlerine işlenen millî heyecanını ve millî kimliğini geliştirir. Çünkü onların İngiltere’de bulundukları yıl, Kıbrıs davası en ateşli devrini yaşamaktaydı. Afşın’ın okuduğu sınıfta kendisinden başka iki Türk çocuğu daha vardı. Sayıca fazla olan Rum çocukları yine İngilizlerin tahrikine kapılarak her fırsatta Türk çocuklarını sıkıştırmaya çalışırken Afşın, yılmak bilmeyen bir azimle hem bu sataşmalara gereken cevabı veriyordu hem de derslerinde başarılı oluyordu.

Bir yıllık sürenin sonunda yurda dönen Sancar ailesinin bu güçlü kuvvetli genç adamı ortaokulu bitirdikten sonra 1958-59 ders yılında lise hayatına Gazi Lisesi’nde devam eder. Mahalle arkadaşlarıyla kurdukları spor kulübüne “Bozkurt Spor Kulübü” adını verdiren Afşın, Gazi Lisesi’ndeki ilk yılını başarıyla bitirir.

Lisenin onuncu sınıfına devam ederken 1960 Ekim’inin ilk günlerinden bir pazar günü eve döndüğünde, üzerindeki keyifsizlik kısa bir süre sonra ateşli bir hastalığa dönüşünce genç ve yakışıklı Afşın’ın hayat çizgisi de sonun başlangıcına doğru süratle ilerler. Gerçi ayın sonuna doğru kendini toparlayan Afşın, 28 Ekim’de yeniden okula başlasa da okuldan geldiği günün akşamı, ateşi yeniden yükselir, yeniden eve doktorlar gelip gitmeye başlar.

VII. Mektup’ tan:

“Sevgili Afşın,

(…)

Hastalığının tifo olduğu anlaşılınca, yeni ilaçlarla tedavine başladık.(…) Ancak ateş düşünceye kadar sakin kalabilmen için de ne olduğunu şu dakikada hatırlayamadığım bir iğne verildi. Hemen yaptırdığımız ilk iğne dalmanı sağladı. Uyudun. Bu uykunun ebedi uykuya bir başlangıç olduğunu henüz bilmiyorduk. O kadar ki ertesi sabah ikinci iğne yapılırken dahi kendine gelemedin.

O akşam gelen intaniye doçenti, serum vermek için hastahaneye kaldırılman gerektiği söyledi… Tıp Fakültesinin sıhhî imdat arabası gelince seni kaldırıp hazırlamaya, giydirmeye başladık… Kapıdan çıktık. Annen, daha önce hazırladığı suyu, kapıdan döktü.”

VIII. Mektup’ tan:

“Sevgili Afşın,

Ankara Tıp Fakültesi İntaniye Servisine 3 Kasım Perşembe gecesi geldik. Seni, son saatlerini geçireceğin iki karyolalı odadaki yataklardan birisine yatırdığımız zaman, saat gece yarısına yaklaşmıştı.

Burası Tıp Fakültesi idi. Yani şifa veren hayat kazandıran bir müessese… Ve biz buraya şifa ve hayat elde etmek için gelmiştik. Fakat…”

İşte bu “fakat” tan sonra gelecek olan cümleler tahmin edebileceğiniz gibi size, insan hayatın ne kadar ucuz ve değersiz olduğunu bir kez daha hatırlatacaktır. Ne yazık ki ülkemizde dün olduğu gibi bugün de maddi ve manevi ıstırapları maalesef ortadan tam manasıyla kaldıramadık. Öyle ki Nida Tüfekçi’nin 1953 yılında derlemiş olduğu Yozgat türküsünü dinlerken ya da söylerken birbirine benzeyen nice derdimizi hâlâ derinden bir of çekerek kâh dışa vuruyor, kâh içimize atıyoruz.

“Hastane önünde incir ağacı, annem ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı, annem ilacı…”

IX. Mektup’tan:

Sevgili Afşın,

(…)

Seni, hastahanenin ölüleri bekletilen yerine kaldırmışlardı. O gecenin geri kalan saatleri, ertesi gün ve gece pazar sabahı orada yattın…

Cenaze törenin de çok hazin oldu. Başta her yaştan fikir ve dava arkadaşlarımız olmak üzere seni sevenler Hacı Bayram’da toplanmışlardı. İstanbul’dan Atsız amcan da gelmişti.

Tabutuna çok sevdiğin ve bebeklikten beri yatağının başucunda asılı Türk bayrağı sarılmıştı. (…) Mezarlıktaki fasıl daha yürekler parçalayıcı oldu… Annenle baban, iki kara talihli, kahroluyorduk. Fakat devrilip gidemiyorduk. Bu kara perde sonuna kadar inse de “arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan” el ele beraber geçsek, kıyamet mi kopardı?

Tabutun, mezar denilen o korkunç çukura indirilirken annen, senden sekiz on adım ötede hıçkırıyordu. Ben, mezarın başında, şuursuz bir yaratık gibi, bir taş parçası gibi sopsoğuk ayakta duruyordum. Her şey tamam olup da beton kapak üstüne çekilirken titreyen bir sesle:

-Güle güle Afşın! dediğimi hatırlıyorum.

X. Mektup’tan:

Sevgili Afşın,

Sana şu son mektubumu yazmakta olduğum sırada büyük felâketimizin üzerinden iki yıldan çok bir zaman geçmiş bulunuyor. Ve biz kâinatın daimi akışı içinde yuvarlanıp gitmeye devam ediyoruz.

(…)

Adına tertiplediğimiz yazı müsabakası, bu vazifenin bir kısmıdır Afşın.  Bu müsabakanın birincisi, tahmin ve ümidimizin üstünde bir ilgi gördü. (…) Tanrı izin verirse bu yazı müsabakası her yıl devam edecek.

(…)

Seni düşünmediğimiz bir an olmuyor Afşın. Gündüz hayalîmizde, gece rüyalarımızdasın… Soframızda da hep bizimlesin. Kahvaltılarda gözlerinin rengindeki çay bardağın; yemeklerde tabağın, bardağın, çatalın, kaşığın hep yerinde. Yalnız iskemlen gibi bardağın ve tabağın da boş… Sana daha ne yazayım. Senin bana söylediğin son sözler, benim de sana son sözlerim olsun:

-Allah’a ısmarladık, Afşıncığım!

 

Bir başka “Bak Postacı Geliyor” da buluşmak üzere derken, sohbetimizi Derviş Yunus’un

Yalancı dünyaya konup göçenler

Ne söylerler, ne bir haber verirler

Kimi masum, kimi güzel yiğitler

Ne söylerler, ne bir haber verirler

 dizeleriyle bitirelim, sağlıcakla kalın!

[1] Nejdet SANÇAR, Afşın’a Mektuplar, Afşın Yayınları 1963, Ankara

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları