BİR YENİÇERİ KLASİĞİ

“Söz meclisten İçeri…” *** Âlemde her nesnenin adı var. Canlı, cansız, hayvan, nebat, bitki böcek hiçbiri isimsiz değil. Ülkemizin, dilimizin, devletimizin, Cumhuriyetimizin, milletimizin adı da var. Ancak  “benim milletim” sözünü dilinden düşürmeyenlerin -arada ağızdan kaçırsalar da- onun hangi millet olduğunu bir türlü şöyle ağız dolusu söyleyemedikleri görülüyor. “Türk kahvesi”, “Türk hamamı”,  “Türk misafirperverliği”  v.s. sözgelimi […]


“Söz meclisten İçeri…”

***

Âlemde her nesnenin adı var. Canlı, cansız, hayvan, nebat, bitki böcek hiçbiri isimsiz değil. Ülkemizin, dilimizin, devletimizin, Cumhuriyetimizin, milletimizin adı da var. Ancak  “benim milletim” sözünü dilinden düşürmeyenlerin -arada ağızdan kaçırsalar da- onun hangi millet olduğunu bir türlü şöyle ağız dolusu söyleyemedikleri görülüyor. “Türk kahvesi”, “Türk hamamı”,  “Türk misafirperverliği”  v.s. sözgelimi olanları saymazsak tabi.

 “Evet-hayır” oyunu vardı bir hatırlarsak. “İnşallah kazanacaksınız yarışmayı. Katiyen kullanmayacaksınız o iki kelimeyi. Duydunuz zilin sesini…” diye başlayan. Kullanırdı yine de o iki kelimeyi dememeye en ahdetmişler bile.

İnönü’ye de “Neden Allah demiyorsun?” diye sorulmuş da “Allahaısmarladık dedik ya!” şeklinde cevap vermiş diye rivayet edilir. Bu da öyle.

Peki, nedir bu milletin adıyla, “Milletin sahibi ben.” diyen arasındaki bu anlaşmazlık?

Bunun bugün bilinmeyen yönü kalmadı da. Hâlâ da anlaşılamadıysa o zaman anlayamayana denilebilecek şudur: “Neye layık iseniz onunla yönetilirsiniz.”

Hz Peygamber yine buyurdu ki:

 “Müslüman iki kere aldanmaz.”

Bir kere de aldanmamalı aslına bakarsan.

Gerçek mümin ahlakı onu gerektirir.

Bunları belirttikten sonra ad meselesine dönelim yeniden.  Atalar;   “Ot,  kökünün üstünde biter.” demişler.

“Türkçe”, “Türkiye”,  “Türkü” kök bir. 

O kök  “Türk…”

O adla da dal budak saldık dört bir yana. Dünya o adla tanıdı bildi bizi. BM’ye o adla kaydolunduk.   Avrupalı, Müslüman olanı da Türk sayıyor.  

“Türk=Müslüman”  Batının gözünde.  

Dışarıda durum buyken içeride Türk’üm demeyi neredeyse dinden çıkmak gösteren bildik grup yine de nazarımızda adsız sayılır. Kendilerini Dede Korkut makamına oturtup “bir kahramanlık göstersinler de ondan sonra” diyorlarsa dönüp tarih bilgilerini sorgulasınlar milletin adından evvel. Orada kaç ad hak ettiği var bu milletin.   Çizmeyi giydirtmesinler yeniden yeniden.  

 Elversin bu ad bilmecesi.

Bir gün, bir ay, bilemedin bir yıl.

Sakla sakla nereye kadar?

“Sarımsağı gelin etmişler, üç gün sonra kokusu çıkmış.”  Hangi millet bir ömür aldatılabilmiş ki?  

O kadar da saf değil  “milletim” dediğin senin bizim bildiğimiz. Herkesi kendi gibi görmekte.

Lügatinde hinlik yok sadece,  hepsi bu.

 “Türk” sözüne oruçlu olanların bir tezleri de şöyle.

“Türk’e Türk propagandasına ne gerek var?”

 Soruya soruyla karşılık verelim.

Müslüman’a Müslümanlık propagandasına gerek var mı?  Görüyoruz ki yüzlerce TV kanalı, binlerce hatip, ilim erbabı bu gayret içindeler.  Binlerce cilt bu amaçla yazılmış yazılmakta. Demek ki var.

Mesele bir bugünün meselesi değil elbet.

Ne kinler, ne kuyruk acıları var birikmiş durumda deşecek olsan içeriden dışarıdan. 

Bu kaçıncı imtihanı Türk’ün bu coğrafyada.

Anadolu böyle bir yurt işte. Medeniyetler beşiği olduğu kadar medeniyetler mezarlığı da.

Ne diyelim.  “Kahrı da hoş, lütfu da.”

 Bu da bu coğrafyanın kaderi işte.

Mülk kıymetli baha da ona göre.

Türk Ocakları,  Cumhuriyete Osmanlıdan miras köklü bir kurum.100. kuruluş yılını kutladı geçen yıl (1912-2012)

 “Osmanlı, Türk devleti değildi.” diyenlere bir hatırlatma bu da. Tarih,               28 Kasım – 5 Aralık 1913.

 Türk Ocakları Birinci Kurultayı bu tarihler arasında toplanır. Yeni İdare Heyeti teşekkül eder. Dar-ül Fünûn muallimlerinden Teşkilatçı ve ünlü hatip Hamdullah Suphi, Türk Ocağı Başkanlığına seçilir. Ocağa maddî yardımlar temin eder. Meselâ İttihat ve Terakki’den 100 altın, Veliaht Mecit Efendi’den 25 altın yardım alır. Daha önce de Tanin gazetesi sahibi, ünlü gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın) Ocağa 50 altın lira bağışta bulunmuştur.

 Tarihçi Cemal Kutay’ın bildirdiğine göre, Padişah Mehmet (Mehmet Reşat) de Ocağa 5000 (beşbin)altın bağışta bulunmuştur. Bu bağıştan sonra Yönetimin diğer üyeleri Hüseyin Ertuğrul  (Doktor), Akçuraoğlu Yusuf Bey(Türk Yurdu müdîri),  Gökalp Bey (Dar-ül Fünûn muallimlerinden) Celâl Sahir Bey (Halka Doğru dergisi Müdîri),  Âkil Muhtar Bey (Doktor, muallim), Hasan Ferit Bey (Doktor) kendisine teşekkür ziyaretine gider.

Heyetle aralarında şöyle bir konuşma da geçer.

Padişah Mehmet Reşat, Ocak heyetine sorar:

-Milletimizin tarifini yapar mısınız?

Heyette bulunanların, (Hamdullah Suphi, Yusuf Akçura, Sadri Maksudi, Necip Asım) bu soru karşısında şaşırdıklarını görür konuşmasına şöyle devam eder:

-Sualime zannederim hayret ettiniz. Ben Osmanlı Padişahı, İslâm Halifesi, fakat her şeyden evvel Türk Hakanıyım. ‘Osmanlı’ devletimizin ismidir. Devlet-i Osmaniye’nin hudutları içinde muhtelif unsurlar, dinler, kavimler yaşıyor. Heyet-i umumiyesine birden Osmanlı diyoruz. Türklerden gayrı olanlar ırk ve menşelerini tahlil ve izah ediyorlar.  Zannedersem bizim de Meşrutiyet’ten sonra milletimizin tarifini yapmamız şart olmuştur. Sualimi bu kanaatle sordum. Çalışmalarınız mübarek olsun.” (Yusuf BAYRAKTUTAN, s. 101)

Padişah da gördü ki “milleti hâkime”, “millet-i mahkûme” sorunu çözmeye yetmiyor. Gemi azıya almış “milleti tahkimeciler” var bir de “Devlet-i Osmanide” sessiz derinden yol alan.

Tabii ki  “Osmanlı bir Türk devletiydi”. Kendinden öncekilerde olduğu gibi onların kökü üstüne kuruldu. Onların ötesinde kemale ulaştı. Türk tarihinin altın sayfalarını yarattı. Altı asır dünyanın süperi olma başarını gösterdi. Âleme nizamat verdi. Hassasiyetleri vardı. Cihan devleti olmanın sorumluluğuyla hareket etti. İstismar edilmesin diye  “Türk” vurgusunu öne çıkarmadı. Bunun da işe yaramadığı görüldü. Sonunda çıktı bir Osmanlı paşası Mustafa Kemal Atatürk. Önce milletiyle bütünleşti. Birlikte “İstiklal Destanı” yazıldı.  Mazi âtiyle bütünleşti. Osmanlının kökü, külleri üzerinde adı “Türk”, dili “Türkçe” bir yeni devlet yaratıldı. Orada  “bir devlet, bir millet, eşit birey” esas alındı. O devletin adı Türkiye Cumhuriyeti devleti oldu. (Elçibey –merhum- bunun gerçek manada ilk milli Türk devleti olduğunu söyler)

Türk sözüne oruçlu -milliyet illetiyle malûl- olanların getirdikleri bir eleştiri de şu:

Her meclise taşımak mı gerekir bunu?

Her meclise değil elbet. Ama şimdikinin buna ihtiyacının olduğu açık. Onu gördü, ona göre sözü meclisten içeri taşıdı bir vekilimiz geçen yasama döneminde.

 “Dilden uzak olan gönülden de ırak olur.”

 Bilmeyen de bildi,  Türk’ün kim olduğunu. O vekilimiz Özcan YENİÇERİ.

Görelim ne dedi meclis kürsüsünden milleti adına:

***

Türk, Ötüken’de  Kültigin Anıtı,

Edirne’de Selimiye mabedi,

Konya’da Mevlânâ Mesnevi’si,

Türkistan’da Yesevi’nin Hikmet’i,

Balasagunlu Yusuf’ta Kutadgubilig,

Altay’da yere çakılmış balbal,

Uluğ Bey’de uzaya gözünü dikmiş rasathane,

Kaşgar’da Mahmut’un yazdığı lügattir.

Türk,       Malazgirt’te Alparslan’ın giydiği kıyamet gömleği,

Eskişehir’de Yunus’un söylediği ilahi,

 Sır derya kenarında Korkut Ata’nın çaldığı kopuz,

Bayburt’ta Genç Osman’ın,

 Viyana’da Kara Mustafa Paşa’nın duyduğu hırstır.

Türk, İstanbul’un burçlarında dalgalanan Ulubatlı Hasan ihtirası,

Diyarbakır’da ise Ziya Gökalp’tır.

Hülasa Türk, Karaman’da Mehmet Bey’in yayınladığı “Türkçe konuş!” fermanı,

Haliç önlerinde “Ya o beni, ya ben onu alacağım.” diyen Sultan Mehmet kararlılığı,

                Sarıkamış’ta donan 90 bin şehit,

 Maraş’ta Sütçü İmam’ın namusu,

 Antep’te Şahin Bey’in “Cesedimi çiğnetmeden Antep’i çiğnetmem!” andı,

Erzurum’da Nene Hatun’un cüreti,

İzmir’de düşmana Hasan Tahsin’in sıktığı kurşun,

Çanakkale’de Atatürk’ün “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!”,

Kocatepe’de ise “İlk hedefiniz Akdeniz’dir.” emrini veren iradenin adıdır.

 Ve Türk, Nerede ezilen, itilen, örselenen, hırpalanan, horlanan halk varsa, ona kucağını açan ve bağrına basan bir milletin de adıdır. Daha öz bir deyişle, Türk milleti

Anadolu’ya kovulan, sürülen ve saldırıya uğrayan halklar için Anadolu’yu ana rahmine çeviren bir kültürün adıdır.

 Bu milletin merhametini kimse zaaf olarak görmesin. Ağırbaşlılığını da hantallık zannetmesin.

***

Hoca bunu hep yapıyor.

Bir  “YENİÇERİ klasiği” artık bizim için.  “Resitali” de diyebilirsiniz, “isyanı” da o kadar saldırıya karşılık.

 Bunlar geçen döneme aitti. Eklentiler de yaptı son bütçe görüşmelerinde öncekilere:

Türk milletinin kanıyla canıyla gelecek nesillere emanet ettiği Türk milleti kavramı Anayasa’dan çıkartılmaya çalışılıyor.”

 “Geçmişte olduğu gibi bugün de Türk milleti ve tarihine uluslararası fonlardan beslenerek saldıran etkili örgütlü güçler tarihi tersten okumayı ibadet olarak görmektedirler.

                Türk milletini etnisiteye indirgeyenler aslında tarihin bizzat kendisine ihanet etmektedirler.”

“Bu güruha göre sanki Ötüken’e Türk abideleri dikilmemiş,

 Sanki Göktürk Devleti kurulmamış,

 Sanki Alparslan Bizans’la Malazgirt’te savaşmamış,

Sanki Osman Bey Söğüt’ten çıkmamış,

Sanki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmemiş,

 Sanki Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nı vermemiştir.

                Bu kadar tarihi bir geçmişi olan bir milleti siz bir aşiret bir klan bir etnisite seviyesine nasıl indirgersiniz nasıl tartışırsınız?”

“İstiklal Marşınızı kim yazmış bir bakın.

 Kurtuluş Savaşı’nı kim yapmış bir bakın.  

Türklüğün manifestosunu kim yapmış bir bakın.”

“Bu bir kanın, bu bir ırkın bu bir kafatasının ürünü değil bu bir kültürün ürünü.

Bunu artık anlayın.”

***

Hoca karnından konuşmuyor.

Ettiği yeminin gereğini yerine getiriyor.

 Ne demişler? “Gizlilikte kötülük, açıklıkta ise güzellik vardır.” Kutluyor, devamını bekliyoruz kendisinden, yeri zamanı geldiğinde ihtiyaç olduğunda.

Nur içinde yatsın bu ülkeyi bize vatan olarak bırakanlar. Minnet borcumuz var onlara. Onları bilecek ki daha büyük işler başarabilsinler onlardan olanlar.  

Ancak Hoca da,  millet de iyi biliyor ki sadece ecdat başarılarını hatırlatmak, sadece zafer sayfalarımızı sıralamak vatanı elde tutmaya yetmiyor.

Hiçbir güzel söz hiç bir güzel işin yerini tutmuyor.

Bir de   bir “çeri” yetmez  bu işler için.

Yeni yeni çerilere ihtiyaç var daha. Ordu olmalı bu “çeri”lerden hatta. “Ordu millet” nasıl olunur onu gömeli göremeyen.  Zamanın icaplarına göre,  düşmanın silahından daha üstününü ona karşı kullanan. İş vekili de aştı, asıla gelip dayandı çünkü. Çıkıp milletin kendini tarif etmesi gerekiyor artık gelinen noktada.

 Net bir “Türkçeyle,” açık şekilde…

(Edebiyatımızın zirve ismi Yahya Kemal’i  rahmetle anarak bahsi noktalayalım)

Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya rabbi!

Senin uğrunda ölen ordu budur ya rabbi!

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın!

Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın….

Osman Erenalp
Yazar

Osman Erenalp

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.