Çağın yitik tanıdığı Behçet Necatigil: Bak Postacı Geliyor- XXIII – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Çağın yitik tanıdığı Behçet Necatigil: Bak Postacı Geliyor- XXIII

Evinde yazardı, okulunda yazardı, otobüste yazardı, gece yolda, sokak fenerinin altında durup yazdığına tanık olmuştum. Ne yazarsa gönlünü koyup yazardı…

2 Nisan 2020
M. Hayati Özkaya

Tutalum zenbîl ile gökden iner meh-pâreler

A begüm yirden mi çıkdı âşık-ı bî-çâreler

Ey Necâtî çıkma yoldan aldanup güzellere

Şem’ gibi sanma kim dâim önünce varalar

 

15.yüzyılın Dîvan şairlerinden Necati Bey’in bir gazelinden aldığımız bu iki beyitle söz meydanına dalıverdik; ancak elbette destursuz bağa girenlerden olmayacağız. Az sözle çok şey anlatmanın bir ustalık olduğunu bilerek yolumuza ağır ağır devam edeceğiz.

 

Evet, Dîvan şiirine millî zevk ve yerli renk katmakla bütün çağdaşlarına tesir eden; hatta bu konuda onları geride bırakan Necati Bey, asırlar sonra Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Behçet Gönül’ü de öylesine etkilemiş ki şair, Türk dilinin en yerli ve en millî sesleriyle kurulan “Gönül” soy ismini,  1951’de mahkeme yoluyla terk ederek Behçet Necatigil oluvermiş.

 

Oysa aslı “köngül” olan Türkçenin bu güzel kelimesiyle tâ 8. asırda Orhun Anıtlarında rahatlıkla karşılaşabilirsiniz: “Taş tokıttım, kön-gül-tegi sabımın… bitidim: yani, “Taş yontturdum gönüldeki sözümü yazdırdım.”

 

Gerçi Mehmet Behçet Gönül’ün Necatigil soyadını almasında sadece Dîvan şairi Necati’nin sebep olduğunu söylemek çok adil olmayacaktır; çünkü Behçet Necatigil’in babasının adı da Necati Efendidir…

 

Neyse, şairimiz soyadından her ne kadar “gönül’ü çıkarsa da gönlündeki sesleri bizlerle paylaşmaktan, duygu ve düşünce dünyamıza seslenmekten vazgeçmemiştir…

 

***

Büyük Harp yıllarıdır, 16 Nisan 1916’da İstanbul Fatih’te, sersefil bir dünyaya merhaba diyen Behçet Necatigil, “Adı, soyadı / Açılır parantez” diyerek başlar en yalın, en gerçek şiire; yani hayata. İki yaşında annesiz kalır. Atsız, pusatsız dalar yaşamak denen oyuna. İstanbul’da başlayan ilk mektep yılları Kastamonu’da devam eder. Ortaokul’da edebiyat öğretmeni şair Zeki Ömer Defne’dir.  Çok sevdiği öğrencisi Behçet Necatigil’i yazmaya ve okumaya teşvik eder:“Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!”

Behçet Necatigil de bu sözleri hayatının merkezine koyar ve o günden itibaren hem okur hem de yazar. Hatta kendi el yazısı marifetiyle hazırladığı “Küçük Muharrir”i okurlarına ulaştırır ki bu derginin okurları sadece akrabaları ve arkadaşlarıdır.            

 

Gün olur zamanlar kaynaşır birbirine ve küçük şairimizin ailesi İstanbul’a geri döner. Artık Kabataş Lisesi yılları, en yakın arkadaşı Tahir Alangu… Sonra İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ve sonra, şairliğin ilk meyvesi Varlık dergisinde boy atar: Gece ve Yas (1935)

 

 

“Bir köşeye büzülüp

Böyle susmazdım ama

Kapılardan süzülüp

Gece doldu odama.”

***

Yüksek Öğretmen Okulunun Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne devam ederken Alman filolojisinin derslerine de misafir öğrenci olarak katılır Deutscher Austauschdienst kuruluşunun davetlisi olarak bursla Berlin’e gider. 4 ay boyunca Berlin Üniversitesi’nin Almanca dil kurslarına devam eder. 1940 yılında okuldan ayrılırken artık unvanı genç bir öğretmendir.  İlk tayin edildiği yeri sevgili arkadaşı Tahir Alangu’ya gönderdiği bir mektupta şöyle anlatır:

 

 Kars, 27/28. 12. 1940[1]

 

Tahir’e, buz dağları ortasından:

Kars’a gidiniz evlatlarım, zîra ki Kars’tır. Hayır, ne caddelerinde beyaz ayıların maaile dolaştığı ne de gecelerinde kurt sürülerinin akraba ve taallukatıyla birlikte vahşi konserlere başladığı bir şehirdir Kars!

Şayet İstanbul’dan, kırk gün kırk gece yol aşarak bir akıllı çıkar gelir de, mükemmel ve mükellef pasta salonundan içeri giren bir Karslıya hayran hayran (inmisin cin misin ya zair!) diye soracak olursa alacağı cevap muhakkak ki şudur: Ne inim ne cinim ben de senin gibi bir beniâdemim.

Ve daha dün Beyazıt meydanında ayaklarını sürten Behçet Necati, şimdi Kars sokaklarında lastiklerini sürtüyor. İnsan kuş misali der dururuz ya, tâ kendisi! Benden herhâlde uzun seyahatnameler, mufassal jurnaller beklersin ve haklısındır da. Benden sonraki Kars taliplisi sensin mesut Tahir. Yol, bir facia oldu ki perde kapandı; tahatturu beni tazip ediyor, değil ki nakli. Daha iyisi sana bunları döndüğümde (bu ümit boştur ben de biliyorum) veya daha ileri ki bir zamanda belki anlatabilirim, …şayet ilerde gelirsen.

Fakat gelişin benimki gibi 39,5 derecede yanaraktan, rakım tebeddülleri sarsıntısı içinde olmasın Tahir. Battaniye, battaniye, battaniye, yorgan, yorgan, yorgan himayelerine bel bağlamış uykulara ancak burada dalabilirsin. Sakın gelirken yün atkını (çift örgülü olması şart) almayı ihmal edeyim deme. Bıyıkların dışarda kalırsa kütük gibi donar ve dibinden kesmen icap eder.

Güldüğümün farkındasın biliyorum. Sobanın, daha demin, alev alev ve nar gibi kızarmış yanarken, bir an sonra buz kesildiği bu yerde, sen de gülersin. Yüksek Muallim kaloriferini bırakıp buralara düşersen eğer.

Ve doğrusunu ister misin? Hastayım, yemeden içmeden kesildim ve oteldeyim. Ve öksürüyorum ve burnum yepyeni bir hastalığa giriftar vaziyettedir. Şimdiki hâlde sana ancak beş on gün sonra (O zaman yollar kapanırsa nisanda ancak alabilirsin, mümkündür de!) mektup yazmak isterdim. Fakat orada rahatı buldu bizi unuttu, dersin diye bunu üstünkörü ve hiç isteksiz, bir otel odasının buz kalıbını andıran sobası başında karalıyorum.

Acele senden sevimli mektuplar beklerim… Fakat her zaman bana karşı bile gösterdiğin yıkıcılığını ve insafsızlığını bu yazacağın satırlara aksettirme Tahir. Çünkü her zamankinden ziyade dert kaldıramaz, naz çekemez vaziyetteyim. Yaşamak sade İstanbul’da baş vermiş bir Ab-ı Hayat değildir.

Behçet Necati

 

Öğretmenliğe böyle sert bir iklimde giriş yapan Necatigil, Kars’tan Zonguldak’a, Zonguldak’tan İstanbul’a doğru farklı mekânlarda yolculuğuna devam ederken son durağı, 1960’dan 1972’ye kadar devam edecek olan Çapa Eğitim Enstitüsü’dür.

 

Şimdi biraz geriye gidelim ve şairimizin en mutlu olduğu zaman dilimlerinden azıcık bahsedelim. 1945 yılında Necatigil, Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenidir. Aynı zamanda da ilk şiir kitabı yayımlanmış bir şair: “Kapalı Çarşı” 1945…Üç yıl sonra bir başka mutluluğa imza atar.  Bir yandan Kabataş Lisesinde bir yandan da Sarıyer Ortaokulunda derslere giren Necatigil, çalıştığı bu ortaokulda Huriye Korkut Hanımla tanışır.

Okul gezilerinin birinde Huriye Hanım’ın elindeki çevresi dantelli mendili alır ve birkaç gün sonra mendili “Çevre” adlı şiiriyle iade eder:

 

Yârin mendili nakışlı

Okşadım ellerimle.

Göz göz üzerimde

Çevrenin bakışı.

 

Çevre ateş içinde

Daralmakta çember.

Biz yanarsak beraber yanarız

Seninle, beraber.

 

Evet,  başka bir söze hâcet var mı? Şair söyleyeceğini söylemiş, mutluluğun insanı çepeçevre saracağı bir rüyaya Huriye Hanımı davet etmiştir. Davete icabet eden Huriye Korkut ile şairin evliliği yeni bir hayatın başlangıcı olur. Artık şairin bir eşi, iki kızı ve birçok şiiri vardır. Tabii bir de yakın dostları… Onlardan biri olan Haldun Taner, bakın Necatigil için ne diyor:

 

“Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

 

Demesine karşın Behçet, bu çabuk geçen zamanla, Fazıl Hüsnü’nün deyimiyle, “içimizden dışımızdan zalimce, zalimane geçen zaman”la yarışa çıkmış gibi idi. (…)  Evinde yazardı, okulunda yazardı, otobüste yazardı, gece yolda, sokak fenerinin altında durup yazdığına tanık olmuştum. Ne yazarsa gönlünü koyup yazardı…” [2]

 

Mehmet Kaplan,  Behçet Necatigil için “Kendi şahsî hayat tecrübeleri ve kültürü arasında çağın trajedisini derinden hissetmiş olan bir Türk şairidir,” derken o da Kaplan’ı haklı çıkarırcasına:

 

“Bu benim yazdıklarım

Kendi hâlim mi sade

Yaşadığım çevreden

Bir ses kalsın istedim şu koskoca dünyada”  der.

 

Necatigil’e göre şairin oluşumu, üç aşamalı burçlar âleminde gerçekleşir: Gurbet, hasret ve hikmet burçları…

Gurbet burcu: Şairin insanlarla ve eşyalarla arasındaki uyumsuzluğu, yalnızlığı hissettiği burçtur. Yalnızdır ve sanki onu şiire yönelten de bu yalnızlıktır.

Hasret burcu: Kişinin kendi sesini ve şiirini aradığı, ona hasret kaldığı bir dönemdir. Bu dönemde şair toplumun hem içinde hem de genellikle dışındadır. Arayışı dünya ile bir alışveriş gibidir.

Hikmet burcu: Şair olmanın ulaşılması zor ve mükemmel basamağı. Bir başka deyişle bir alınyazısı. Çünkü bu noktada şair ya zamanın içinde yok olacak ya da zamanları aşarak Yunus gibi, Fuzuli gibi hep var olacaktır.

Behçet Necatigil’in izleri şairliğin bu üç merhalesinde de vardır. Çünkü onun şiirlerinin içinde öyleleri var ki her çağda adından söz ettirecektir. Meselâ, “Yıldızlar” bunlardan biridir.

“Seni karanlıkta yatırıyorlar

Korkuyorsun geceden:

Bakıp bakıp pencereden

Yatağına sokuluyorsun

Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır.

Ama, Allah’ın koyduğu yerde

Yıldızlar daima yalnızdır.”

Aslında Necatigil de edebiyatımızın bir yıldızı ve yalnızıdır. Bu yalnızlıktan kurtulmanın yolunu “Bile –Yazdı” da şöyle anlatır:

 

“Her ben, dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır. Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır. Ve o değildir bana yakın olan, sensin. Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu sıraya göre düzenlerdim. Sen, ben, o! Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça. Her ben, benliğini seninle anlar.”

 

İşte böyle bir adamdır Necatigil, ona göre “ben” olmanın başlangıç noktası “sen”dedir. Senden bana ve “biz”e gidiş ya da fertten topluma yöneliş, toplumun hayatında var olan her nesnenin, duygunun, kavramın şiirde yer alması… Neler yok ki bu temalar içinde, hemen hemen her şey vardır. Hekimbaşı Abdülhak Molla’nın “Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı”  dediği gibi:

 

Hastalıklar, ilaç adları, elektrik tedavileri, muayeneler, pazar, çarşı, satıcılar, masraf kapıları, kış korkusu, kurumlu bacalar, çalar saat, yakacak ispirto, raflar, düğmeler, ipler, paslı çiviler, kapıdaki zincir, yürüyen merdivenler, sokak köpekleri, ekmek kırıntıları, evler, yazlık evler, meyhane,  daktilo, edebiyat matineleri, imza günleri, işportalara düşen imzalı kitaplar, trafik sıkıntısı, kent dışına kaçmalar ya da meselâ “Kır Şarkısı”

 

“Yere yüzükoyun uzanıyorum.

Toprakta bir telaş, bir telaş

Karıncalar ötedenberi dostum.

Ellerime hanımböcekleri konuyor,

Ne şeker şey onlar.

Uç böcek, uç böcek diyorum,

Uçuyorlar…”

 

 

Gördüğünüz gibi koca bir dünyayı kendi şiir evrenine sığdıran şair, zaman zaman dışarıdaki hayatın yükünü kaldıramayarak mutsuz, huzursuz bir şekilde evine kaçmak ister; zaten Behçet Necatigil aynı zamanda “Evler” şairi olarak da bilinir. Evlerin hâllerini anlatır bize bir dil bilgisi dersi işler gibi: Yalın ,-i,-e, -de,- den hâllerini… Bazen de savaşlar çıkarır evlere karşı “Evlerle Savaş” der ve fakat en güzelini şöyle yazar:

 

BİR EV BİR ÇOCUK

Gençten bir adamdı

Hikâyesi gayet kısa.

Yıllar yılı tek başına yaşadı

Bir gün rastladı bir kıza.

Düşündüler, birlikte yürüseler

Ömür geçiyor nasılsa.

Şimdi içine bir ev, bir de çocuk girer

Aşkları yazılsa.

 

Evet, geldik yazının sonuna,  açılan parantez artık kapanır, tarih 13 Aralık 1979:

“ O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı / Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.” 

Sağlıcakla kalın!

[1] Behçet NECATİGİL Mektuplar, Haz. Ali TANYERi-Hilmi YAVUZ, 1000 Tane Yay. İst. 1989,s.28

[2] Ölürse Ten Ölür… Haldun TANER, Bilgi Yay. İst. 1986, s. 237

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarların diğer yazıları: