Devlet, şirket ve beka meselesi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Milli Düşünce Merkezi’nden 10 Kasım Mesajı   • Panele Davet (İstanbul MDM Şubesi)

Devlet, şirket ve beka meselesi

Devlet kurmak hem kılıç hakkıdır hem de kan pahası gerektirir. Hakan PAKSOY soruyor: “Türk Cihan Devleti 20’nci yüzyıla hasta adam olarak girdi, savaştı ve iyileşti. 21’inci yüzyıla ise iyi girdi ve hastalandı. Yoksa bu kadar bekadan söz edilir miydi?”

2 Kasım 2019
Hakan Paksoy
Kimse bizi bu yurttan bu vatandan mahrum edemez. … Anavatanın bir ağacının yaprağına bile zarar gelmemesi için titiz davranınız, duygulu davranınız. Devlet haysiyettir, namustur. Ciddiyettir. Bir varlıktır. Evlat gibi varlıktır.”
Kimse bizi bu yurttan bu vatandan mahrum edemez. … Anavatanın bir ağacının yaprağına bile zarar gelmemesi için titiz davranınız, duygulu davranınız. Devlet haysiyettir, namustur. Ciddiyettir. Bir varlıktır. Evlat gibi varlıktır.”

Türkiye zorlu bir süreçten geçiyor. Bütün bunların hemen hemen tamamı da yeni yüzyıla girdikten sonra ortaya çıkmış meseleler. Eskilerden beri gelenler de yeni ve farklı boyuta taşınmış, çok ama çok büyümüş problemler.

Suriye, Irak, Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege Adaları, Sığınmacılar, Yunanistan’ın boyunun ölçüsüne bakmadan sesini yükseltmesi, AB ve ABD ile ilişkiler, Müslümanların devletleri ile ilişkiler vb… bu yüzyılda başımıza bela edilenler… Bölücü terör meselesi ise eskilerden, geçen yüzyıldan bugünlere bakiye…

Stratejik müttefikimiz dediğimiz ABD’den tehdit dolu sesler geliyor, icraata geçiyorlar. Ama benzer davranışlar, bir zamanlar uğruna gündüz gözüne havai fişekler attığımız AB’den de hiç eksik olmuyor.

Siyasî kararların içinde Türkiye’ye uygulanacak yaptırımlar da var. Ama birisi var ki, çok kötü şantaj kokuyor. Bizzat ismi ile Cumhurbaşkanı ve ailesinin mal varlığı ile ilgili araştırma yapılmasını istiyorlar. Elbette bir siyasetçinin mal varlığı konuşulabilir. Zaten yasalarımızda mal beyanı da var ve beş yılda bir veya yeni bir göreve başlarken verilmekte. Ancak uluslararası ilişkilere konu olması oldukça can sıkıcı. Olur, olmaz her şeye konuşan siyasetçinin buna suskun kalması ise kokuyu dayanılmaz kılıyor.

Bütün bunlar Türk devlet felsefesinin dışına çıkılarak, devleti bir anonim şirket gibi yapılandırmaya çalışmanın ve yönetmenin başımıza açtığı gaileler. Hâlbuki şirketler sadece kâr etmek amacıyla çalışan soyut sistemlerdir. Bugün birini yarın diğerini ya da diğerlerini kurabilirsiniz. Ama devlet kurmak hem kılıç hakkıdır hem de kan pahası gerektirir.

Kahramanlık ve Rauf Denktaş

Milletlerin kahramanları vardır. Onlar ölümsüzdürler. Devlet adamlıklarının yanında söyledikleriyle, günlük hayatta davranışlarıyla hâsılı hayata karşı duruşlarıyla da örnek insanlardır. Toplumun rol modelidirler. Okulda ya da ailede çocuk yetiştirilirken onlar örnek verilir. Devlet yönetilirken veya kamu gücü kullanılırken onlar örnek alınır. Onlara özenilir, onlar gibi olmaya çalışılır. Onlar sevilir ve saygı duyulur.

Eğer ne kadar çok kahramanınız varsa ve ne kadar uzak tarihe kadar gidebiliyor ve böyle kahramanları örnek alabiliyorsanız, o kadar güçlüsünüz demektir. Eğer örnek almıyorsanız ve sadece ben varım diyorsanız, tarihi kesintiye uğratıyorsunuz demektir. Benden öncesi yoktu, benden sonra da olamaz demekle tarihe ancak, akşam ezanı okunması ile havanın kararması arasındaki süre kadar geçebilirsiniz.

Rahmetli Rauf Denktaş ölümsüz kahramanlardan birisidir. Her ne kadar bir dönem Türkiye’de ne işi var, söyleyin gitsin denmiş olsa da bu gerçek hiç değişmez. O Türk tarihine Türk Milletinin ölümsüz evladı olarak geçmiştir.

Rahmetlinin hasta yatağından vasiyeti niteliğinde bir konuşması vardır. Yaklaşık dört dakikalık konuşmasında Türk devlet felsefesi tek cümle ile verilir. “Devlet demek hürriyet demektir.”

Kıbrıs Türkleri üzerinden Türklüğe hitap ettiği konuşmada:

Başınız daima yukarıda olsun. Hiçbir şekilde Türklüğünüzden, Atatürk ilkelerinden taviz vermeyen sizler, gelecek yıllarda da taviz vermeme andınızı sürekli yenileyiniz ve ilerleyiniz.

Unutmayınız ki devlet demek hürriyet demektir, kendimize hâkim olmak demektir. Kimsenin boyunduruğu altına girmemek, ayakta durmak demektir.

Kimse bizi bu yurttan bu vatandan mahrum edemez. … Anavatanın bir ağacının yaprağına bile zarar gelmemesi için titiz davranınız, duygulu davranınız. Devlet haysiyettir, namustur. Ciddiyettir. Bir varlıktır. Evlat gibi varlıktır.”

sözleriyle vasiyette bulunmuştur. Hastalığının en son aşamasında bile Türk Milletini ve onun devletlerini düşünmek, hatta Anavatan dediği Türkiye’yi kendi varlığından üstün tutmak, ancak bir kahraman ruhun yaşayabileceği husustur.

Söyledikleri de duygudan daha fazla bilgi ve şuurun eseridir. Tarihi bilen, hasımlarını çok iyi tanıyan, hürriyet ve istiklâlin ne anlama geldiğini hayatının her anında yaşayan bir şuurun eseridir.

Telâffuzu kolay kavram: Beka meselesi

Cumhurbaşkanı’nın, 29 Ekim törenleri kapsamında Anıtkabir Özel Defteri’ne yazdıkları arasında “Bağımsızlığımıza ve millî bekamıza yönelik saldırıların arttığı bir dönemde…” ifadesi var. Cumhurbaşkanlığı Sarayındaki kabul töreninde yaptığı konuşmada da benzer konular dile geldi. Geçtiğimiz seçimlerin ana konusu da beka meselesi idi. Sokakta, dergâhta, bârgâhta(Saray-yüksek divan) ve herkes tarafından konuşulmaya başlandı. Artık sıradanlaştı, kanıksandı ve günlük bir hâle geldi. Tıpkı bizim takımın dün akşamki attığı gol gibi konuşulur oldu. Bir taraf bal gibi gol, diğeri ofsayttı ama hakem vermedi demeye başladı. İşte beka meselesi tam da bu.

Geçtiğimiz günlerde oluşu ve muhtevası üzerine düşünmemiz gereken bir şey oldu. Günlük hayatımız içinde sıradanmış gibi geldiğinden olsa gerek basında çok da yer bulmadı. Tarihimizde böyle bir yaşanmışlık var mı bilmiyorum. En azından benim tarihe dair okuduklarımda böyle bir nota rastlamadım. Tarih derken de sadece cumhuriyet tarihini de kast etmiyorum.

Cumhurbaşkanı 25 Ekim (2019) günü Cuma namazını İstanbul’daki Çamlıca Camisi’nde kılmış. Namazdan sonra caminin imamı Fetih Suresini okumuş ve Cumhurbaşkanı mikrofondan cemaate konuşmuş. On gün kadar önce de artık sadece milletvekili olan Binali Yıldırım sabah namazına Çamlıca Camisi’ne gitmiş. Namazdan önce Fetih Suresi okunmuş. Yıldırım da çıkışta gazetecilere açıklama yapmış. Sabah namazı, Fetih Suresi, gazeteciler… Ne kadar da tesadüf değil mi?

Camide böyle bir tablonun olması bir yana, Cumhurbaşkanı’nın söyledikleri bir hayli düşündürücü. Fetih Suresinden ayet okuyarak, “… O bizler kim? Muhammed ümmeti. Dolayısıyla kendi aramızda da merhametli olmamızı bize emrediyor. Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffara karşı da şiddetli olacağız.”  Ve daha da ilginç olanı; “İnşallah Suriye’de rabbim bizlere vadetti; ‘Nasrun minallahi ve fethun karib ve beşşiril mu’minin.[Saff Suresi 13 H.P]‘ Şu anda olduğunu gördük. Görüyoruz. Ve Allah’ın izniyle göreceğiz.”

Bu ayet “Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele.” demektedir.

Eğer bu konuşma iç kamuoyu içinse merhamet gösterilecekler ile şiddet gösterilecekler kimler? Yok, Suriye içinse hem orada fethe gitmedik. Hem küffarla değil Müslümanım diyenlere karşı gittik, hem de ABD ve Rusya ile yaptığımız anlaşmaların mürekkebi kurumadan ikisiyle de büyük sıkıntı yaşıyoruz. Ayrıca biz oraya beka ve güvenlik meselemiz için gitmedik mi?

Türk Cihan Devleti 20’nci yüzyıla hasta adam olarak girdi, savaştı ve iyileşti. 21’inci yüzyıla ise iyi girdi ve hastalandı. Yoksa bu kadar bekadan söz edilir miydi?

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları