“Acı söz dost işi”

Kimse kimseden ve kimse hayatından memnun değil. Bu mutsuzluk salgın hastalıktan beter. Bir türlü geçmiyor. Birileri bu bataklıktan besleniyor. Batağı hazırlayan da, batıran da, şikâyet eden de aynı olunca bu şeytan üçgenini kırmak en önemli iş haline geliyor.


Paylaşın:

Ziya Paşa’nın beytini farklı sözlerle sık tekrar etmek zorunda kalıyoruz. Evet, insanın dediğine değil, işine bakılır. İşe bakınca kesin bir şekilde bozulduğumuz kesin. Bu kadar bozulmasak, her dediği kabalıktan öte, yalan dolan siyasetçiler aramızdan çıkabilir miydi? Okulumuz, ticarethanemiz, bürokrasimiz, siyasetimiz sahteliğin kuluçka sahası haline gelir miydi? Camiler fesat yuvasına döner, din siyasetin her kapıyı açan çilingiri olur muydu? Aldanma-aldatma ve yağma rejimine düşmeyi böyle kolayca kabul eder miydik?

Sorular ağırdır. Bilesiniz ki halimiz ondan da ağırdır. Her işimizde pis kokular yayılıyorsa düşünmek lazımdır. Kurban Bayramı’nı yaşadık. Bayramın bayram olmaktan çıktığını yine görmezlikten geldik. Gösterişçiliği din ve hayat tarzı haline getirdik. “Dostlar alışverişte görsün” rejiminde bir hayatımız var. Cami cami değil, din din değil. Bozgun oralardan yayılıyor ve yerleşiyor. Sahicilik bizden uzağa düştü. 

Şu satırları 2021’de yazmışım

“Bin yıllık inanma ve yaşama geleneği kayboldu. Düzeltecek merkez ve mekanizmalar da bozguna katıldı. Resmîsi, merdiven altındaki, el ele işi ilerlettiler, manadan uzak madde zenginliğine düşkünlüğü geçtiler, Neyzen merhumun dediği gibi artık maddeye tapıyorlar. Dünya saltanatının zirvesinde sefa sürüyorlar. Apaçık bir simsarlık teşkilatlanmasının hayatımızı idare ettiği, bütün alanlarda at koşturduğu bir dönemden geçiyoruz. Verdiği ve vereceği -her konuda -sahtelikten öte bir şey değildir, bunu göreceğiz.

Dinden bahsedenlerin dinden geçinmesi kural haline geldi. Fakat işin en sevimsiz tarafı, peşlerine takılan kalabalıkları ve bütünüyle hayatımızı bozmaları. Kurban Bayramı süresince bunu düşündüm. Ne kurban kurbandı, ne bayram bayram. Borçlanarak kurbanlar kesildi. Kesim manzaraları utandırmaktan öteye geçti. Çokları, “desinler için” bir hayvanı boğazladı. Dikkat ettim, pay verecek kimse aramayan çoktu, bulamayan da kendine kesmiş oldu. Kurbanı üçe bölme kuralı gitti, etler dolaplara dolduruldu. Bu saydıklarımda bir tek doğru düşünüş ve tavır alış var mı? Şimdi bu kurban mı, bayram mı, din mi?”

Aynaya bakamıyoruz

Dediğimiz ve ettiğimiz birbirine ters olunca bir adım yol alamıyoruz. Bitmeyen patinajlarla kendimizi ezmekle meşgulüz. 

Yerinde sayanlar pislik biriktirirler. Midenizi zorlamak olmaz. Açmadan söyleyeceğim, burada her türlü mikrop ürer. Her işimizde bir türlü bozukluğun baş göstermesi, doğru iş yapamayışımız bundandır. Hayatımızın kuralları da dağıldı. Günlük yaşayışın tabii akışının rahatlığını hissedemiyoruz. Birileri tekçi davranış kalıpları dayatırken anarşi doğurdular. Davranış tekliği var gibiyken hiçbir standardın kalmadığını görüyoruz. Kalmaz, çünkü hayatın suyu o kanala sığmaz. Öyle bir düzen dayatması düzensizliktir. Yaradılışa terstir. Geldiğimiz tezada bakar mısınız?

Devlet düzeni için standartlar şarttır. Bazı konularda teklik esastır. Bayrak ve para tekeli bunlardandır. Millet devletlerinde dil bunlardandır. “Sosyal anlaşma”da egemenliği zedelemeyecek farklılıklar olması normaldir. Bu renklilik, şehirlerin, köylerin, meslek gruplarının, bütünüyle insanların farklılıklarıyla ilgilidir. 

Bizde yaratılmak istenen tekçilik bunlarla ilgili değildir. Kuralsız bir rejim keyfiliğine kadar uzanan örneği pek görülmemiş bir iştir. Bu tür bir tekçiliğin kahredici etkisini anlayacağız ki ne olduğunu görelim. Görüyoruz, son yıllarda artan bir şekilde herkes tedirgin, herkes diken üstünde. Dokunsanız patlayacak hale gelmişiz. Bu toplu cinnete nasıl düştüğümüzü sormayışımız, bilmeyişimiz ve çare düşünmeyişimiz akıl alır cinsten bir iş değil. Siyasete yansıyan da bu hipnoz. 

Siyaset büsbütün dokunulmaz bir alan haline geldiyse, birileri tapınılacak şekilde konumlandıysa düşünmek lazım. En basit meselede bir olumsuz durumu görüp söyleseniz, bakıyorsunuz bir yerlerden birileri hemen parlıyor.  Öyle kabul etmiş, öyleyse dokunamazsın, tabudur. O ne derse, ne yaparsa doğru. Konuşamadığın gibi, aksine bir pozisyon da alamazsın. Alırsan yandın! İşte eleştiriye tahammülsüzlüğü kanun haline getiren, batağa hızla gidişimizi hazırlayan tekçilik ve keyfilik bu.

Yine söylüyorum

Tez zamanda bunları düşünmek zorundayız. Vakit daraldıkça daralıyor. Kayıpların nereye varacağı bilinmez. Bu darlığın ışıksız yolunda kayıyoruz. Neden bu hale düştük?  Soracak ve sorgulayacağız. Düşüneceğiz. Din üzerinden konuşmayı sevmem ama hadi oradan yürüyenlere de hatırlatalım: Bu toprağın büyükleri tefekkürü en büyük ibadet kabul ederler. Dosdoğru bir anlayıştır.

İş, dönüp dolaşıp oraya geliyor: Din algımızdaki bozulmalarla bu çıkmaza geldik. Pozitivist, maddeci ve benzeri anlayışları benimsemeyebilirsiniz. Göreceksiniz ki yerlerini din üzerinden kurgulayanların durumu pozitivist-materyalist anlayışlara göre daha fecidir. Çünkü adam din diyor. Üstelik din benim dediğim diyor. Ve o dini konuşamazsın, tartışamazsın, çünkü anlamadan dondurulmuş, onun dediği şekle sokulmuş bir tabu bu. 

Evet düşünülsün diye yine söylüyorum: Her konunun duyuluşu, yaşanışı tartışılmaz bir inanış olunca sanırsınız ki birlik ve teklik oluşuyor. Hayır, her kafadan bir ses yükselir hale geliyor. Her öbekte ayrı –yine sözüm ona- iman kümeleri oluştukça adacıklardan aynı konuda ayrı seslerin labarbası kafa beyin bırakmıyor. İşte birileri o bulanıklıkta avlanıyor. 

Kaçınılmaz karşılaşmalarda imanı kaçırtan bir iman katılığı yol kesiyor. Günlük yaşayış işlerinde de bu katılık geçerli hale geliyor ve boğucu bir hava esiyor. Sanki bir merkezden kodlamalar yapılmış gibi, herkes farklı görünüşler altında benzer tepkiler vermeye başlıyor. Havada olumsuzluklar dolaşıyor. İtirazlar, şikâyetler var gibi duyuyorsunuz. Hayır, bakıyorsunuz çok kimse bu kargaşanın devamını ister gibi davranıyor. Şaşkınlık yol kesiyor. Son seçimleri de bu açılardan değerlendirmeyen, düştüğümüz batağı tam anlayabilir mi emin değilim.

Kimse kimseden ve kimse hayatından memnun değil. Bu mutsuzluk salgın hastalıktan beter. Bir türlü geçmiyor. Birileri bu bataklıktan besleniyor. Batağı hazırlayan da, batıran da, şikâyet eden de aynı olunca bu şeytan üçgenini kırmak en önemli iş haline geliyor.

Aklımız varsa bu bubi tuzağını bozarız.

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar