Egemenliğimize iki saldırı

Siyaset Türkiye ve Türk Milletini yönlendirecek tek araç. Ancak bugünlerde üzerinde ağır bir baskı var gibi görünüyor. Bu baskı insan hakları, demokrasi gibi dokunulmazlar arkasına gizlenmiş, aslında bunlarla hiç ilgisi olmayan hususların dile getirilmesiyle oluşturuluyor.


Türkiye’nin gündemi yine çok fazla ve her biri diğerinden önemli konularla baş döndürücü bir hızla akıyor. Medya ve kamuoyu bütün önemli konuları bir yana bırakarak Cumhurbaşkanı’nın Amerikan Başkanı Biden’le görüşmesine kilitlenmiş vaziyette.

İtalya seyahati başlayana kadar görüşüp görüşmeyeceğine, görüştükten sonra da o şunu dedi şu bunu dedi gibi işin magazin yönünü tartışmaktalar. Hâlbuki gözlerden kaç(ırıl)an başka yerlerde Türkiye’nin başına çorap örülmekte.

İstanbul Fatih Kaymakamlığı memuru bir kilise papazı iken ekümenik (!) yani evrensel hâline getirilmesine iktidardan hiçbir ses çıkmayan Fener Patrikhanesi papazı bir yanda, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Siirt seyahatinde bir vatandaşın “Burası Kürdistan” demesi ve sonrasındaki gelişmeler diğer yanda.

İki konu da Türkiye üzerinde uygulanmaya çalışılan projenin çok önemli parçaları. Özellikle 20’nci yüzyılın başında da benzer durumlar yaşanmış. Türk Milleti iki hususta da sömürgeci ülkelerin haince projelerine muhatap kalmış. Yine bugünkü gibi işbirlikçi de bulmuşlar. Tabi bir millet hafızasını yitirince, el ovuşturan emperyalistlere ve onların satın aldıkları işbirlikçilere yine gün doğuyor.

Kilise papazlığından ekümenikliğe (!)

Lozan Antlaşması, patrikhanenin Ortodoks Hristiyan vatandaşlarımızın dinî hizmetlerini görmek için sadece bir kilise olarak ve patriğin de oradaki memur olarak kalmasını sağlamıştır. Lozan’dan “Zafer mi hezimet mi” diye hesap soranlar, bugün patriğin ekümenik (!) olarak diplomatik ilişkilere girmesine hiç ses çıkarmamışlardır.

Daha geçtiğimiz günlerde ABD’ye giden Patrik Bartholomeos Türkiye’den daha üst bir protokolle karşılanıp, Beyaz Saray’da ağırlandı. ABD Dışişleri Bakanı’yla görüştü. Hatırlanacak olursa Biden Başkan Yardımcısıyken Türkiye’ye geldiğinde Fener Rum Kilisesi (Patrikhane)’nde görüşmüş ve Ekümenikliği (!) o zaman da vurgulamıştı.

Bartholomeos için verilen yemeğe Büyükelçimiz Murat Mercan da katılmıştır. Yemekte yapılan konuşmalarda ekümenikliğin (!) vurgulanmasına, İstanbul’dan “Konstantinopol” diye bahsedilmesine Büyükelçi’nin itiraz ettiğine dair basında herhangi bir haber çıkmadı. Lokantada güven mektubu sunan bir büyükelçiden de farklı bir haber beklemek biraz fazla galiba…

Bartholomeos ABD’ye gitmeden bir ay önce Vatikan’da Papa ile görüşmüş, ondan da güçlü bir destek almıştı.

Konu Türkler olunca aralarındaki mezhep ve kilise rekabetini bir kenara koyan Batı, bugünkü Bartholomeos’a yaptığının benzerini Mesut Barzani için yapmıştı. 15 Ekim 2005’te yapılan yeni Irak Anayasası Referandumu sonrasında ABD’ye giden Barzani, Beyaz Saray’da Amerikan Başkanı ile görüşmüş (26 Ekim 2005), ABD’den dönerken dönemin İngiltere Başbakanı Blair’le bir araya gelmiş (31 Ekim 2005), Vatikan’da Papa 16. Benedictus tarafından kabul edildikten (14 Kasım 2005) sonra Irak’a dönmüştü. Her üçüyle de “President Barzani” unvanıyla görüştüğü basında çıkmıştı. Sonrası malum, Irak iki parçalı bir devlete dönüştü.

Dönemin hükümeti, Dışişleri Bakanlığımızın internet sitesinde hâlâ duran 155 sayılı açıklamayla(17 Ekim 2005) referandum hakkındaki görüşünü “15 Ekim referandumunun belki de en olumlu yönü, siyasi sürecin gerçek anlamda doğal zeminine kavuşmasına yardımcı olmasıdır.” şeklinde bildirmişti. Görülen, gelişmelere doğal zemine (!) kavuşma olarak bakışın hâlen devam ettiği.

Fener Rum Patrikliği de büyük projenin çok önemli bir parçası. Proje günbegün hedefine doğru ilerliyor. Unutulmamalı ki tarih her şeyi kaydediyor, bu ABD seyahatinde yaşananlar da tarihin sayfalarına girmiş durumda.

Projenin diğer ayağı: “Burası Kürdistan (!)

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ara vermeksizin illere giderek halkı dinliyor. Son olarak da Siirt’e yaşanan medyada geniş yer buldu.

Siirtli bir esnaf, “Dilimiz inkâr ediliyor, kimliğimiz inkâr ediliyor, ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor. Biz buna karşıyız. Şu an sizin bulunduğunuz yer ‘Kürdistan’dır ama ne yazık ki Meclis’te bu ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor.” dedi. Bu sözler doğru değil. Yanlış, çünkü Türkiye’de kimse birbirinin konuştuğu dilden asla rahatsız olmadı. Birlikte ağladı birlikte güldü. Yüzlerce yıl böyle devam ede geldi. Kardeş bile değildik, hep beraber “biz”dik.

Ayrıca grup kimliği isteyen, doğrudan siyasi statü taleplerini aktaran cümleler. Hâlbuki Türkiye ve Türk Milletinin yapısı yurttaşların/bireylerin eşitliği üzerine inşa edilmiştir. Grupların eşitliği millet, devlet ve egemenlik yapımıza doğrudan tehdittir. Çok büyük kargaşayı da beraberinde getirir.

Esnafın sözlerine cevap veren Akşener’in söyledikleri içinde “Geçmişte olabilir” ifadesi dikkat çekiciydi.

İyi Parti Genel Başkanı daha önce de benzer cümleler kurmuş, Karar TV’de “Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ihtilaf sahaları çok uzun sürdü. Bu barışmayı sağlayamadık… Bu iktidar döneminde bütün ihtilaf sahalarımız yeniden derinleşti.” demişti. Bu konuşmayı değerlendirdiğim yazıyaYirmi birinci yüzyılda Türkiye’nin hâli batıya doğru giden trenin içinde doğuya doğru koşan adamlara benziyor.” diye başlamış, “Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Türk siyaseti ve toplumdaki kaynamaya ‘Cumhuriyet dönemindeki ihtilaflar’ diyebilir miyiz? Benim cevabım hayır, ya sizinki?” diye bitirmiştim.

Kaynama o günden bugüne artarak devam ediyor. Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun “Kaynamaların sonunda büyük kırılmalar yaşanır, tarihin yönü değişir. Hiç şüphe yok, 21. yüzyılda da tarihin yönü değişecek” dediği Kaynama yazısı da MİSAK’ta.

Siyaset baskıya boyun eğerse…

Siyaset Türkiye ve Türk Milletini yönlendirecek tek araç. Ancak bugünlerde üzerinde ağır bir baskı var gibi görünüyor. Bu baskı insan hakları, demokrasi gibi dokunulmazlar arkasına gizlenmiş, aslında bunlarla hiç ilgisi olmayan hususların dile getirilmesiyle oluşturuluyor. Medyada mütemadiyen “Kürt oyları” vurgusu yapılıyor. Özensizlik, kavramı sıradan bir hâle getirdi. Bu da siyasi popülizm üzerinde başka bir ağır baskı kaynağı. Ayrıca yaklaştığını düşündükleri muhayyel bir bölünme tehlikesi de baskıyı artırmış da olabilir. Ancak bu şekilde, yaklaşan tehlike bertaraf edilemez bilakis korkulanın gerçekleşmesine yardım eder.

Siirt Türkiye’dir. “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. (Anayasa mad. 66)”.  Bu yalın bir gerçektir. İtiraza kapalıdır. Gerçeğe ama, fakat lakin gibi kelimelerle başlayan cümlelerle başka anlamlar vermeye kalkmak doğru değildir.

Siirtli esnafın konuşması bir mizansen de olabilir. Eğer öyleyse bu mizanseni hazırlayanlar Türkiye ve Türk Milletinin düşmanıdırlar. Devletin görevlileri buna izin vermemelidir. Ama eğer değilse ve buna fikir özgürlüğü diye bakarsanız, Bulgaristan’ı kaybettiğimizde olduğu gibi tarih tekrar eder. O gün Bulgar çetecilerine selam duranların yerini bugünküler alır.

Yazar

Hakan Paksoy

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.