En uzun hikâyemiz: Modernleşme (1) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

En uzun hikâyemiz: Modernleşme (1)

Atatürk, Osmanlı’nın son yüz yılında eğitim, hukuk, ekonomi, siyasi vb. konulardaki bölük pörçük yenileşme ve değişim arayışlarını, bir bütünlük içinde ele almış ve her konuyu devrimci bir yaklaşımla sonuca kavuşturarak, yeni bir ülkenin temellerini atmıştır.

17 Ağustos 2020
Aziz Bozatlı

 

Ülkemizin gündeminde devasa sorunlar varken, bunların tartışılmasını engellemek için olsa gerek, hep gündemle ilgisi olmayan konular ortaya atılmakta ve özellikle de geçmiş tartışmaya açılmaktadır. Böylece bugünün siyasi tartışmaları ve toplumun kutuplaşması, tarihî olaylar üzerinden derinleştirilmekte, her vesile ile tarihle hesaplaşma zemini yaratılmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sayın İbrahim Kalın’ın sosyal medyada yer alan “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanı geldi.” Söyleminin de bu bağlamda ortaya atıldığını düşünmekle birlikte, birçok yönüyle bitmeyen bir tartışma konusudur.
Her ne kadar 150 yıl ibaresi geçse de kastedilenin kabaca III. Selimle başlayan 1839 Tanzimat Fermanı ile belirgin hâle gelen ve sonrasında hep devam eden “Batılılaşma” serüvenimizdir.

İlber Ortaylı’ya göre “Tanzimat Fermanı; iktisadi bünyesi ve toplum kurumları ile Endüstri Çağı”na ayak uyduramayan bir imparatorluğun aydın ve bürokratlarının iç ve dış baskılar sonunda, yapısal dönüşümün yarattığı buhranlara bir çözüm aramak için zaruri olarak ilan ettiği bir belgedir. Unutmayalım ki Tanzimat: “Osmanlı ticaret, iktisat ve hukukunun Batı’nın çıkarları doğrultusunda tanzimidir.”[1]

Modernleşme çabalarının ilk yüz yıllık dönemi Osmanlıya, sonraki yüz yıllık dönemi de Cumhuriyete ait sayılabilir.
Son yıllarda “Yeni Osmanlıcılık” kavramının öne çıkartılması ve neredeyse yeni bir tarih yazımı yapıldığına bakılırsa, Sayın Kalın tarafından reddedilenin, çok net olmamakla birlikte, modernleşme hikâyemizin sadece Cumhuriyete ait bölümü olduğunu değerlendirmekteyim. Diğer taraftan, Cumhuriyetimizi “Reklâm arası” olarak niteleyen benzeri söylemler, Atatürk ve Cumhuriyet hakkında olumsuz beyanlar ve son olarak da Ayasofya minberinden Atatürk’e lanet okunması ile birlikte değerlendirildiğinde bu tezimiz, daha da ağırlık kazanmaktadır.
Toplumumuz genelde çok yakın geçmişi bile kolayca unutmak eğilimindedir. Hatırlama, ilerlemiş medenî toplumlar ile geri kalmış toplumları birbirinden ayıran temel farktır. Önemli olaylarını hatırlayan toplumlar, sağlıklı tarihî bilgilere sahip oluyorlar. Bizim ise tarihe bakışımız oldukça sorunludur; ya çarpıtıyoruz, ya tarihi olayların yaşandığı dönemi unutarak, günümüz ölçüleri ile değerlendirme hatasına düşüyoruz, ya da tarihten bugünün polemiklerine malzeme devşirmeye çalışıyoruz.

Batılılaşma…

Şimdi gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde toplumumuzdaki bu değişim çabalarına ana hatları ile göz atarak, Batılılaşma serüveninin ne kadar bizim hikâyemiz olduğunu ve/veya olmadığını irdeleyelim.

Batılılaşmak; askerî teknolojiler başta olmak üzere geri kaldığımız her konuda, üstün olan Batı’yı örnek almak, benimsemek. Dün Batı’dan sadece Avrupa anlaşılırken, günümüzde ABD, Japonya gibi gelişmiş ülkeler de bu kavramın içinde kalırlar.

Ziya Gökalp; Türk toplumu için bir bütün olarak “Türk Milleti, İslam Ümmeti ve Garp Medeniyeti” aidiyetini gerekli görürken, günümüzde toplumumuzun her bir kesimi, birine veya ikisine aidiyeti kendisi için yeterli görmektedir. Bunların bir kısmı da hikâyemize itirazı olanlardır. Gökalp’ın Garp Medeniyetinden “Batı Uygarlığı”nı kastettiğini de unutmamalıyız.
Zaten Bernard Lewis’in de dediği gibi; “İnsanlık tarihinin her döneminde çağdaşlaşma ve benzeri deyimler hep büyüyen hâkim uygarlığın normları, standartları ve yolları anlamına gelmiştir.”

İ.Ortaylı Batılılaşma gayretimizi şöyle özetler; “Osmanlının son asrı; toplumun kurumlarıyla, gelenekleriyle devlet adamlarıyla kaçınılmaz bir yapıya doğru ilerlediği, karanlığın ve gafletin yanında fazilet ve aydınlığın ortaya çıktığı, çöküşle ilerleyişin boğuştuğu bir asırdır. Tanzimat Devrinin modern Türkiye’nin oluşumundaki payı büyüktür.” [2]

Görüldüğü gibi Osmanlı Batılılaşmasının insan kaynağı ve kurumlar itibarıyla Atatürk devrimlerine bir altlık hazırladığına dikkat çeken Ortaylı, bu amaçla kurulan en önemli kurumun Türk tarihini, Türkçeyi ve bir yabancı dili en iyi şekilde öğreten “Galatasaray Lisesi” olduğunu belirtir.

Cumhuriyet döneminde ise Batılılaşmanın yerini, Atatürk’ün tanımlaması ile “Çağdaş Uygarlık Düzeyi” almıştır. Atatürk; Osmanlı’nın son yüz yılında eğitim, hukuk, ekonomi, siyasi vb. konulardaki bölük pörçük yenileşme ve değişim arayışlarını, bir bütünlük içinde ele almış ve her konuyu devrimci bir yaklaşımla sonuca kavuşturarak, yeni bir ülkenin temellerini atmıştır. İki dönemdeki gayretleri karşılaştırmak bakımından çarpıcı bir örnek teşkil eden “Harf Devrimi” ne ulaşan sürece ana hatları ile hatırlayalım.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde halkın konuştuğu Türkçe’nin bir alfabesi yoktur. Arap alfabesi kullanılmaktadır. Arap harflerinin Türkçenin bünyesine uymadığı, okunmasının güç ve karışık olduğu, daha Tanzimat devrinde ortaya atılmış, 1845’te eğitim işleriyle uğraşmak üzere Maarif Meclisi açılmış, 1851 de o devrin “akademisi” olan “Encümen-i Daniş” kurulmuş ve dil meselesi orada tartışılmıştır.
Münip Mehmet Efendi, Cemiyet-i İlmiye adlı bir bilimsel kurulda, Osmanlıca alfabede düzenleme yapılması gerektiğini anlatarak şunu demiştir; “Okuma yazmanın önündeki en önemli engel, alfabedir. Çünkü bu alfabede, ünlü harfler yoktur. Ünlü harfler olmadığı için, Türkçe sözcükleri yazma olanağı yoktur. Bu nedenle yeni bir düzenleme gerekir…”

1911 yılında İstanbul’da bir “Harfleri Islah Komisyonu” kurulmuştur.

Doktor Musullu Davut tarafından, Meclis-i Mebusan’da, Latin Harflerinin kabul edilmesine ilişkin bir tasarı bile verilmiş, ancak sonuç alınamamıştır.

Alfabe konusunda 1913’te Enver Paşa tarafından “Ordu Elifbası” adıyla bir alfabe hazırlatılarak uygulamaya konulmuş, halk bu alfabeye Enver Paşa’ya izafeten “Enveriye” demiştir.

Yahya Kemal, dil konusundaki çıkmazımızı şöyle özetler; “İstanbul’da iki lisan vardır; Biri yazılıp konuşulamayan, diğeri konuşulup yazılamayan.”

1928’e gelindiğinde okuryazar oranı %4’tür. Atatürk, gerekli teknik hazırlıkları yaptırdıktan sonra, yüz yıllık bocalama dönemine son noktayı koyar. “Yeni Türk alfabesi üç ay içinde hayata geçirilecektir.”

Harf devrimi Cumhuriyetin en önemli devrimi olup, kısa sürede okuryazarlık oranının artmasını sağlamıştır. Bu devrim modern Türkiye’nin önünü açan ana devrimdir. Bu yapılmasaydı bugünkü modern Türkiye olmazdı ve Araplaşma yolunda epeyce mesafe almış olurduk. Cumhuriyet karşıtlarının bu devrimle ilgili “Bir gecede cahil kaldık” iddiaları bir öfkenin ürünüdür ve kasıtlı bir saptırmadır. (Devam edecek)

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları