En uzun hikâyemiz: Modernleşme II – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz Konusu-5: Açık Oturum   • Çağrı: Bize katılın

En uzun hikâyemiz: Modernleşme II

Türkiye’de Batılılaşma zorunlu idi, bunun derecesini ise ananenin kuvveti ve aydın-bürokratın Batıyı tanıma ve bilme seviyesi tayin etti.

26 Ağustos 2020
Aziz Bozatlı

Batılılaşmada yetersizliklerimiz ve yanlışlıklarımız.

Halkın büyük bir kesimi Batılılaşmayı “Gavurlaşma” olarak görürken, aydın kabul edilen kesim ise canhıraş Batılılaşma peşindedir. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; “Türkiye’de Batılılaşma zorunlu idi, bunun derecesini ise ananenin kuvveti ve aydın-bürokratın Batıyı tanıma ve bilme seviyesi tayin etti.”

Yetersizliklerimiz ve yanlışlarımızın en önemlilerine değinecek olursak;
Osmanlı kuruluşundan elli yıl gibi kısa bir süre sonra bir Balkan ve dolayısıyla Avrupa devleti oldu. Osmanlı altı asır Avrupa’da kalmasına rağmen, Batıyı merak bile etmedi. Batı, Doğu’yu tanımak için yüzlerce “Oryantalist” yetiştirdi. Bunların dışında,1480’den 1907 yılına kadar Avrupalı sefirler, sefir eşleri, askerler ve seyyahlar tarafından otuzbir adet seyahatname yazılmıştır.[3]

Bunların tamamında Türk sosyal ve siyasi hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgiler vardır. Bu belgelerin tamamı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Osmanlı, bir tane Batıyı bilen adam yetiştirememiştir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi dışında, Batı ile ilgili teknik, bilimsel veya diplomatik hiçbir eser de yoktur. Hadi orası Hıristiyan dünyasıdır, diliniz, dininiz farklıdır diyelim. Mısır dört yüzyıla yakın Osmanlı yönetiminde kaldı. Hiçbir Osmanlı yöneticisi, seyyah veya bilim adamı Piramitleri veya pirinç ve pamuk tarımının yapıldığı Nil Deltası’nı merak etmemiştir.

Bizim ilgisiz kaldığımız Mısır’a İngilizler birçok uzman yanında bakanlarını gönderiyorlardı; İngiltere Sömürgeler Bakanı Churchill Ortadoğu’daki Gertrude Bell, Lawrence, General Allenby ve diğer İngiliz misyonu ile 13-20 Mart 1921 de bir toplantı yapar. 21 Mart’ta eşi ve diğer uzmanlarla piramitleri ziyaret eder, bu ziyaret sırasında deveden düşer. 23 Mart’a Kudüs’e gider.[4}

Böylece Batı, her şeyi merak ederek dünyaya hükmetme kapasitesine ulaşmıştır. Bu konuda anlamlı iki örnek vermek istiyorum;
Napolyon 1898 de Mısır’ı işgale geldiğinde, yanında 165 bilim insanı getirmiştir. Altı yıl kalıp Mısır’ı terk ettiklerinde, birçok rapor ve kitap yazılmıştır. Hatta “Egyptoloji (Mısır Bilimi)” adında bir bilim dalı bile oluşmuştur.[5]

1831 de İngiltere Falkland ve Galapagos adalarının haritasını çıkarmak için bir gemi gönderir. Kaptan amatör bir bilim insanıydı. Yolda karşılaşabilecekleri jeolojik oluşumları tespit için gemiye bir jeolog aradı, bulamadı. 22 yaşındaki Darwin’i çağırdı. Anglikan papazı olarak eğitim alan Darwin, İncil’den ziyade jeolojiye merak duyuyordu. Bu fırsata atladı. Gerisi malum.[5]

Osmanlı’da Gayrı-müslimler kendi okullarında eğitim alırken, Türk insanı eğitimsiz kalmıştır. Yabancı dil bildikleri için Batı dünyası ile ticarî ilişkiler gayrı-müslümlerin tekelinde idi. Dış işleri bürokrasisin hemen tamamı Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Bu durumda Osmanlı yönetiminin Batı ile ilgili doğru bilgilere sahip olması zaten mümkün olamazdı.

Osmanlı’nın son elli yılında Jön Türkler, Genç Osmanlılar ve başka bazı insanlar Batıya gitmişlerdir. Ancak bunlar birbirinden bağımsız hedefsiz, programsız ve bazıları da siyasal amaçlar peşinde olduklarından, ne Batıyı öğrenebilmişler ve ne de ülkelerine bir katkı sağlayabilmişlerdir.

Batıdan “Araç=metot” almak başka şey, “Kalıp” almak başka şeydir. Biz Batıdan kalıp hâlinde gerçekler ithal edip, sonra da bunların bize uyduğunu ispata çalıştık. Bilimsel ve teknolojik üstünlükleri yerine, kültürlerine öncelik verdik. Bu da bizi iki kültürlü bir toplum yaptı. Aydın ile halkın arası açıldı. Kültürel çatışma yarattı. Bilmediklerimizi alacak iken, bildiklerimizi unutur olduk.

Osmanlı gibi Rusya, İran, Çin ve Japonya da Batılılaşma gayreti içinde olmuşlar, ancak Japonya ve Rusya başarı sağlamıştır. Bu iki ülkenin nasıl başarılı olduğuna bakarsak, bizim niçin başarılı olamadığımız veya başarılı olmak için geçmişte neler yapılması gerektiği (hiçbir yoruma gerek kalmadan) daha iyi anlaşılacaktır.
Japonya’da “Meiji Restorasyonu” denilen dönemde neler yapıldığını ABD li yazar Prof. Jared Diamond’dan özetleyelim.[6]

“…Farklı konularda farklı ülkeler örnek alınarak işe başlandı; Denizcilikte İngiltere, Medeni kanunda Fransa, Anayasada Almanya örnek alındı
1871-1873 te 50 kişilik bir komisyon ABD ve Avrupa’yı ziyaret etti. (Askeri bir disiplinle her biri liderlerinin kontrolü altında olmak üzere A.B.) 5 ciltlik bir rapor hazırladı.
1870 de Fransa-Prusya savaşırken Japonya, nasıl savaştıklarını gözlemlemek için iki uzmanı savaş alanına gönderdi. Başbakan Yamagata Aritomo Almanya’da askeri bilimler okudu.
Sanat, giyim kuşam, iç siyaset ekonomi, eğitim, feodalizm, dış politika, hukuk, ordu, vergi sistemi gibi birçok konuda yeniliklere girişildi. İngiltere’den kruvazör aldılar ve aynısını ürettiler.
Batı özellikleri, Japon tarihinden alınan bir Japon çekirdeğine aşılandı. Tek bir şablonla işlere başlamadılar. Parça parça tasarlandı ve benimsendi. Geleneksel Japon özellikleri ve Konfüçyüs ahlâkı korundu. Gelenekleri koruma isteği, değişim isteği kadar baskın idi.
Eğitimde büyük atılımlar yaptılar. 1872 de ilköğretim zorunlu oldu. 1877 de ilk üniversite, açıldı. 1872 de ilk demiryolu ve telgraf şebekesi kuruldu
Japonya yaptığı yeniliklerle bölgesindeki en büyük güç oldu. 1894-95 de Çin ile savaştı, Tayvan’ı ilhak ettiler. 1905 de Rusya ile savaştılar ve yendiler.1910 da Kore’yi ilhak ettiler. 1914 de Almanya’nın Çin’deki ve Pasifik’teki bölgelerini ilhak ettiler”

Rusya’nın Batılılaşmasını ise bizim “Deli” Batılıların ise “Büyük Petro” dediği Çar yapmıştır. Rusya’yı modernize etmek adına, elini taşın altına öyle bir sokmuştur ki, kimliğini gizleyerek Avrupa’yı dolaşmış, gelişmeleri yakından takip etmiş, ülkesine dönerken de pek çok konuda uzmanlaşmış insan getirmiştir. Bir bilimler akademisi kurarak bu uzmanları istihdam etmiştir. Avrupa’nın sosyal yaşantısını ve kültürünü öğretmek için başta soylulara hitap eden bir muaşeret kitabı hazırlatmış, Hollanda ve Venedik gibi Avrupa’nın birçok ülkesinden gemi yapım ustalarını getirterek Rusya’nın güneyinde büyük tersaneler inşa ettirmiştir. Ayrıca zorunlu askerlik uygulamasını yürürlüğe sokmak suretiyle iki yüz bin kişilik büyük bir kara ordusu kurmuştur. Köylü toplumundan sanatsever bir toplum yaratmış, bu günkü Rusya’nın temellerini atmıştır.

Her millet hikâyesini kendi yazar…

Görüldüğü gibi Çağdaşlaşma yolunda yapılması gerekenler, Japonya ve Rusya’nın yaptıklarına benzer şeylerdi. Yapılmaması gereken ise bizim yaptıklarımızdı. Hikâyeleri yazanlar, bizzat toplumların kendisidir. Japonya ve Rusya güzel hikâyeler yazarken, Osmanlı yöneticilerinin bilgi, ilgi ve becerileri, ancak böyle bir hikâye yazılmasına yetebildi.

Atatürk dönemine gelince, o çok okuyan, Batıyı bilen, geçmişte yapılan yanlışları değerlendirebilen bir lider olarak daha farklı bir yol izlemiştir. Öncelikle, yenileşme ve değişim ihtiyacını, körü körüne Batılılaşma çizgisinden çıkararak “Çağdaşlaşma” eksenine oturtmuştur. Eğitim ve ekonomiyi acilen ele almıştır. Yetenekli gençleri seçerek konuları da belirleyerek, adeta nokta atışı yapar gibi, Batı ülkelerine eğitime göndermiştir. Tamamen millî ve özgün devrimler ile İmparatorluk bakiyesi bir toplumdan bir “Türk Milleti” ve modern “Türkiye Cumhuriyeti” meydana getirmiştir. Devrimlerle yazılan hikâye, tüm dünyanın hayranlığını kazanmış tamamen özgün bir hikâyedir. Bu hikâye, Atatürk’ün Samsun’a çıkışından, Yunan’ın denize döküldüğü güne kadar, dünyada eşi benzeri görülmemiş, içinde birçok savaşlar da bulunan, topyekûn milletin kazandığı bir “Millî Mücadele” dir. O bu güne kadar hiçbir milletin yazamadığı “Bizim Hikâyemiz” dir.

Millî Mücadele döneminde görüşmeler için Ankara’ya gelen Fransız Bouıllon, yolda Batı cephesine kağnı ile malzeme taşıyan kadınları görünce “Kağnı Kamyonu Yenemez” demişti. Sonuçta mucize gerçekleşmiş, kağnı kamyonu yenmişti. Bu hikâye, Kağnının kamyonu yendiği hikâyedir.

Mahmut Esat Bozkurt, ordumuzun yoklular içindeki savaşı için; “Ordumuz hiç şikâyet etmeden kefenine sarılmış da öyle dövüşmüştür.” diyordu. Bizim hikâyemiz “kefeniyle dövüşenlerin hikâyesidir.”

Millî Mücadelemiz Tüm dünyanın hayranlık duyduğu antiemperyalist mücadelelerin en görkemlisidir. Batı’nın böyle bir hikâyesi olsa, bundan yüzlerce Hollywood filmi çıkarırdı.

Sonuç yerine…

Batılılaşmamızın bütününü ele aldığımızda Osmanlı dönemindeki kısmının yukarıda Ortaylı’nın da belirttiği gibi Batının amaçlarına hizmet etmiştir. Ayrıca toplum içinde de gayrı-müslümler lehine ve Türkler aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Ancak Cumhuriyet dönemine ait kısmı ise, her türlü emperyalist etkiden uzaktır, devrimci karakterli, gerçek bir değişim ve dönüşüm hikâyesidir.

Batılılaşma hikâyemizin tamamı bizim insanımız tarafından yazılmıştır. Ancak yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi başlangıçta yöneticiler yetersiz, bilgisiz ve ülke her türlü emperyalist etkiye açık adeta “yarı sömürge” iken, hikâye başkalarının amacına uygun olarak çok kötü yazılmıştır. Cumhuriyet bölümünde ise devletin rejimi değişmiştir. Özellikle ilk on beş yılda emperyalist etkilerden uzaktır. Cumhuriyet farkı vardır. Atatürk farkı vardır. Hikâye çok güzel yazılmıştır.

Artık kendi hikâyemizi yazmak zamanı gelmiştir.” denilirken, nasıl bir hikâye kastediliyor? Cumhuriyet değerlerinden, Cumhuriyet çizgisinden ayrılarak mı yazılacaktır? Bilemiyorum, ama bunun yerine, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak, kurucu ilkelerimizden sapmadan, yazılmış olan hikâyemizi sahiplenmenin, yeni ve bilinmeyen bir hikâye yazmaktan daha hayırlı ve yararlı olacağını değerlendiriyorum.

Kaynakça:
[1]İlber Ortaylı-Türkiye Teşkilat ve İdare yapısı- Cedit Neşriyat 2007 Ankara
[2]İlber Ortaylı- Osmanlının en uzun yüzyılı-Timaş yayını
[3] İbrahim Okur-Temizliğin Tarihi.(.sy 210). Okursoy kitapları 2005 Bursa
[4] James Bar- Kırmızı Çizgi-Pegasus ayayınları-2011-İst
[5] Yuval Noah Harari- SAPİENS Kollektif Kitap 63- İnceleme 8-2015 İst.
[6] Jared Diamond-Yükseliş-Pegasus Yayıncılık-1. Baskı Eylül 2019-İst.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları