Gelibolu’dan Bir Bulut Ağdı

Türk'üz, ruhumuz dirençlidir. Başkasına bir buhar, elle tutulmaz, gözle görülmez bir şey gibi görünen o ruhla bir bakmışsınız karşınıza çelikten bir duvar gibi dikilmişiz. Bir bakmışsınız  gök mavisinden bir kurt olup  gökten inmişiz.


Bir öğrenci yemekhanesinde ne yapılır?

Çorbaya kaşık sallanır, derslerin zorluğundan, hocaların gaddarlığından yakınılır.

Yemekhane , öğrenci darlığının unutulduğu yerdir. Orada öğrenci dediğin az biraz mola verir, korunur, dinlenir.

İyi de yemekhanenin ortasında koca bir kuyruklu piyano görseniz ne yaparsınız? Herhalde böyle değerli bir çalgının orada ne aradığını merak edersiniz.

Az önce ben böyle bir çekim seyrettim.

Bir genç kızımız geldi, yemekhanenin ortasındaki piyanonun başına geçti. Başladı bir “taksim” çalmaya. Taksim bu bilinmez… Ancak aşina kulaklar için birazcık yol gösterir. “Piyanoda taksim olmaz!” diyecekleri duyar gibiyim de…

Sonra… Bir başka kızımız, yanında öksüz bir rüzgâr getirdi yemekhaneye. O rüzgâr aslında pek tanıdık bir nağmeydi. Neden “öksüzdü”, derseniz. Anadan ayrılmak, başka şey olsa gerek. O nefes bir flütten geliyordu.

Ama tabiat işte bu, yalnızlığa el verir mi?  Çok geçmeden ona bir kemanın iniltisi katıldı. Sonra… Sonra nereden çıktıklarını anlamadığınız başka çalgılar katıldı onlara.

Kimi koskoca bir kontrbası kucaklamıştı, kimi bir kornoyla gün doğuşunun pusulasını tutuyordu. Bir yandan suların çağıltısı gibi bir kanunla eşlik ediyordu onlara.

Hemen sonra  bir nefesler ordusu girdi meydana  ve başladılar Çanakkale türküsünü okumaya.

Hani “Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor!”, “Elhamdülillah Türk olmaktan kurtulduk!” diyenler vardı ya hatırlar mısınız?

İşte ben onları hatırladım acı acı. Ne hale gelmişiz ki artık, ben onları hatırladım. Çünkü bir vatan için savaşacak insanların haysiyetlerinin, şereflerinin, canlarının üstüne kurulan bir devleti yönetip de “Ben Türk değilim!” diyebiliyorlardı. “ ….”Öteki de çıkıp ne mutlu kürdüm diyene!” diyebilir!” diyebilmişlerdi.

Ama biz Türküz, yaralanmak, berelenmek ve ölmek bizim kaderimiz. Bir Türküz ki yaralanmak, berelenmek, ölmek kadar dirilmek, yalnız ve ancak bize has kabiliyetimiz.

Yemekhane dediğin nedir ki değil mi?

Altı üstü ucuz yemek yenen yerdir.

O yemekhanede Türk vatanının dört bucağından gelmiş gençlerimiz, çalınan, söylenen bir türküyü tek yürek tek nefes okudular.

O yemekhanede, ekmeğinin içinde çıkan taş yetmezmiş gibi bir de kurşun yiyen büyük dedelerinin türküsünü seslendirdiler.

Biz Türküz, atomu pek bilmeyiz, az biraz cahilizdir. Belki necip kavimler gibi şiir de yazabilmeyiz. Hatta “kadim Ortadoğu halkları” gibi komşularımızı, “boş testiyi doluya vurup da kırmakla tehdit etmeyi” de bilmeyiz.

Fakat ruhumuz biraz dirençlidir ne yalan söylemeli. Başkasına bir buhar, elle tutulmaz, gözle görülmez bir şey gibi görünen o ruhla bir bakmışsınız karşınıza çelikten bir duvar gibi dikilmişiz. Bir bakmışsınız  gök mavisinden bir kurt olup  gökten inmişiz. Bir bakmışsınız bir kurtlar sürüsü halinde kaflı kefli, hırıltılı, homurtulu hırçın memnuniyetsizliklerinizi, ihanetlerinizi ve merhametsizliklerinizi,  soluk benizli aristokrat saldırganlıklarınızı, güvendiğiniz zırhlılarınızı paramparça etmişiz.

Bir bakmışsınız, mesela Şuşa’da kolsuz, bacaksız, vurulup vurulup yeniden  dikilmişiz. Ben söylemiyorum inanın, Ermeniler diyordu, hem de daha pek yakında, “Onlar insan değildi, her biri birer  kurttu!” diye…

İşte o kurtların torunları…  Büyük dedelerinin öksüzlüğünü, fakirliğini sahiplenip de kuşandılar, bu kez çalgılarını. Savaş her zaman silahla yapılmazdı ya… “En büyük savaş cehalete karşı yapılan savaştır!” diyen bir yetim Türk çocuğunun, atamız Atatürk’ün kurduğu büyük medeniyet evinin, ucuz yemek yenen, belki yağ kokan belki azıcık dertli yemekhanesinde, açlıktan, hastalıktan ve kurşundan ölen büyük dedelerinin türküsünü hep bir ağızdan söylediler.

Büyük adamlar ne der bilmem… Büyük adamlar ne olmakla övünür umurum değil.

Ama Türk vatanının işçi, memur, çiftçi çocukları, 16 Mart’ta Çanakkale’de Türk sancağının altında,  vatandan emanet aldıkları ruhlarını tertemiz iade eden büyük dedelerinin ruhlarını onurlandırdılar..

İnsan yaş alınca mı inceliyor bilmem ya ben azıcık yağdım… Serimde bir mut ağdı. Çünkü o mutun ağdığı bulutta bir İstiklâl harbi gazisinin torunu olmak vardı. Ve tam da yerinde…

O gençler gibi çocukların babası olabilmek vardı…

Başkası ne  olur bilmem. Başkası kim olmakla övünür onu da bilmem.

Ama demiş ya şair :

“Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;

Sinem, özüm ateş ile doludur.

İnsan olan vatanının kuludur.

Türk evladı evde durmaz giderim.”

İşte o yemekhanede yüzleri ışıl ışıl,  ruhları diri Türk gençleri, Türkçe’nin  en durusuyla dokunmuş, ezgisi en  mahzun serilmiş bir türküyle Türk’ün ruhunu sahiplendiler.

Daha ne isterim?

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

Yazar

Afşar Çelik

3 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar