Yükleniyor...
Ne zamandır yazmadık.
Araya bir araba zaman girdi, saman dolu arabalar girdi, sakladığımız samanları yel aldı gitti. Yazamadık.
Yazsak ne olacaktı, bilemedik. Yazamadık.
Çünkü…
“Çünkülerin” bile içi boşaldı. Yazamadık.
Aslında “çünkülerin” içi boşalmadı. Bizim “çünkülerimiz” birbirinden ayrıldı. Yazamadık.
“Çünkülerimiz hakkında düşünüyor muyuz?” diye düşündük, söyledik, anlaşılmadık, anlatamadık. Yazamadık.
Her şey o kadar hızlı akıp gitti ki.
Araya saklanıp da niye saklandığı unutulan saman balyaları girdi, bir türlü de zamanı gelmedi.
Başarı tutkularının ki hiçbirini kınayamam çünkü bu dünya “emelsiz” olmaz, ırmaklarında ne heyecanlı akışlara sürüklendik… Yazamadık.
Çünkü insanın “içini doldurmasıyla” hâl tercümesini doldurması, bambaşka işler ve bambaşka devirlerin işleri.
Okuyup sindirmek, kendine katmak, okurken bazen yaralanıp yara kabuğunun düşmesini beklemek… Öfkelenmek, özür dilemek, beklemek… En önemlisi anlamayı beklemek. En güzeli, anlayınca sevinmek.
Bu işler pek çoğumuzca çocukluk.
Ne sevimli çoğunluk.
Etiket sahibi olmayı sevdik ama etiketi taşıyan şişeyle ilgilenmedik.
İçine bir şeyler dolduraydık, “eyiydi”.
Yazmadık.
Ne kurgu bilim okuduk ne kara ütopya…
Ne romantiklerden okuduk ne yer-altından…
Ne Gorki’den anladık ne Bulgakov’dan…
Ne Hüseyin Rahmiyle güldük ne ağladık Reşat Nuriyle…
Ne Yaban’ı bildik ne Firavun İmanı’nı…
Bağlandık, kızdık, şaşırdık, inandık.
Yazmadık.
Hâl böyle olunca güzel kardeşim ben ne halt edeyim bilemedim.
Yazamadım. Hadi hayırlısı…