Onlar Bozkurt eniği Cumhurbaşkanım! 

Kâşif KOZİNOĞLU’nun Aziz Hatırasına...


Paylaşın:

Hava demir ayazıydı, şafağa az kalmıştı.

Haydarabad’da yüzleri kara maskeli bir grup askerin önüne dizilmiş on cesede baktığında, sakalları bilgece kırlaşmış adam başını salladı.

–        Ne zaman girmeye çalışmışlar?

–        Bu gece saat on bir sularında.

–        İçlerinde Rus var mı?

–        İkisi Rusmuş. Kendi başlarına becerecekleri iş değildi zaten.

–        Rusların haberi var mı?

–        Çoktan haberleri oldu.

–        Belki bilmeseler…

–        Kabanlar kurdun kokusunu uzaktan alır efendim, merak buyurmayınız.

 

Ordubad taraflarında gözlerden ırak bir yerde, keskin yamaçların arasındaki barakalarda çay içiyorlardı. Onları getiren Mi- 24’ün pervaneleri yorgunca eğiliyordu.

Bilge sakallı adam buraları avucunun içi gibi biliyordu. Şafak sökeli çok olmuştu. Artık bozkırın içinde eskimiş asaletleriyle dikilen kayaların böğrüne güneş sızıyordu.

İşin garibi şuydu ki karşısındaki bordo bereli, keskin yüz hatlı adam da buranın ayrılmaz bir parçası gibi görünüyordu.

–        Çocukken buralarda öyle çok davar güttüm ki.

Bordo bereli adam gülümsedi. Üniformasıyla şu kıpkızıl ve boz kayalar arasında seçilemeyecek adamın gülümsemesi, hoşuna gitti. Onun tebessümünde uzak akrabalıkların, yakın kayıpların sıcaklığını buldu.

–        Biliyor musunuz yarbayım… Ruslar bize askerde silâh vermezlerdi.

Kaya gövdeli yarbay, düşünceli başını salladı:

–        Öyleymiş efendim.

–        Bizim savaşamayacağımızı söylerlerdi. Topraklarımızı, canlarının istediği gibi böldüklerinde, hanlıklarımızı haritadan sildiklerinde… Nahçıvan’ın Kapalı Çarşısı’nı yıkıp geçtiklerinde… Bizi artık kasaplık koyunlar gibi kabul ediyorlardı.

 

Yarbay’ın yüzünde sabah ayazının sertliği vardı şimdi. Bilge sakallı adam, kendi kanından ve kendi adından birinin yüzünde böylesi bir kararlılığı görmeyeli ne uzun zaman olmuştu. Onun, askerlerinin ve eğittiği askerlerin cesareti ne yüceydi.

–        Nasıl gelmişler yarbayım, lütfen anlatır mısınız?

–        Emredersiniz!

Bilge sakallı adam yutkundu. Yakasındaki Atatürk rozeti için hapse atıldığı günlerden bu yana… Atatürk’ün bir başka askerinin disipliniyle tüyleri diken diken olmuştu.

–        Malumunuz olduğu üzere Haydarabad taraflarından saat iki buçuk sularında sızma harekâtına girişmişler. Sınırın zayıf olduğunu düşündükleri bir noktasından Yeraskh denen mevkiden sızmaya çalışmışlar.

–        Peki neden buradan sızmaya çalışmışlar, malumatımız var mı?

–        Birinci sebep meskûn mahale çabuk sızabileceklerini düşünmeleri. Ahali arasında korkuya ve paniğe yol açıp bölgenin zayıflamasını istemişler. Üstlerinden çıkanlar bunu gösteriyor. İkinci sebep ordumuzun eğitim, mühimmat ve istihbarat açısından zayıf olduğunu düşünmeleri. Aralarındaki Rus komandoları, bunları gütmek için görevlendirilmiş.

Bilge sakallı adam, yarbayın, Azerbaycan Ordusu’ndan “ordumuz” diye söz etmesinden kıvanç duydu. Nahçıvan bozkırlarında davar güttüğü çocukluğunda, yollardan geçen kamyonlardaki Rusları gördüğünde hissettiği o yürek burkan ve içine oturan kimsesizlik artık dağılıyordu.

–        Peki bizim hudut birliklerimizi görmemişler mi?

–        Görünseydik vazifemizi yerine getirmemiş olurduk efendim. Bunların işbirlikçileriyle yıllardır mücadele ediyoruz.

–        Tamam da… Hiç silâh sesi duyulmamış… Çatışma çıkmadı mı?

–        O da bizim işimiz efendim. PKKlı çakallar, sessizlikle karşılaştılar mı ecellerinin geldiğini anlarlar.

–        Peki ama… Yani kusura bakmayın yarbayım hiç ses çıkarmadan…

–        Efendim, bu bir teçhizat ve eğitim işi. Ayrıca… Karşılık göremediğinde düşman, yerimizi bilemediği için paniğe kapılır. Düşmanın paniği mayından daha güçlüdür. Oradaki Rusları sizinkiler halletti.

–        Nasıl?

Bu soruyu sorarken heyecanını bastıramadı.

–        Onlar da bozkurt eniği cumhurbaşkanım, yalnızca asıllarına dönüyorlar. Çok geçmeyecek, Allah’ın izniyle anavatanlarını işgalden kurtaracaklar.

Bilge sakallı “Bey”, başını salladı, kaşları gururla çatıldı.  İçinde bir ayrılığın ince haberi ayazlanıyordu ya aldırmadı.

 

….

 

–        Sıkı tutun!

–        Sıkıysa sen tut! Adam sporcu, demir gibi görmüyor musun?

–        Üç saniye daha dayanın!

–        Offff! Daha kolay bir hâl çaresi yok muydu?

–        Sıkı tutun! Damara giriyorum!

–        Çabuk gir! Herif kurtulursa hepimizi dümdüz eder!

–        Birazdan kalpten gidecek zaten.

 

Soluk tenli pembe yanaklı, ince bıyıklı, gözleri pelteli, solukları sümüksü heriflerin arasında kalmışken aklına… Yüzleri sert, sırtları yalçın, benizleri kızıl Ordubad kayalıkları geliyordu şimdi. Oraları neden hatırladığını da bilmiyordu.

O kayalara vuran güneşin nefesi… Uzak ve tanıdık vedaların huzurunu taşıyordu hatıralarında. Dilinde uzak Türkçe’nin tadını duyar gibiydi. Ruhunda bir asker cesareti ve disiplini taşıyan o bilge sakallı adamın sözleri, kumlu, sıcak esintiler gibi kulakların ulaşıyordu.

–        Bozkurt’a aslını öğrettiniz ya yarbayım, siz hiç ölmeyesiz!

Kâşif Yarbay şimdi kötü bir pencereden sızan yorgun ışığa bakarken… Gözlerinde yorgunluk gitgide ağırlaşır ve kalbi yavaşlarken…

Atatürk’ün bir başka askeriyle buluşmaya gittiğini biliyordu.

İnce bıyıklı, soluk benizli, çakal soluklu riyakârların, Arap çatlağı damaklarından dökülen seslere aldırmadan Ordubad bozkırlarından Zengilan’a açılmış bir yolda, Bilge Sakallı “Bey”le yürümeye başlamıştı bile.

Yazar

Afşar Çelik

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar