Bugün ülkemizde yaşadığımız en önemli meselelerimizden birisi kimlik sorunudur. Devletimizin adı “Türkiye Cumhuriyeti”, ülkemizin adı “Türkiye”, milletimizin adı “Türk Milleti” ve soyumuzun (milliyetimizin) adı “Türk” olduğu hâlde maalesef son yıllarda -öyle bir politika uygulanıyor ki- neredeyse “Türk’üm” demek suç hâline getirildi, “Türk’üm” demeye çekinir olduk. Türk Devletleri Teşkilatı kurulmuşken, “Türk Birliği”nin kurulması çalışmaları -ağır aksak da olsa- yürürken, buraya evrilmemiz çok ilginç!
Kimliğimizden yani “Türklük”ten git gide uzaklaşıyoruz. Zaten bazı şuursuzlar Türklüğünden utanıyor, bazıları da “Türk’üm” diyemiyordu. Bu ülkenin ekmeğini yiyip de bu ülkeye küfredenler bile vardı. Bölücülük de cabası…
Kimsenin alt kimliğini kullanmasında sakınca yokken bu politika değişikliği niye? Hem sormamız hem de düşünmemiz lâzım. Sakın bana “dış güçler” sebebiyle demeyin!.. Sanki Osmanlı’nın son dönemlerinde gibiyiz…
Atatürk, Nutuk’ta şunları söylüyor: “…Bilirsiniz ki, milliyet kuramını, milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan kuralların dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar, hâdiseler ve gözlemler insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet ilkesi aleyhindeki büyük ölçüde fiilî tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşanıldığı görülmektedir”.
1933’deki 10. yıl Nutku’nu ise şöyle bitiriyor: “Aslâ şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafıyla âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır… Ne mutlu Türküm Diyene!” (Erdem AVŞAR, 6/11/2023, Yeniçağ)
12/4/2026 tarihli “Diyanet Takvimi”nin arkasındaki “Millet ve Tarih Şuuru” başlıklı kısa yazıyı paylaşmak isterim: “Üzerinde yaşanılan coğrafya ve bir devlete ait sınırları belli, hâkimiyet sahası olan vatan; millet olmanın başlıca özelliklerindendir. Vatan, mukaddes değerleriyle, millî kültürüyle kaynaşmış, geçmişi ve geleceğiyle birleşmiş bir milletin yaşadığı ülkesidir. Bir milletin ortak anlayışı, idrak ve sezgisi, hafızası, değerlerine sahip olma iradesi millî şuur olarak izah edilmektedir. Güçlü bir millî şuuru şekillendiren en temel unsur ise geçmiştir, o milletin tarihidir. Tarihte yaşanmış olayları doğru anlamak, geleceği şekillendirmek amacıyla hazırlanmak ancak doğru tarih algısıyla ve sağlam bir tarih şuuru ile olabilecektir. Tarih şuuru, millet dediğimiz toplumsal yapının tarih ile ilişkisidir. Kişilerin mensup olduğu millet ile ilgili bilgi ve tecrübeleri öğrenmesi, ondan faydalanması, geleceği için bu bilgi ve tecrübeleri zamanın icabına göre doğru ve etkin kullanması ancak tarih şuuru ile mümkündür. Türk milletinin vatan sevgisinin temelini de bu tarih şuuru oluşturmaktadır.”
Burada “Türk Milleti” ifadesi geçse de, sizler de fark ediyorsunuzdur, hem Diyanet hem de mensupları genelde “Türk” ifadesini kullanmıyorlar. Milletin adı yokmuş gibi “Milletimiz” diye geçiştiriyorlar. Onun için Türk kimliği konusunda; Millî Eğitim ve Kültür (ve Turizm) Bakanlığı’nın yanı sıra -art niyetli, ilgisiz, duyarsız, maksadlı değillerse bile- Diyanet’in de çok vebali var!..
Hedeflerimiz olmalı
TDT’nın ilk Genel Sekreteri Büyükelçi Halil Akıncı, “Türk tarihinde bir ilk: Türk Devletleri Teşkilatı” başlıklı yazısında (26/10/2025, Millî Düşünce Merkezi sitesi); “Türk Devletlerinin bağımsızlığı ile önümüze yeni ufuklar açılmıştı. Ancak arzularımızı hayata geçirilmesi, gerçekçi ve sabırlı olmamızı gerektiriyordu. Zira Türk Bilimler Akademisi için Eylül 2023’de yazılan makalede teker teker sayıldığı gibi yüzyıllardır oluşan ayrılıklar somut izler bırakmıştı. Ortak taraflarımız dil ve tarih inancımızın dışında bizi ayıran özelliklerden daha azdı. Öyleyse önce dayanışma duygusu ile ileriye doğru ‘yan yana’ yürümeli, sonra da bunu ‘uygun adım’ yürüme biçimine dönüştürmeliydik. Yani dünyaya karşı ve kendi aramızda benzer gelişmeler karşısında aynı tutumu benimsemeli, eşgüdüm hâlinde aynı siyaseti yürütmeye çalışmalı idik… Öte yandan Keneş (TDT) sadece devletten devlete değil halktan halka ilişkileri geliştirmeye de odaklanmalıydı. Buna STK’lar ve meslek kuruluşları da dahildi.
TDT’nin birinci amacı Türk Devletleri arasındaki iş birliğini geliştirmek, eğitim ve dilde yakınlaşmak ise de diğer başka amacı Türklerin dünyadaki yerlerini güçlendirmek ve uluslararası konularda söz sahibi olunmasını sağlamaktır. Artık Türkler dünyada çoktan hak ettikleri yerlerini şu ve veya bu ülkeye yakınlıkları coğrafi konumları ile değil bizzat kendi güçleriyle almalıdırlar. Bu güç de ancak aralarında yakın iş birliği ve gerektiğinde ortak çıkar yaratılacak ülkelerle dayanışma hâlinde elde edilebilir.”
Önceki yazılarımda Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un yazılarından paylaşımlar yapmıştım, yine değerli hocamızın yazılarına döneceğim. Konumuzla ilgili “Yine Turan” başlıklı yazısında (10/9/2017, Yeniçağ); “Turan, Türklerin büyüme ülküsüdür. Bu bir tabiat kanunudur. Bütün türler, nasıl türdeşleriyle bir olmak isterse Türkler de millettaşlarıyla bir olmak ister. Mehmet Emin Yurdakul, ‘Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur’ derken ‘cins’ kelimesini ‘soy’ anlamında kullanır. Türklerin de kendi cinsinden olanlarla bütün soydaşlarıyla birleşmek istemesi, son derece tabii (tabiatın gereği) bir istektir.
İlk iş, bütün Türkleri bilinçlendirmektir. Yüzyıllar süren bağımlılık, yeni bağımsızlığına kavuşan Türklerde birçok hasara yol açmıştır. Egemen gücün telkin ve dayatmalarıyla kimliklerde bir hasar oluşmuştur. Önce bu hasarın giderilmesi için fikrî, ilmî, kültürel ve siyasî çalışmalar yapılmalıdır.
Türkiye’de de uzun süren gayrimillî eğitim ve kültür politikaları yüzünden ciddi kimlik hasarları oluşmuştur. Bunların tespiti, teşhisi ve tedavisi, Türklük bilinci olan aydınlara düşer. Aydınlar kırmadan, dökmeden, zedelemeden hasarları gidermeye çalışmalıdırlar.
Türkiye’de ve Türk dünyasındaki kimlik hasarlarının giderilmesi belki de işin en zor ve en çok zaman alacak kısmıdır. Ondan sonrası daha kolaydır. Bütün bağımsız Türkler kimliklerine sahip çıkmaya başladığı gün hedeflerin daha da kısalacağına şüphe yoktur.”
Ercilasun, “Bir Daha Turan” başlıklı yazısında ise (17/9/2017, Yeniçağ); “Geçen haftaki yazımda ‘her Türk’ün şuur altında olan birleşme, birleşerek büyüme dileği’nden bahsetmiştim. Şuur altındaki arzular, dilekler, açıkça ifade edilme seviyesine gelmemiş olan arzu ve dileklerdir. Bunların şuur altındaki varlığı, bazı davranış ve sözlerle ortaya çıkar. Ahbaplık ettiğimiz sıradan insanların sık sık, geçmişteki büyüklüğümüzden bahsettiklerini, bugünkü hâlimize hayıflandıklarını duyarız. İşte bu özlem ve hayıflanmalar, büyüme isteğinin şuur üstüne çıkmamış ifadeleridir. Sınırlarımız dışında kalan kardeşlerimiz için sıradan insanlarımızın üzüldüklerini de sık sık görürüz. Bu üzüntüler de bir olma isteğinin şuura çıkmamış göstergesidir. Fikrî, siyasî ve askerî önderler, şuur altındaki bu dilekleri su yüzüne çıkarıp toplumun ülküsü hâline getirirler.
Ziya Gökalp Turan şiirinde, Türklerin şuur altındaki dileklerini ‘nabızlarda vuran duygular’ ifadesiyle anlatır. Gökalp, şiiriyle önce şuur altına dokunmuş, sonra da ‘Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’ diyerek bu duyguları şuur üstüne çıkarmak istemiştir. Daha sonra bunu bir program hâline getirdiğini, Türkçülüğün Esasları ile mefkûrenin (ülkünün) bir programını ortaya koyduğunu hepimiz biliyoruz.
Elbette bu uyanış bütün Türk dünyasında aynı hız ve yoğunlukta yaşanmıyor. Esasen sosyal olaylar ve gelişmeler dünyanın her yerinde ve tarihin her anında aynı şekilde cereyan etmez.” demektedir.
Aydınlar Ocağı’nın 2005 yılında Kocaeli’de düzenlediği “Birinci Türk Dünyası Sosyologlar Kurultayı”nda konuşan Azerbaycanlı Prof.Dr. Selahattin Halilov “Her şeyden önce Türk Dünyası için umumi bir ideal, yön ve istikamet göstermeliyiz. Ayrıca felsefî araştırmalar gerekir ki sosyolojik araştırmalar bir anlam taşısın. Vahit bir idea oluşturmak gerekir. Öncül olan Türk kimliğidir. Ancak bu coğrafyadaki insanların ekonomik, sosyal durumlarını göz önüne almayan hiçbir çaba başarılı olamaz.
Ayrıca tüm yerküre için bir sosyolojik analiz gerekir. Neyin sayesinde Garp dünyası önde gidiyor?
Amerikalılar, Avrupalılar, Türk Cumhuriyetlerinde araştırmalar yapıyor; ‘Nice olur ki sizde aile bağları kuvvetlidir, nice olur ki sizde cemiyet hayatı kuvvetlidir?’ diye… Sonra da bunları dağıtmak istikametinde işler görürler. Köroğlu destanında, ‘Tüfek icad oldu mertlik bozuldu’ denilir. Şimdi Türk Milleti neden mutileşti? Çünki silahı yere koydu! Tabii fikir vuruşunda da öncül olmak gerekir. Büyük işler yapmak için muhit de lazımdır. Millî devletin fonksiyonu, halkın entelektüel potansiyelini yükseltmektir. Biz ferdî yarışmalarda öne çıkıyoruz ama takım oyunlarında genellikle başarısız oluyoruz. Millî devletten vahit ideaya geçişi, takım oyunu ile organizasyon ile başarabiliriz. Vahit ideanın bütün beşeriyet tarafından kabulü; küreselleşmedir, biz de bunu yapabiliriz.” (Arslan BULUT, 6/5/2021, Yeniçağ)
Yazımı, H.Nihal ATSIZ’ın “Türk Kızı” şiirindeki son kıtayla bitireyim:
“Saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihana değişmem
Şu öksüz Türklüğümü.”