Mesele sadece Ayçiçek yağı değil, hâlâ anlamadık mı?

Gelinen noktada açlık pandemisi yanında gıda milliyetçiliği kavramı da dillendirilmekte. Bunun anlamı tarım imkânlarınıza sahip çıkıp üretemiyorsanız, paranız olsa bile gıdaya ulaşmanın zor olacağıdır.


Çalışmaya başladığımda ilk işyerim büyük bir bankanın mali analiz sevisi idi. Bankaya gelen kredi taleplerinin mali yönünü hem talep eden hem de sektör açısında analiz ederek, verilecek kredinin geri dönüp dönemeyeceğini tahmin edip raporlayarak, kredi verilip verilmemesi kararına yardımcı olmaya çalışıyorduk.

Dönem ülkemize ambargo uygulandığı, döviz girişlerinin azaldığı, zamanın Başbakanının yetmiş cente muhtaç olduğumuzu belirttiği dönemdi. Bu durumda kredi talepleri de azdı.

Gelen taleplerden biri de yağ fabrikası kurmak isteyen bir sanayicinin kredi talebiydi. İdare, dosyayı üstadımla birlikte bakmamız için bize göndermişti. İş bölümü yapan kıdemli, kendisinin şirketin mali durumunu incelerken benim de sektörün durumuna bakmamı istemişti.

Piyasada çok canlı bir talep görünüyordu, herkes yağ bulup alabilmek için bakkalların önünde kuyruk bekliyordu. Dosyasında devlet teşvik belgesi vardı ve her şey uygun gibiydi.

Odalar Birliğinde bir hanımefendinin sektör konusunda uzman olduğunu öğrendim ve ziyaretine gittim. Bana bir saatten fazla zaman ayıran hanımefendi sektörün bütün fotoğrafını önüme koymuştu. Görünen, dışardaki canlı talebe ve yağ kıtlığına rağmen, kurulu kapasitenin yüzde 30 ile çalıştığıydı. Sektörün niye bu kadar düşük kapasite ile çalıştığı, buna rağmen devletin neden hala kapasite ilavesini teşvik ettiğini anlamaya çalışırken, uzman gülmüş ve izah etmişti:

”Bizim ekonomi bürokrasimiz genelde ABD’de talim ettirildiği için buradaki işleyişin de oradaki gibi olacağını varsayar. Eğer kapasite ilavesi olursa veya yeni bir fabrika yapılırsa, fabrikayı yapan sanayici etraftaki çiftçiyi teşvik edecek, kredilendirecek, teknik bilgi ve alet temin edecektir.  Bu şekilde ekim alanı artacak, dışsal ekonomi yaratılacak, sektör ve ülke ekonomisi genişleyecektir… Oysa bizde öyle olmaz, teşvik alan, krediyi bulan sanayici fabrikayı yapar, yağı ham yağ olarak ithal eder ve burada ambalajlayıp satar. Bir döviz sıkıntısı olduğunda da fabrikasını kapatır, anahtarını cebine koyar” diye de ilave etmişti.

O zaman öğrenmiştim ki, yeterli ayçiçeği üretemiyorduk ve ham yağ ithal edecek paramız da yoktu. Dolayısıyla yağ hem yeteri kadar piyasaya arz edilemiyordu hem de olan pahalıydı ve karaborsa vardı.

Değişmeyenler ölülerle aptallardı hani?

Kırk yıldan önceki bu yaşadıklarımı usta gazeteci Yılmaz ÖZDİL’in 31.01.2021 günlü köşe yazısını okurken hatırladım.

Özdil, tarım yazarı Ali Ekber YILDIRIM’dan aldığı bilgileri aktarıyor ve son günlerde fahiş artış gösteren ayçiçeği yağı fiyatlarının artış nedenini irdeliyordu.

Verilen bilgiler şöyleydi:

  • Dünyada en çok ham yağ ithal eden ülkeydik. Dünya ithalatının yüzde 37 sini biz yapıyorduk. Bu 28 Avrupa ülkesinin ithalinin neredeyse iki katıydı.
  • İhracatçı ülkeler virüs salgını sebebiyle kendi gıda güvenliklerini sağlama almak için ihracatlarını sınırladılar. Satanlar da fırsattan istifade fiyatı ikiye katlamışlardı…

Kırk yıl sonra da Türkiye kendi ihtiyacı olan ayçiçeğini üretir hale gelememiş ve sektörde değişen bir şey olmamıştı.

BBC Türkçe’de Özge ÖZDEMİR imzalı 29.01.2021 tarihli haberde ise,

  • Ayçiçeği üreticilerine göre Türkiye ihtiyacının ancak %25-35 i kadarının üretilebildiği,
  • 2020 yılında ayçiçeğinin de içinde bulunduğu yağlı tohumlara 3,5 milyar dolar ödendiğini,
  • Bunun 2021 yılı için bütçede öngörülen bütün tarım desteklerine nerede ise eşit olduğu, yani 2021 yılı için kendi çiftçimize öngördüğümüz bir miktarı sadece yağlı tohumlar için ihracatçı ülkelerin çiftçisine aktarmış olduğumuzu

Aktarılıyordu.

Tehdit bir değil, çeşit çeşit…

Yeniçağ Gazetesi yazarı Aslan BULUT, 19 Ocak 2021 tarihli ”BİL GATES, TARIM ARAZİLERİNİ TOPLUYOR” başlıklı yazısında: BM Dünya Gıda Programı Başkanının ”sorunu gideremezsek 3 aylık süreçte her gün 300 bin kişi açlıktan ölecek. Açlık pandemisinin sonuçları virüs pandemisinden çok daha büyük olacak” dediğini aktardı.

Aslan Bulut Türkiye açlık pandemisine hazır mı, diye sorduktan sonra İngiltere ile yapılan serbest ticaret anlaşmasını irdelemiş. Türkiye’nin tarım arazileri konusunda İngiltere’ye taviz verdiğini düşündüğünü belirtmekte.2021 Yatırım Programında, tarım yatırımlarına ayrılan payın % 8,7 olduğunu da belirten yazar, yatırımların yabancılardan beklendiğini iddia ediyor.

Gelinen noktada açlık pandemisi yanında gıda milliyetçiliği kavramı da dillendirilmekte. Bunun anlamı tarım imkânlarınıza sahip çıkıp üretemiyorsanız, paranız olsa bile gıdaya ulaşmanın zor olacağıdır. Çünkü konu sadece ayçiçeği için değil bütün tarım ürünleri için geçerlidir.

Türk idare sistemindeki başkalaşım

2005 Yılından bu yana tarımda atılan yanlış adımlar ve mevzuat değişiklikleri ile köy ve mera kanunları kadük edilmiş, 2012 Yılındaki Büyükşehir Yasası ile de Türkiye’deki köylerin yarısı köy statüsünden çıkarılmış, mahalle haline getirilmiş, köy arazi ve meraları yapılaşmaya ve maden şirketlerinin talanına açılmıştır.

Tarım yazarı Ali Ekber YILDIRIM, Dünya gazetesindeki 12 Ocak 2021 tarihli yazısında, mevzuata yapılan (Ekim 2020) ekleme ile büyükşehirlere bağlı mahalle yapılan eski köylerin, müracaat ederler ve büyükşehirlerce kabul edilirse ”kırsal mahalle” statüsüne geçirileceğini (eski köy statüsü avantajlarının bir kısmının iade edileceği) haber vermektir.  Ama ortada küçük(!) bir sorun var; Köy tüzel kişiliklerinin ellerinden alınan varlık ve meraların, yapılaşmaya ve yabancı şirketlerin maden talanına açılan tarım arazileri nasıl geri döndürülecektir? Sorusuna cevap alınamamaktadır…

Bütün bunlara, yerli üreticiyi perişan edecek şekilde çalıştırılan gümrük vergi indirimleri de eklenirse, tarım konusunda yıllardır Bİ-NA okuduğumuz ortadadır.

Ancak, hedeflenen sadece rant mıdır? Yoksa toplum açlık ile hürriyeti ve egemenliği arasında seçim yapmaya zorlanacağı bir yere doğru mu savrulmaktadır?

Yazar

Veli Taş

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.