17.02.2026

ABD neden Şam yönetimini tercih etti?

Suriye’deki gelişmelerin Ortadoğu’daki güç dengelerini derinden etkileyeceği açıktır. Ortaya çıkan tablo yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Lübnan’dan Filistin’e, Yemen’den Irak ve İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, çok katmanlı ve zincirleme sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır


ABD’nin Suriye’deki stratejik tercihini SDG’den yana değil, doğrudan Şam yönetimi lehine kullanması, basit ve konjonktürel bir ‘aktör değişimi’ olarak nitelendirilemez. Bu tercih, çok katmanlı dinamiklerin bir kesişimi olsa da, esasen İran’ın Ortadoğu’daki konumu ve bölgesel nüfuz ağlarından bağımsız okunamaz. Washington’un bu stratejik yönelimi, İran’ın bölgesel etki alanlarının tasfiyesi sürecinde daha sert ve belirleyici bir evreye geçildiğine işaret etmektedir.

Şunu belirtmek gerekir ki; söz konusu süreç kuşkusuz yalnızca ABD, İsrail ve İran arasındaki üçlü ilişkiye indirgenerek analiz edilemez. Ancak bu çalışmada, metodolojik bir tercih olarak gelişmeler; bu üç aktörün oluşturduğu stratejik denklemin merkezine oturtularak ele alınacaktır.

Bu metnin temel amacı; Suriye’deki dönüşümün İran ekseninde Ortadoğu’nun jeopolitik dengeleri üzerindeki muhtemel etkilerini; Hizbullah, Husiler ve Haşd-i Şabi gibi aktörlerin geleceğini ve bölge genelindeki yansımalarını neden-sonuç ilişkisi içerisinde, analitik bir çerçevede değerlendirmektir.

Analitik çerçeve

İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilim, artık yönetilebilir krizler aşamasını geride bırakarak son evresine girmiş görünmektedir. Bu süreçte Washington ve Tel Aviv’in temel hedefi, belirsizliği uzatmak değil; İran dosyasında somut ve kalıcı sonuçlar elde etmektir. Özellikle hem bölgesel düzeyde hem de ülke içinde ciddi biçimde zayıflamış bir İran tablosu, bu aktörler açısından “İran sorununu çözme” yönünde tarihsel bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Donald Trump’ın başkanlık sürecinde “özgür bir İran’ı ziyaret edebileceği” yönündeki beklentiler, sembolik olduğu kadar siyasal bir anlam da taşımaktadır.

İran yönetimi, son yıllarda giderek sertleşen baskı aygıtı ve özellikle toplumsal gösterilerde ortaya çıkan yüksek ölüm bilançosuyla, varoluşsal bir tehdit algıladığında şiddet kullanımında sınır tanımayacağını açıkça ortaya koymuştur. Rejimin iç muhalefete karşı sergilediği bu sınırsız şiddet ve tavizsiz tutum, ABD ve İsrail nezdinde Tahran’ın dış politikadaki olası ‘şiddet eşiği’ne dair büyük bir belirsizlik ve güvensizlik doğurmaktadır. Washington ve Tel Aviv açısından bu durum, ‘kendi halkına karşı bu denli sertleşebilen bir aktörün, dış tehditlere karşı rasyonel ve hukuki sınırların çok ötesinde tepkiler verebileceği’ şeklinde varoluşsal bir güvenlik riski olarak kodlanmaktadır. Bu algı, İran ile doğrudan çatışma riskini tetiklemekte ve süreci çok boyutlu bir hazırlık aşamasına taşımaktadır. Nitekim ABD ve İsrail, İran’a yönelik olası bir topyekûn çatışma senaryosunun askeri, siyasal ve bölgesel çıktılarını yönetebilmek adına kapsamlı ve önleyici stratejik hazırlıklar yürütmektedir.

ABD’nin ‘‘çok yönlü hazırlık’’ perspektifi bağlamında stratejik odağını giderek daha net biçimde İran’a çevirmesi, Ortadoğu’daki genel güç dengelerini de dönüştürmektedir. İsrail, bu süreçte Suriye’ye yönelik doğrudan askeri yoğunluğunu görece azaltarak, dikkatini İran’ın kendisine ve İran’ın desteklediği bölgesel yapılara yöneltmektedir. Çünkü bu sefer daha zor bir süreç olacağını biliyorlar. ABD ise paralel biçimde, Ortadoğu’daki müttefikleriyle yaşadığı jeopolitik pürüzleri ve çıkar çatışmalarını asgariye indirmeye, İran karşıtı hattı mümkün olduğunca sorunsuz ve uyumlu hâle getirmeye çalışmaktadır. Bu stratejinin bir parçası olarak, İran’a mesafeli ya da açık biçimde İran karşıtı yönetimlerin bölgede güçlü ve istikrarlı olması özel bir önem taşımaktadır.

Bu çerçevede Suriye’nin toprak bütünlüğü kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Merkezi ve bütünlüğünü koruyan bir Suriye devleti, İran karşıtı bölgesel hatta güçlü bir jeopolitik destek sunma potansiyeline sahiptir. Buna karşılık, SDG ve ona yakın yapıların mevcut konjonktürde bu yapıların ABD’nin İran karşıtı stratejisine hizmet edebilecek bir araç olmaktan uzak olduğu görülmektedir. Bu nedenle Washington’un tercihini Şam merkezli bir devlet yapısından yana kullanması, yalnızca Suriye’ye ilişkin değil; İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılmasına yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır.

İran dosyası artık ertelenen ya da dondurulan bir sorun değil; bölgesel düzenin yeniden kurulması sürecinde çözülmesi hedeflenen merkezî bir mesele hâline gelmiştir. Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Yemen’e uzanan hat üzerinde yaşanan tüm gelişmeler, bu büyük stratejik yönelimin tamamlayıcı parçaları olarak şekillenmektedir.

Eksen değişimi

Suriye’de yaşananlar, yarım asırdan uzun bir süredir ülkeye hâkim olan siyasal ideolojinin ve bu ideolojinin oluşturduğu bölgesel ve küresel ilişkiler mantığının fiilen sona erdiğine işaret etmektedir. Suriye artık ABD ve İsrail karşıtı eksenin merkezinde yer alan bir ülke olmaktan çıkmakta; Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerine daha yakın bir siyasal kategoriye doğru yönelmektedir.

Bu dönüşüm yalnızca dış politika düzleminde değil, Suriye’nin toprak bütünlüğü, ekonomik kalkınması ve siyasal istikrarı açısından da belirleyici olacaktır. Suriye’nin konum değişikliği, ülke içindeki siyasal ve ekonomik süreçlerin de yeniden şekillenmesi anlamına gelmektedir. Nitekim Suriye’nin son on yıllarda yaşadığı sorunların önemli bir kısmı, ABD ve İsrail karşıtlığı üzerine kurulu dış politika hattının doğrudan sonuçlarıydı. Bu hattın terk edilmesi, farklı bir Suriye’nin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Suriye’nin jeopolitik önemi

Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesinden bu yana, Ortadoğu’da ABD ve İsrail karşıtı ekseni Suriye’den bağımsız düşünmek tarihsel ve jeopolitik olarak mümkün olmamıştır. Irak’tan Yemen’e uzanan bu eksen, silahlı aktörleri, ideolojik hatları ve lojistik ağlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, merkezinde her zaman Suriye’nin yer aldığı bir yapı olarak şekillenmiştir. İsrail, bu eksene karşı çoğu zaman doğrudan askeri müdahaleye dahi gerek duymadan, Suriye’deki dengeyi hedef alarak bölgesel sonuçlar üretmiştir.

Hizbullah’ın kuruluşu ve kurumsallaşması, Lübnan’daki silahlı dengelerin şekillenmesi, Filistinli örgütlerin askeri ve lojistik kapasite kazanması ve Yemen’de Husilerin ortaya çıkışı ve güçlenmesi; Suriye olmaksızın tutarlı biçimde analiz edilemeyecek gelişmelerdir. Suriye, bu yapıların bir kısmı için doğrudan bir geçiş ve ikmal hattı, bir kısmı için siyasal himaye alanı, bir kısmı için ise bölgesel meşruiyet üretim merkezi işlevi görmüştür.
Bu bağlamda Suriye, yalnızca coğrafi konumuyla değil; Filistin meselesi, Lübnan’daki güç dengeleri ve İsrail karşıtlığının ideolojik ve askeri mimarisi açısından da bölgesel bir kilit taşı niteliğindedir. Şam’daki yönetimlerin pozisyonu, Ortadoğu’daki çatışma ve ittifak ilişkilerinin yönünü belirleyen temel değişkenlerden biri olagelmiştir.

Dolayısıyla Suriye’nin muhtemel bir pozisyon değişikliği, yalnızca ülkenin iç siyasal ve toplumsal dengelerini değil; aynı zamanda İran’ın nüfuz stratejisinden Hizbullah’ın hareket kabiliyetine, Filistin direniş gruplarının kapasitesinden Yemen’deki güç dengelerine kadar geniş bir alanı doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Suriye’de yaşanan her yapısal dönüşüm, bölgesel güç ilişkilerini yeniden tanımlayan zincirleme sonuçlar üretmektedir.

Bu nedenle Suriye, Ortadoğu denkleminde bir “yan cephe” ya da “ikincil aktör” değil; aksine, bölgesel çatışma hatlarının kesiştiği ve sonuçlarının tüm coğrafyaya yayıldığı stratejik bir merkez olarak ele alınmalıdır. Suriye’nin yönü değiştiğinde, bölgenin dengesi de kaçınılmaz olarak değişmektedir.

Yeni Şam yönetimi ve keskin İran karşıtlığı

Bugün Suriye’de iktidarda bulunan kadroların en ayırt edici özelliği, ideolojik, askeri ve tarihsel olarak kökleşmiş sert bir İran karşıtlığı taşımalarıdır. Bu gruplar, Suriye iç savaşı sürecinde yalnızca İran’ın desteklediği yapılarla değil; doğrudan İran rejimi ve Hizbullah unsurlarıyla sahada savaşmış, ağır bedeller ödemiş ve bu çatışmalardan beslenen güçlü bir siyasal hafıza geliştirmiştir. Bu hafıza, İran’ı yalnızca rakip değil, varoluşsal bir düşman olarak kodlamaktadır. İran yönetimi açısından ‘‘kahraman’’ olan Kasım Süleymani, bu grupların gözünde Müslüman katili olarak bilinmektedir.

Buradaki kritik eşik şudur: Saddam Hüseyn’i hariç tutarsak bugüne kadar hiçbir Arap yönetimi, Şam’daki mevcut iktidar kadar açık, ideolojik ve tavizsiz bir İran karşıtlığı sergilememiştir. Bu karşıtlık diplomatik söylem düzeyinde kalmamakta; İran’ın bölgesel nüfuz hatlarını kesmeye dönük somut jeopolitik tercihlerle desteklenmektedir. Bu durum, İran’ın Ortadoğu’daki manevra alanını daraltan yapısal bir kırılma anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda, yeni Şam yönetiminin ABD ve İsrail ile ilişkileri farklı gerekçeler, zorunluluklar ve pragmatik hesaplar üzerinden şekilleniyor olsa da; bu ilişkilerin kesiştiği ortak zemin açık biçimde İran karşıtlığıdır. Şam–Washington–Tel Aviv hattında ortaya çıkan bu örtüşme, ideolojik bir ittifaktan ziyade, “direniş ekseni”nin lojistik, askeri ve siyasal sürekliliğini bozma hedefi etrafında oluşmaktadır.

Bu hattın güçlenmesi, İran’ın yalnızca Suriye’de değil; Lübnan, Filistin, Irak ve Yemen bağlamında da etkinliğini sınırlayan zincirleme sonuçlar üretmektedir. İran’ın bölgesel stratejisinin belkemiğini oluşturan kara bağlantıları, ikmal hatları ve müttefik ağları ciddi biçimde zayıflamaktadır. Bu nedenle Şam’daki iktidar değişimi, İran için geri döndürülebilir bir taktik kayıp değil; bölgesel güç projeksiyonunu yeniden tanımlamaya zorlayan stratejik bir yenilgi niteliği taşımaktadır.

Hizbullah’ın kaderi: Jeopolitik dayanağın çöküşü

Suriye’yi bugün yöneten kadrolar, iç savaş sürecinde doğrudan Hizbullah ile sahada çatışmış aktörlerden oluşmaktadır. Bu nedenle Hizbullah, yeni Şam yönetimi açısından sıradan bir bölgesel güç değil; ideolojik, siyasal ve askeri olarak öteki ve en önemlisi bir düşman konumundadır. Bu çevrelerin söylem ve literatürüne bakıldığında Hizbullah, “Hizbüşeytan” olarak adlandırılmakta; eli Müslüman kanına bulaşmış, “Müslüman katili” bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Bu algı, Şam’daki yeni iktidarın Hizbullah’a karşı tutumunun geçici ya da taktiksel değil, yapısal ve kalıcı olduğunu göstermektedir.

Esad rejiminin devrilmesi ve Şam’da Ahmed Şara yönetiminin işbaşına gelmesi, Hizbullah’ın bölgesel hareket alanını köklü biçimde daraltmıştır. Öncelikle Hizbullah, Suriye gibi hayati bir jeopolitik zemini kaybetmiştir. Bu kayıp yalnızca fiziksel bir alan kaybı değil; aynı zamanda Hizbullah’ın lojistik, askeri ve siyasal varlığını mümkün kılan stratejik arka bahçenin çöküşü anlamına gelmektedir. Suriye’nin kaybıyla birlikte Hizbullah, İran’a açılan ana destek hattını da fiilen yitirmiştir. Başka bir ifadeyle Hizbullah, Suriye’yi kaybederek jeopolitik “nefes alma alanını” da kaybetmiştir.

Esad yönetiminin devrilmesinin ardından İran’ın Hizbullah’a sağladığı lojistik ve mali destek ciddi ölçüde zayıflamıştır. İran artık Hizbullah’a eskisi gibi düzenli, güvenli ve geniş ölçekli kaynak aktaramamaktadır. Bu durum, Hizbullah’ın yalnızca askeri kapasitesini değil; Lübnan iç siyasetindeki ağırlığını ve toplumsal meşruiyetini de doğrudan etkilemektedir. Hizbullah’ın ekonomik gücündeki aşınma, örgütün sosyal ağlarını ve tabanını ayakta tutma kabiliyetini de sınırlamaktadır.
İran’ın Lübnan ve Filistin üzerindeki bölgesel etkinliği büyük ölçüde Suriye üzerinden inşa edilmişti. Bu hattın kopmasıyla birlikte İran, söz konusu alanlarda stratejik derinliğini ve operasyonel esnekliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Dolayısıyla Hizbullah’ın yaşadığı zayıflama, yalnızca örgütün kendi iç dinamikleriyle açıklanamaz; bu süreç, İran’ın “direniş ekseni”nin omurgasında meydana gelen yapısal bir kırılmanın doğrudan sonucudur.

Hizbullah, tarihinin en kırılgan dönemlerinden birine girmiştir. Suriye’nin kaybı, Hizbullah’ı bölgesel bir güçten giderek yerel ve savunmacı bir aktöre doğru itmekte; örgütün uzun vadeli varlığını ve etkisini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmektedir. Bu durum, yalnızca Hizbullah’ın değil, İran’ın Ortadoğu’daki bütün stratejik mimarisinin yeniden sorgulanmasına yol açmaktadır.

Yemen’de Husiler: Zayıflayan bölgesel dayanak

Yemen’deki Husilerin yükselişi, İran’ın bölgesel nüfuz hattından bağımsız biçimde değerlendirilemez. Sahadan gelen veriler ve bölgesel analizler, Husilerin ortaya çıkışı ve zaman içinde askeri-siyasal bir aktöre dönüşmesinde Suriye ve Hizbullah’ın kilit bir rol oynadığını açık biçimde göstermektedir. İran’ın Yemen’de doğrudan coğrafi erişiminin olmaması, Husilerin bölgesel sisteme eklemlenmesini dolaylı kanallar üzerinden zorunlu kılmış; bu noktada Suriye, İran-Hizbullah-Husi hattının lojistik, ideolojik ve örgütsel aktarım zemini işlevi görmüştür.

Şam yönetiminin değişmesi ve Suriye’nin bölgesel konumunun köklü biçimde dönüşmesi, Husilerin dayandığı bu stratejik hatlardan birini fiilen zayıflatmıştır. Suriye’nin İran karşıtı bir çizgiye yerleşmesi, yalnızca Hizbullah’ı değil, Yemen’deki Husi hareketini de dolaylı olarak etkilemektedir. Bu bağlamda bakıldığında Ahmed Şara yönetiminin Yemen meselesinde nerede duracağı büyük ölçüde öngörülebilir durumdadır: Yeni Şam yönetimi, İran’ın “direniş ekseni” olarak adlandırdığı yapılarla mesafeli, hatta karşıt bir pozisyon almaktadır.

Yemen’deki bölgesel ve siyasal saflaşma dikkate alındığında, Suriye’de yaşanan bu dönüşümün Suudi Arabistan lehine bir denge değişimi yaratacağı açıktır. İran’ın Husiler üzerindeki etki kanallarının daralması, Riyad’ın Yemen’de uzun süredir sürdürdüğü stratejik mücadelenin koşullarını görece iyileştirmektedir. Suriye’nin İran’dan kopması, Husilerin yalnızlaşmasını hızlandırırken, Körfez eksenli düzenin bölgesel ağırlığını artırmaktadır.

Buna ek olarak yeni Şam yönetimi, İran’a yakın silahlı gruplarla mücadele ederek iktidara gelmiş bir yapı olduğu için, Yemen’de Husiler gibi İran destekli aktörlere karşı örtük ya da açık bir mesafe politikası izlemesi muhtemeldir. Bu durum, Husilerin yalnızca askeri kapasitesini değil, bölgesel meşruiyet ve diplomatik manevra alanını da sınırlayacaktır.

Suriye’deki rejim değişikliği, Yemen sahasında doğrudan bir müdahale anlamına gelmese de, Husilerin arkasındaki bölgesel ekosistemi zayıflatan yapısal bir kırılma yaratmıştır. Bu kırılma, İran’ın Ortadoğu’daki nüfuz ağının parçalanmasının Yemen ayağında da hissedildiğini ve Husilerin önümüzdeki dönemde daha dar bir stratejik alanda hareket etmek zorunda kalacağını göstermektedir.

Irak: Kara hattının kopuşu

Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi, İran’a Ortadoğu’da siyasal, ideolojik, mezhepsel ve jeopolitik açıdan tarihsel fırsatlar sunmuştur. Bu gelişmeyle birlikte İran, ilk kez Tahran’dan Beyrut’a uzanan kesintisiz bir kara hattı oluşturma imkânı elde etmiş; Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden kurulan bu bağlantı, İran’ın bölgesel nüfuz mimarisinin omurgasını teşkil etmiştir. Söz konusu hat, yalnızca lojistik bir koridor değil; aynı zamanda ideolojik aktarım, silahlı örgütlenme ve vekil güçlerin koordinasyonu açısından da stratejik bir altyapı işlevi görmüştür.

Bu çerçevede Irak’taki İran yanlısı milis yapılar, özellikle Haşd-i Şabi, Suriye üzerinden Hizbullah ile doğrudan temas ve işbirliği imkânına kavuşmuş; bu durum söz konusu yapıların bölgesel ölçekte etkinlik kazanmasını mümkün kılmıştır. İran’ın “direniş ekseni” olarak tanımladığı yapılar, Irak-Suriye hattı sayesinde yalnızca ulusal değil, transnasyonel birer aktöre dönüşebilmiştir.
Ancak Suriye’deki yönetim değişikliği, İran’ın bu karasal sürekliliğini fiilen kesintiye uğratmıştır. Yeni Şam yönetiminin İran karşıtı konumu, İran’ın Irak üzerinden Levant’a uzanan nüfuz hattını zayıflatmış; Hizbullah ve Haşd-i Şabi gibi yapıların bölgeselleşme kapasitesini ciddi biçimde sınırlandırmıştır. Bu gelişme, İran’ın Ortadoğu’daki stratejik derinliğinin daralması anlamına gelmektedir.

Nitekim Suriye’deki son çatışmalar sırasında Irak’taki İran yanlısı grupların Esad yönetimini desteklemek amacıyla harekete geçmek istemelerine rağmen sınırı fiilen geçememeleri, bu yeni jeopolitik gerçekliğin somut bir göstergesidir. Suriye sahasının kapanması, Irak merkezli milislerin hareket alanını daraltmış; bu yapıların bölgesel etkisini önemli ölçüde sınırlamıştır.

Bu açıdan bakıldığında, Suriye’deki yönetim değişikliği yalnızca İran’ı değil, Irak’taki İran yanlısı aktörleri de doğrudan etkilemektedir. Yeni Şam yönetimi, yalnızca İran’a değil; İran’ın “Direniş Ekseni” olarak tanımladığı Haşd-i Şabi, Hizbullah ve benzeri tüm bölgesel yapılara karşıt bir çizgi üzerinden iktidara gelmiştir. Dolayısıyla Şam’da ortaya çıkan tablo, İran’ın bölgesel ağının merkezî bir düğüm noktasının kaybedildiğini ve bu kaybın Irak sahasında da hissedileceğini göstermektedir.

Suriye’deki rejim değişikliği, İran’ın Irak üzerinden yürüttüğü nüfuz stratejisini yapısal olarak zayıflatmış; Irak’taki İran yanlısı yapıların hem coğrafi hareketliliğini hem de bölgesel iddialarını sınırlandıran yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu durum, İran’ın Ortadoğu’daki güç projeksiyonunun savunmacı ve daralan bir hatta çekildiğinin önemli göstergelerinden biridir,

Sonuç: Parçadan bütüne stratejik makas değişimi

ABD’nin Suriye’deki tercihini SDG gibi yerel ve devlet-dışı bir aktörden, Şam’daki merkezi yönetim lehine kaydırması; basit bir müttefik değişimi değil, “istikrarsızlık üzerinden dengeleme” stratejisinden “kurumsal statüko üzerinden çevreleme” siyasetine geçiştir. Washington, SDG ile taktiksel düzeyde önemli bir başarı —IŞİD’in askeri yenilgisi— elde etmiş olsa da, bu yapının İran’ın transnasyonel nüfuz mimarisini ve Tahran–Beyrut kara hattını koparabilecek jeopolitik kapasiteye sahip olmayacağı sonucuna varmıştır.

ABD ve İsrail açısından ise İran dosyasının “son evreye” girmiş olmasıdır. Washington açısından Suriye artık bir iç savaş sahası değil; İran’ın Ortadoğu’daki nüfuz mimarisinin çözüleceği jeopolitik menteşedir. Şam’ın “Direniş Ekseni”nden koparılması, İran’ın onlarca yılda inşa ettiği stratejik derinliği bir anda işlevsiz hâle getirmiş; bu derinliği lojistik, askeri ve siyasal açıdan stratejik bir körlüğe sürüklemiştir.

ABD’nin İran’ı Ortadoğu genelinde sınırlandırma bağlamında SDG’nin önemm olmaycağı görülmüştür. Çünkü SDG, sahada belirli bir alanı kontrol edebilen işlevsel bir aktör olsa da, bir devlet değildir. Buna karşılık Şam yönetimi; sınır geçişlerini, hava sahasını, gümrükleri ve devlet bürokrasisini kontrol eden egemen bir yapı olarak, İran’ın lojistik ve askeri ana damarlarını yasal ve fiilî biçimde kesebilecek kapasiteye sahiptir. İran’ın bölgesel nüfuzu, vekil güçlerden çok devletler arası boşluklardan beslenmektedir; ABD bu boşlukları kapatma yoluna gitmiştir. Bu bağlamda SDG merkezli bir Suriye politikası, ABD’nin Türkiye ve Arap başkentleriyle ilişkilerinde kalıcı ve yapısal bir pürüz üretmekteydi. Şam’la çalışmak, Washington’un İran karşıtı bölgesel hattı —Körfez ülkeleri, İsrail ve Türkiye— Suriye zemininde daha uyumlu ve sürdürülebilir biçimde konsolide etmesini mümkün kılmıştır.

Son kertede Washington, SDG ile “alan yönetmeyi”, Şam ile ise “düzen kurmayı” tercih etmiştir. Bu tercih, Ortadoğu’da geçici denge arayışlarının sona erdiğini; daha sert, daha sade ve sonuç almaya odaklı yeni bir bölgesel düzen inşa sürecine girildiğini göstermektedir. Suriye’deki bu yön değişimi, bir iktidar değişiminin ötesinde, İran nüfuzunun tasfiyesine yönelik başlatılan büyük jeopolitik yeniden yapılanmanın en kritik hamlelerinden biridir.

Suriye’deki gelişmelerin Ortadoğu’daki güç dengelerini derinden etkileyeceği açıktır. Ortaya çıkan tablo yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Lübnan’dan Filistin’e, Yemen’den Irak ve İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, çok katmanlı ve zincirleme sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle Suriye’deki dönüşüm, tekil bir ülke krizi değil, bölgesel düzeyde bir yeniden konumlanma süreci olarak okunmalıdır.

Yazar

Arif Keskin

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.