Eûzü, Besmele ve Fâtiha – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.05.2019_______

Eûzü, Besmele ve Fâtiha

Gürbüz Mızrak

Bu yazı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
Kur’an-ı Kerim 3.0 portalından
özetlenerek hazırlanmıştır.

Eûzü

Euzübillahimineşşeytanirracim

Kısaca “Eûzü” olarak adlandırılan “Euzübillahimineşşeytanirracim” bir âyet olmadığı için Mushaf’a yazılmamıştır. Bir işe başlarken besmeleden önce okunur ve “Allah’ın gazabına uğramış Şeytan’dan Allah’a sığınırım” anlamındadır.

Asıl adı İblis olan şeytan; Allah’ın  “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı, kendisinin daha üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı geldiği için meleklerin vatanından (melekût âleminden) kovulup sürgün edilmiştir. İblis, imtihan dünyasında Allah’ın kullarını O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir (A‘râf 7/11-17).

Allah’a iman eden, O’na dayanan ve güvenen müminlere şeytanın zarar veremeyeceği ve o müminlere hükmünün geçmeyeceği, ilgili âyetlerde açıklanmaktadır (Nahl 16/98-100).  Nahl suresinde (16/98) “Kur’an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” şeklinde buyrulduğu için Kur’an okumaya başlayanlar, besmeleden önce “Euzübillahimineşşeytanirracim” ifadesini okumak suretiyle bu emri yerine getirirler.  Müctehidlerin çoğunluğuna göre bu bir tavsiye emridir, eûzü çekmek teşvik edilmiş ve güzel bulunmuş bir davranıştır.

Şeytanın insandan en uzakta olması gereken zaman olan Kur’an okuma halinde bile –okumaya başlarken– Eûzü çekmek tavsiye edildiğine göre diğer işlere başlarken de bunu yapmanın gerekli olacağı anlaşılmaktadır. Eûzü, insanın ulvî (yüce) yönü ile süflî (alçak) yönü arasında ömür boyu sürüp giden ve onu geliştirmeyi, olgunlaştırmayı sağlayan mücadelede uyanık ve tedbirli olmayı telkin eder.

Besmele ve Fâtiha

Fâtiha, Besmele olarak adlandırılan “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlar. Hanefî fıkıhçılarına göre Fâtiha’nın ilk ayetidir. Diğer sûrelerin başındaki Besmele ise sûrelerin âyet sayılarına dâhil olmayan ayrı bir âyet olarak kabul edilir. Namazda Fâtiha’nın ilk ayeti olarak sessizce okunur, Fâtiha’yı takip eden sûre ve âyetlerden önce ise Besmele okunmaz.

Besmele’nin meali;

Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla(1/1) [[1]]” dir.

Dilimize “Rahmân ve rahîm olan Allah adına”, “Rahmân ve rahîm olan Allah adını anarak”, “Rahmân ve rahîm olan Allah’tan yardım dileyerek …” şekillerinde de çevirmek uygun olur.

Kul herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken

  • Önce Eûzü çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte (kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizlenmekte),
  • Sonra da Besmele’yi okuyarak kendinin tek başına yeterli olmadığını, başarı ve gücün ancak asıl mâlik ve hâkim olan Allah’tan gelebileceğini peşinen kabul etmekte ve bundan güç almaktadır.

Allah ismi, “tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez” olan yüce zâta mahsustur. Bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Allah denemez. İnsanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir. Tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, ama Allah ismi O’ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz.

Kur’an dilinde Rahmân sıfat-ismi de Allah’a mahsustur, başka hiçbir varlık için kullanılmamıştır. Rahmân “en uzak geçmişe doğru (ezelde) bütün yaratılmışlara (dünyada insanlar dâhil) sonsuz ve sınırsız lütuf, ihsan, rahmet bahşeden” demektir. Rahmân, rahmetiyle muamele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır.

Rahîmçok merhametli, rahmeti bol” demektir. Allah’ın rahîm sıfat-ismi O’nun, daha ziyade kullarının gelecekte (ahirette) elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lütuf ve merhametini ifade etmektedir. “Esirgemek ve bağışlamak” bu sonsuz rahmetin ancak bir parçasıdır.

Fâtiha’nın diğer ayetlerinin anlamları aşağıda özetlenmiştir:

Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur (1/2).

Methetme (övme) bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır.

İyilik yapan bir kişiye teşekkür edilir. Teşekkür edilen insan iyilik yapmayı, ihsanda bulunmayı istemiş ve bu hususta gayret etmiş, Allah da bu iyilik ve ihsanın oluşması için irade göstermiştir. Burada iyilik yapana teşekkür edilmesi ahlâkî bir ödev, Allah’a şükür de dini bir vecibedir.

Yaratıcının, doğrudan fıtrat ve özelliklerini takdir edip yaratarak insanlara bahşettiği pek çok nimet, iyilik ve güzellikler vardır. Kul yaratıcısına Hamd’i (övgüyü ve şükrü) bunlar için yapar, dil ile “hamdolsun, elhamdülillâhYarabbi şükür…” der. Dolayısıyla bu mânada hamdin tamamı Allah’a yapılır.

Âlem maddî ve mânevî, görülen ve görülemeyen Allah Teâlâ’nın yarattığı her şeydir. Görülen, hissedilen, insan bilgisinin ulaşabildiği maddî varlıklara “mülk ve şehâdet âlemi”, madde ötesi varlıklara da “gayb ve melekût âlemi”  denilir. Gayb ve melekût âleminin tek sahibi Allah’tır. Mülk ve şehâdet âleminin ise gerçek sahibi Allah olmakla beraber görünürde ve mecazen başka sahipleri de olabilir. Vahiy yoluyla gelen bilgilere göre mülk ve şehâdet âlemi, gayb ve melekût âlemine nispetle denizde bir damla nispetinde sayılır.

Rab kelimesi tek başına söylendiği zaman bundan yalnızca “Allah” kastedilir, O’nun güzel isimlerinden biridir. “Sahip, mâlik, takdir edip yaratan, koruyan, geliştiren” olarak dilimize çevrilebilir.

İnsan, âlemlerin büyüklüğü ve mükemmelliği ile rabbi olan Allah’ın azametini ilim, iman ve irfanla kavrayabilir. Bu azamet ve kendisine bahşedilen nimetler karşısında bir kul olarak, Allah’a teslimiyet duymalı ve Rab’ine hamd etmelidir.

O, rahmândır ve rahîmdir (1/3).

Rahmân ve rahîm hakkında Besmele’de bilgi verildi.

Ceza gününün mâlikidir(1/4).

Mâlik (mal ve mülkün sahibi) kavramı insanlar için kullanıldığında sahip oldukları şeylerle sınırlıdır. Allah Teâlâ hakkında mâlik sıfatı ise hem âlemlerin sahibi hem de herkese ve her şeye hükmü geçen anlamındadır.

Ceza günü”, -başka âyetlerde dikkate alındığında- âhiretteki hesaba çekme ve hüküm verme günü olduğu anlaşılmaktadır (bk. İnfitâr 82/17-19).

Allah Teâlâ dünya hayatında, imtihan için kullarına sahiplik ve iktidar vermiş, imanı olduğu halde gaflet içinde bulunan kimseler –zaman zaman da olsa– Allah’ın sahipliği ve iktidarının bilincinde olmaya özen göstermemişler, imanı olmayanlar ise bunun şuurundan tamamen yoksun kalıp inkâr etmişlerdir. Âhiret âleminde kulun bu görünürdeki ve geçici iktidarı ortadan kalkacak, Allah Teâlâ’nın mâlik (mutlak sahip ve hâkim) sıfatı bütün azametiyle ortaya çıkacaktır.

(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız (1/5).

İbadet Allah tarafından istenen bir kulluk görevi ve ilâhî emirdir. Bu görevi kul, –dünya hayatında bir imtihan olarak– serbest iradesiyle yerine getirmekte veya ihmal etmektedir.

Dünyanın bütün nimetleri ve imkânları insanın, insanca (yalnız Allah’a kulluk ederek) yaşaması için verilmiş araçlardır. Bunları amaçlarına uygun olarak kullanmayanlar nimetin kıymetini bilmemiş ve israfa sapmış olurlar.

İnsanın sınırlı gücü ve iradesi her zaman maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya ve kendisinden beklenenleri yerine getirmesine yeterli olmamaktadır. Bu sebeple insanlar hem diğer insanlardan hem de insanüstü güçlerden yardım almak istemişlerdir. Fakat onların bu iki kaynaktan yardım istemek ve almak için tuttukları yollar, benimsedikleri sistem ve usuller,  ilâhî irşada kulak asmadıkları zamanlarda şirke ve bedbahtlığa düşmelerine sebep olmuş; dolayısıyla birçok bâtıl din, işe yaramaz sistem ortaya çıkmıştır.

Âyette “ederim,  dilerim” yerine “ederiz, dileriz” şeklinin seçilmiş olması müminlerin “Sen ben değil, biz varız” ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, fert toplum arasındaki dengeyi korumalarını işaretlemektedir. Burada “biz”i oluşturan bağ imandır, bir Allah’a kulluktur.

Müminler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah’tan geldiğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.

Yukarıdaki açıklamalardan bu âyet, ibadet ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz doğru adresi bize göstermekte ve tevhidi (bir Allah’a ibadeti, sığınmayı ve yönelmeyi) getirmektedir.

Bize doğru yolu göster (1/6).

İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir.

“Doğru yol” Allah’ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı olan İslâm’dır. İslâm’da Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü… Yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve dengeler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir. İslâm’da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.

“Bize doğru yolu göster” duası, rabbin kullarına bir irşad ve uyarısıdır. Yaratıcı bu uyarıyı verdiğine göre, kula düşen ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O’nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır.

Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! (1/7).

İslâm’da doğru yol Allah’ın kitabında buyurduklarıdır. Bunun yanında tarih boyunca ilâhî irşada uyanların tecrübeleri de doğru yoldur. Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dönüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar.  Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda görülmektedir.

Âmin

Duamızı kabul buyur, böyle olsun, bizi eli boş çevirme mânasına gelen “âmin” sözü, dilleri ne olursa olsun bütün Müslümanların, hatta semavî din mensuplarının ortak ifadeleri haline gelmiştir. Bu cümle Fâtiha sûresine dahil olmadığı gibi âyet de değildir. Birçok hadiste Resûlullah’ın Fâtiha’dan sonra “âmin” dediği ve böyle denilmesini öğütlediği ifade edilmiştir (meselâ bk. Müslim, “Salât”, 72-76).

[[1]] Parantez içindeki ilk rakam sure, ikinci rakam ayet numarasıdır.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları