Yükleniyor...
Trump’ın gümrük tarifeleri (ve onları izleyen dönemde ABD-Çin teknoloji ve ticaret gerilimi), literatürde iki güçlü iddiayı yeniden canlandırdı: küreselleşmenin gerilemesi, milliyetçiliğin geri dönmesi. Ancak Türkiye açısından mesele, bu iddiaların doğruluğundan çok, ortaya çıkan yeni yapının Türkiye’nin ekonomik model seçeneklerini nasıl yeniden şekillendirdiğidir.
Türkiye gibi orta ölçekli, sanayi ve hizmet karması olan, AB ile yoğun ticaret bağı bulunan ve aynı zamanda bölgesel jeopolitik risklere yakın bir ülke için güncel soru şudur:
Milliyetçilik yükselirken Türkiye daha “kapanmacı” mı olmalı, yoksa dışa açık kalıp, stratejik sektörlerde seçici koruma/teşvik mi uygulamalı?
Türkiye’de milliyetçiliğin ekonomik modele tercümesini (yerli üretim, stratejik sektörler, tedarik zinciri güvenliği, savunma sanayii, teknoloji bağımsızlığı) güçlendirirken; aynı zamanda AB pazarına entegrasyon, yeşil dönüşüm (CBAM), makro istikrar ve kurumsal kapasite gibi alanlarda yeni gerilimler üretmektedir.
Ekonomik milliyetçilik, jeoekonomi ve küreselleşme üçlemi ve jeoekonomik parçalanma literatürleri ışığında Türkiye için üç olası ekonomik yönelim seti öngörülmektedir;
Bu makale ile küresel çerçeveyi çizdikten sonra Türkiye’nin kurumsal hedef belgeleri (OVP, sanayi-teknoloji stratejisi) ve güncel dış ticaret dinamikleri üzerinden bir “Türkiye modeli” öngörüsü hedeflenmektedir.
Dani Rodrik’in yaklaşımı, küreselleşmenin “doğal ve sınırsız” değil, siyasal tercihlerle sınırlanan bir süreç olduğunu vurgular: demokrasi, ulusal egemenlik ve derin ekonomik entegrasyon aynı anda azami düzeyde sürdürülemez. Bu, küreselleşmeye tepki dalgalarını (korumacılık, popülizm, ekonomik milliyetçilik) yapısal bir gerilim olarak okur.
Türkiye’nin ekonomik model tartışması, yalnızca “daha çok serbest ticaret mi?” sorusu değil; egemenlik ve toplumsal meşruiyet boyutlarıyla birlikte ele alınmak zorundadır. Zira ekonomik milliyetçilik, çoğu zaman “refahtan” çok “kontrol” ve “adalet” iddiasıyla siyasallaşır.
Küresel sistemde tek bir hegemonyanın ya da uyumlu bir blok liderliğinin zayıfladığı bir dönemi tarif eder: küresel kamu malları üretimi zorlaşır, ülkeler daha fazla ulusal önceliklere döner.
Türkiye’ye tercüme: Liderlik boşluğu, Türkiye gibi “köprü” ülkeler için hem fırsat (tedarik zinciri kaymaları, bölgesel üretim üssü olma) hem risk (kuralsızlaşma, finansal dalgalanma, ticaret savaşlarının maliyeti) üretir.
Güncel tartışma, “deglobalization”dan çok “fragmentation” (parçalanma) ve “friend-shoring/near-shoring” gibi kavramlarla yürür. Avrupa açısından bu, tedarik zincirlerinin daha yakın, daha güvenli ve regülasyon uyumlu coğrafyalara kayması anlamına gelebilir. Türkiye tam da bu “yakın çevre” avantajını taşır; fakat bunun önkoşulu kurumsal öngörülebilirlik, standart uyumu ve yeşil dönüşümdür.
Trump dönemindeki tarifeler, ticaret politikasını salt rekabetten çıkarıp pazarlık ve güç projeksiyonu aracına dönüştürmüştür. USTR’nin Section 301 tarifeleri ve süreçleri, bu yaklaşımın kurumsal zeminini gösterir.
2026 itibarıyla tartışmalar, ABD’de tarife yetkilerinin hukuki araçlara göre yeniden düzenlenmesi ve yeni soruşturmalarla tarifelerin sürdürülmesi gibi başlıklara evrilmiştir; bu da “tarife siyaseti”nin dönemsel değil, yapısal bir çizgi olduğunu düşündürür.
Türkiye’ye tercüme: Türkiye’nin dış ticaret rejimi, bundan böyle yalnızca maliyet/rekabet hesabı değil; jeopolitik hizalanma, teknoloji rejimleri ve iklim düzenlemeleri ile birlikte okunmak zorundadır.
Türkiye’nin Orta Vadeli Programı (2026–2028), ihracat hedefleri ve makro çerçeveyi birlikte ele alır; ihracat/ithalat projeksiyonları ve politika seti, dışa açık büyüme iddiasının sürdüğünü gösterir.
Bu, ekonomik milliyetçiliğin Türkiye’de tamamen “kapanma” olarak değil, dışa açık ama seçici yönlendirici devlet şeklinde kurulmaya elverişli bir zemine işaret eder.
2030 Sanayi ve Teknoloji Stratejisi, teknoloji üretimi, yüksek katma değer ve “bağımsızlık” vurgularını güçlendiren bir perspektif sunar. Bu çerçeve, milliyetçiliğin ekonomik dile tercümesinde en güçlü eksenlerden birine dönüşür: teknolojik egemenlik (yerli Ar-Ge, kritik teknolojiler, dijital/yeşil dönüşüm).
IMF’nin Türkiye’ye dair güncel değerlendirmeleri, dezenflasyon, mali disiplin ve yapısal reformların önemini; üretkenlik ve dayanıklılık için kurumsal alanların güçlendirilmesini vurgular.
Türkiye için, ekonomik milliyetçilik, güçlü bir “devlet kapasitesi” anlatısı üretir; ancak kapasite, yalnızca müdahale gücü değil, öngörülebilirlik, hukuk ve verimlilik demektir. Aksi halde “milli” söylem, risk primi ve yatırım iştahı üzerinden maliyet üretir.
Türkiye’de ekonomik milliyetçilik üç ana temada yoğunlaşır:
Savunma ve havacılık sanayii ihracatı ve ölçeğine ilişkin göstergeler, bu alanın Türkiye’de “milli kalkınma” anlatısının merkezine yerleştiğini gösterir.
Sosyolojik not: Milliyetçilik burada yalnız kimlik politikası değil; “başarabilen devlet”, “yerli teknoloji” ve “stratejik otonomi” gibi performans göstergeleriyle meşruiyet üreten bir çerçeveye dönüşür.
Türkiye’nin ihracat yapısında AB pazarı kritik olduğu için, ekonomik model tartışması AB regülasyonları (özellikle iklim) üzerinden yeniden belirlenmektedir. AB’nin Carbon Border Adjustment Mechanism (CBAM) mekanizmasının 1 Ocak 2026 itibarıyla yürürlüğe girmesi, karbon yoğun sektörlerde rekabet koşullarını doğrudan etkiler.
Türkiye’ye tercüme:
Milliyetçiliğin “yerli sanayi” hedefi, CBAM nedeniyle yeşil sanayi olmadan sürdürülemez hale gelir.
Yani yeni dönemde “milli sanayi”, sadece yerli sahiplik değil; düşük karbon, izlenebilir tedarik, standardizasyon anlamına gelir.
Türkiye’nin sanayi ve tedarik zinciri politikasının AB tedarik zincirlerine entegrasyon ve yeşil dönüşüm yönelimli okunabileceğini vurgulayan analizler de bu çizgiyi destekler.
TÜİK dış ticaret bültenleri, ihracatın ithalatı karşılama oranı ve dış ticaret açığı gibi göstergeler üzerinden Türkiye’nin dış dengesinin kalıcı bir politika gündemi olduğunu gösterir.
Bu tablo, iki farklı “milliyetçi ekonomi” okumasına kapı aralar:
Korumacı okuma: Açığı azaltmak için daha sert koruma ve ithal ikamesi
Rekabetçi okuma: Açığı azaltmak için verimlilik, kur, finansman ve sanayi dönüşümüyle daha güçlü ihracatçılık
Makale, Türkiye açısından ikinci okumanın (rekabetçi–ihracatçı) daha sürdürülebilir olduğunu savunur; çünkü Türkiye’nin ölçeği ve pazar yapısı, uzun süreli kapanmayı kaldırmakta zorlanır.
Mantık: AB tedarik zinciri kaymaları ve near-shoring dalgası içinde Türkiye’yi üretim üssüne çevirmek.
Araçlar: Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, standart uyumu, yeşil dönüşüm finansmanı, lojistik ve dijitalleşme.
Gümrük Birliği’nin kapsamının genişletilmesi/modernizasyonu üzerine değerlendirmeler, potansiyel refah artışı ve ticaret maliyeti düşüşüne işaret eder.
Milliyetçilikle uyumu: Milli çıkarı, AB’ye karşıtlık üzerinden değil; yüksek katma değerli üretim üzerinden kurar.
Mantık: Kritik ara mallar, savunma, enerji ekipmanları, tarım-gıda gibi alanlarda devletin yönlendirici rolü artar.
Risk: Korumacılığın genelleşmesi verimliliği düşürür, rant kanalları üretir ve dış finansman maliyetini artırır (özellikle makro istikrar zayıfsa).
Bu senaryo, 2030 sanayi-teknoloji stratejisindeki “bağımsızlık” söylemiyle uyumludur; fakat başarı koşulu şeffaf teşvik mimarisi, performans kriterleri ve rekabettir.
Mantık: AB çekirdeğini korurken Orta Doğu, Afrika, Orta Asya ve Asya pazarlarında pay artırma; hizmet ihracatını büyütme, lojistik/finans/teknoloji hub’ı olma.
Önkoşul: Kurumsal öngörülebilirlik ve finansal istikrar; aksi halde çok eksenli dış ticaret, kırılganlığı artırabilir.
OVP hedefleri, dışa açık büyüme iddiasını sürdürdüğü için bu senaryo belge mantığıyla uyumludur.
Türkiye’de milliyetçilik çoğu zaman “ekonomide yerli–milli” başlığıyla konuşulur. Ancak yeni jeoekonomik çağda asıl ayrım şudur:
IMF’nin vurgu yaptığı yapısal alanlar (verimlilik, dayanıklılık, yönetişim, eğitim, işgücü) ikinci tür milliyetçilikle daha uyumludur: Milli çıkar’ı, yüksek verimlilik devletine tercüme eder.
Teşvikler “yerli” olduğu için değil, ihracat, verimlilik, teknoloji kazanımı ve karbon azaltımı sağladığı için verilmelidir.
Kamu destekleri, ölçülebilir KPI ve geri-alım (clawback) mekanizması içermelidir.
Karbon yoğun sektörlerde (çelik, çimento vb.) ölçüm–raporlama–doğrulama altyapısı ve yeşil finansman hızlandırılmalıdır; CBAM’ın 2026 itibarıyla yürürlüğe girmesi bunu bir rekabet koşulu haline getirmiştir.
Standart uyumu, gümrük süreçleri, dijital ticaret ve kamu alımları gibi alanlarda ilerleme, Türkiye’yi near-shoring dalgasında öne çıkarabilir.
Savunma ihracat performansı ve ekosistem ölçeği, sivil yüksek teknoloji sanayilerine (elektronik, yazılım, malzeme) “spillover” üretecek biçimde kurgulanmalıdır.
Dezenflasyon, mali disiplin ve kurumsal öngörülebilirlik; jeoekonomik parçalanma çağında dış şoklara dayanıklılığın temelidir.
Trump’ın tarifeleriyle görünür hale gelen yeni çağ, küreselleşmeyi bitirmekten çok güvenlik ve rekabet ekseninde yeniden düzenlemiştir. Türkiye’de milliyetçilik bu çağda iki yöne gidebilir: ya içe kapanmacı sembolik korumacılığa ya da “kapasite inşa eden” pragmatik ulusal kalkınmacılığa. Türkiye’nin belge seti (OVP, 2030 sanayi-teknoloji stratejisi) ve AB ile ticari gerçekliği, ikinci yolu daha rasyonel kılmaktadır. En güçlü sentez; AB uyumlu yeşil sanayi dönüşümü + seçici sanayi politikası + çok eksenli ihracatçılık üçlüsünde ortaya çıkar.
Bu sentezden çıkan temel sonuçlar şunlardır:
Dolayısıyla yeni düzen:
Ne klasik liberal küreselleşme,
Ne de tam anlamıyla ulusal kapanmadır.
Bu düzen, devletlerin güç rekabeti yürüttüğü; platformların ekonomik alanı kontrol ettiği, kimlik siyasetinin mobilizasyon aracı haline geldiği hibrit bir sistemdir.