15.07.2024

Milletleşmeye karşı ümmet dayatması

Sömürgeci ülkeler, kendi toplumlarını ‘millet’, devletlerini ‘millî devlet’ gibi tahkim ediyorlar. Buna karşılık, sömürgeleşmiş ülkelerde ise etkileri altına aldıkları dinci yönetimler ile din temelli cemaat ve tarikatların aracılığıyla bir ‘ümmet’ inşasını teşvik ediyorlar.


Tarihsel süreç içinde insanlığın en küçük sosyal birimi aile kurumu olurken, en üst düzeydeki sosyal örgütlenmesi ise ‘millet’ olma aşamasıdır.  Aile-millet ekseninde gerçekleşen sosyal gelişme evrimine alternatif olarak kurgulanacak her türlü sosyal yapılanma yapaydır. Bu anlamda, aile kurumunun yerine ikame edilmeye çalışılan cemaat tipi oluşumlar, aile kurumunu bozarken; milletleşme sürecinin yerine geçirilmek üzere kurgulanan ‘ümmet’ zorlaması da toplumsal dokuyu çözüyor.

Aile kurumu millet olmanın temel taşıdır

Sağlıklı ve başarılı bir toplum yapısının oluşumu, büyük ölçüde aile kurumunun, bedenen, zihnen ve psikolojik anlamda sağlıklı, dengeli ve üretken insanlar yetiştirmesine bağlıdır. Kişilerin bireyselleşmesinde ve kendi kişisel güçlerine dayanan bir rekabet gücünün kazanılmasında tatminkâr bir aile içi ilişkinin varlığı zorunludur. İyi işleyen bir aile, kişileri, irade sahibi ve üretken birer insan olarak yetiştirmek işlevine sahiptir. Aile kurumu, diğer sosyal kurumların da (devlet, eğitim ve ekonomik düzen gibi) bu yönde işlev görmeleri hâlinde, milletleşme sürecinin temel taşıdır.

Eskiden beri millet olmanın temel öğelerinden birisinin kavramsal olarak din birliği olduğu çok vurgulanmıştır. Bütün dinlerin temel öğretilerinin sevgi ve barışa dayanmasına rağmen, iktidar tutkunu yöneticiler ve çoğu din adamları yüzünden dinlerin toplumsal hayata yansımasında çok ciddi sapmalar meydana gelmiştir. Günümüzde, dinî inançların aşırı istismarı sonucunda bu yöndeki işlevinin büyük ölçüde azaldığı görülmektedir. Dini inançların temel öğretilerinin siyasallaşması ve ticarileşmesi, din temelli çıkarları kışkırtmış, bu yüzden de uyuşmazlıklar ve çatışmalar giderek artmıştır. Günümüzde -istisnaları olsa bile- çoğunlukla aynı dine inanan topluluklar arasında, mezhep, meşrep, cemaat ve tarikat kaynaklı çok ciddi ayrışmalar mevcuttur. Bu ayrışmalardan kaynaklı çatışmalarda, toplumsal enerji boşa harcanırken, egemen yöneticilerin kendi iktidar savaşlarına uygun savaşçılar bulmak üzere dinî inançları kullanma durumu sürmektedir.

Türk Milleti’nin sosyal örgütlenme yapısı

Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Mehmet ERÖZ’e göre, Türk Milleti’nin sosyolojik yapısı aile kurumu ile başlar ve milletleşme süreciyle tamamlanır. ERÖZ’e göre, aile, soy-sop, oymak, boy, uruk, ulus gibi birbirini tamamlayan sosyal toplulukların kültürel birleşiminden Türk Milleti oluşur. Türk Milleti, Türk kökenli soy ve dil grubundan gelen Uygur, Kazak, Kırgız, Azerî, Özbek, Tatar ve benzeri ‘ulusların’ birleşiminden ve bütünlüğünden ibarettir (Eröz, 1983, 161-168). Temel mikro sosyal alt yapı aile, makro sosyolojik ve nihai sosyal örgütlenme ise kültür ve tarih birliğine dayalı millet olma sürecidir.

Bütün insanlığın ulaştığı en gelişmiş ve kapsayıcı sosyal oluşum, millet olma deneyimi ve gerçekliğidir. Gelişmiş toplumlar, sahip oldukları ekonomik ve sosyal gelişme sayesinde, kendi soylarını ve yetenekli diğer insanları da nispeten yüksek kültür etkinlikleri aracılığıyla milletleştirmek suretiyle güçlü birer millet olma aşamasına erişmiş gibi görünüyorlar. Buna karşılık, yeryüzündeki çoğu toplumlar, mevcut nüfuslarını meydana getiren insanların, dil, tarih, kültür, ülkü birliği ile birlikte yaşama iradesi bakımından birer millet olma özlemleri için uğraş vermeyi sürdürmektedir.

Küresel güçler kendi millet oluşumlarını güçlendiriyor

Sömürgeci toplumlar, laiklik ilkesi kapsamında dini inançları bireysel ve vicdani bir yönelim olarak görüyor ve yönetim ilişkilerinin dışında tutuyorlar. Akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetin katkısıyla ekonomiyi, hukuku, yönetim sistemini; büyük ölçüde siyasetçi ve din adamı ittifakına karşı koruyorlar. İnanılan dinde ve gerçek hayatta karşılığı olmayan, inanç görüntüsü verilmiş birtakım sosyal yapıların inşasına kalkışmıyorlar. Bu toplumlar, kendilerini, dinî inançlar ve yorumlar üzerinden çıkabilecek çatışmalardan korurken, sömürgeleştirdikleri toplumlarda ise dinsel ayrışmaları büyük ölçüde destekleyici politikalar izliyorlar.

Yeni küresel proje: Müslüman ülkelerde iç çatışmaların körüklenmesi

Küresel güçler, 1979’da Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali üzerine ABD’nin öncülüğünde, Müslüman ülkelerde bir ‘Yeşil Kuşak Projesi’ başlattılar. Bu proje kapsamında, aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok ülkede siyasal islamcı partiler ve cemaatler desteklenerek güçlenmeleri sağlandı. Küresel güçlerin etkili stratejistlerinden biri olan Samuel P. Huntington, 1993’de ortaya attığı ‘Uygarlıklar Çatışması’ adlı tezi ile günümüzde ve gelecekte izlenecek küresel politikaların işaret fişeğini atmış oldu. Akademik çevrelere dayatılan bu görüşe göre, güya geçen ilk iki bin yılda dinler arası çatışmalar varmış, üçüncü bin yılda Müslümanlar kendi aralarında çatışacakmış! Bu tez, tarihî ve bilimsel bir analiz olmaktan çok, küresel güçlerin çıkarlarına uygun düşen geleceğe ilişkin özlemleri ve yönlendirmeleri içeriyordu. Huntington, en azından orta çağdaki hemen bütün dinlerin kendi içlerindeki çatışmaların, dinler arasındaki çatışmalardan çok daha fazla kıyıcı olduğunu kasten unutmuş olmalıydı. Kaldı ki, dinler arası çatışmaların büyük bir kısmında dinî inançlar, esasen yöneticilerin iktidarlarını sürdürme savaşlarını perdeleme rolü görmüştür.

Küresel güçlerin bu projesine göre, kendi toplumları etkili laiklik uygulamasıyla bu yönden gelecek çatışmalardan korunurken, Müslüman ülkelerde din temelli çatışmaların tohumları atılmalıydı.

Müslüman milletlerde cemaatler yoluyla çatışma ortamı yaratmak!

Küresel güçler kendi geleceklerini, dünya enerji ve ekonomik kaynakları ile ticaret yollarının üzerinde bulunan Müslüman toplumların din temelli çatışmalarında görüyor olmalı. Bu bağlamda, Türklerin ‘aile-millet’ eksenindeki sağlam sosyal yapısı, özellikle çatışma potansiyeli yüksek ve hayalî bir ‘cemaat-ümmet’ temelinde yönlendirilmeye çalışılıyor. Bu durum, ümmetçi siyasetçilerin ve cemaatlerin hayalî ‘ümmet’ iştahlarını kabartırken, aslında   Huntington tezinde öngörülen  Müslümanların kendi aralarındaki çatışmaların alt yapısı da hazırlanmış oluyor.

Sömürgeci ülkeler, kendi toplumlarını ‘millet’, devletlerini ‘millî devlet’ gibi tahkim ediyorlar. Buna karşılık, sömürgeleşmiş ülkelerde ise -doğal  ve ekonomik kaynaklarını kullanamasınlar diye olmalı- etkileri altına aldıkları dinci yönetimler ile din temelli cemaat ve tarikatların aracılığıyla  bir ‘ümmet’ inşasını teşvik ediyorlar. Son yüz yıllık Batı-Doğu ilişkilerine bakılacak olursa özellikle Müslüman ülkelerde ne zaman bağımsızlık ve özgürlükten yana milliyetçilik ve devrimcilik hareketleri olmuşsa, çoğunlukla bunlar iş birliği içinde oldukları dinci topluluklar tarafından ezilmeye çalışılmıştır. Şimdilerde ise bölgemizde egemen olan küresel güçlerin hedefleriyle uyuşan siyasal İslamcılık, güdümlü milliyetçilik ve liberal solculuk zihniyetinin iş birliği ile ‘cemaat-ümmet’ ekseninde yeni bir küresel mühendislik oyunu oynandığı görünüyor.

 Cemaatleşme milletleşmeyi çözme projesidir!

Genel kültür sistemi kapsamında, devletin kurucu milletinin ‘millî kimliğini’ reddetmeden ve başkalarına zarar vermeden, kendi inanç, düşünce ve davranış kalıpları itibarıyla çeşitli alt kültür alanlarının varlığı kaçınılmazdır. Ancak, millî egemenliği ve kimliği reddeden anlayışlar, sosyal bütünlüğü parçalamaya yönelik birer ‘karşı kültür’ oluşumlarıdır. Bunlar arasında en yıkıcı ve toplumsal birliği çözücü olanlarının başında dinsel görünümlü çıkar toplulukları gelmektedir.

Bilindiği gibi Türk kültürünün kök değerleri aile kurumunda temsil edilir. Cemaat tipi oluşumlar ile kök değerlerden koparılmış kişiler, iyi işleyen bir ailede yetişmiş bireylerin asla yanaşmayacağı işleri ve eylemleri yapmaya hazır bir hâle getirilmektedir. Cemaatler, etkileri altındaki kişileri, bir yandan aile kurumundan uzaklaştırarak topluluğa ilişkin yapay bir aidiyet duygusu sağlarken; diğer yandan yapay bir ümmet hayaliyle onları büyülemeye çalışıyorlar. Böylece, her cemaat, potansiyel olarak küresel operasyonlara açık birer karşı kültür adacıkları hâline geliyor. Ayrıca, Türkiye’ye sığınmacı görüntüsünde ve kaçak yollarla onlarca ülkeden getirilen milyonlarca kitle ile yeni bir ‘ümmet’ oluşturmanın insan malzemesi de tedarik edilmiş oluyor.

Ümmet dayatması Allah’a meydan okuma ve din öğretmedir!

Ümmet inşası, her şeyden önce Allah’ın insanlık için öngördüğü gelişim çizgisine aykırıdır. Allah’ın Peygambere vahyettiği İslam’da, ‘ümmet’ olgusu ve hedefi yoktur: “…Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı…” (Maide,48) Allah’ın vahiy yasaları, asla doğa yasaları ve saf gerçeklikle çelişmez. Bu anlamda, ümmetçilik ideolojisi, tarihin akışına ve sosyal gelişim evrimine ters olduğu gibi, yeryüzünün en kadim milleti olarak Türk Milleti’ne karşı da bir dayatmadır. Ümmetçilik yapan siyasal islamcılar ve cemaatler, Kur’an’ın tanımlamasıyla sanki ‘Allah’a din öğretiyorlar.’ (Hucurât, 16).

Türk Milleti’nin din ve vatan konusundaki duyarlılıkları kullanılarak, özellikle yapay bir ‘yerlilik’ ve ‘millîlik’ duyguları üzerinden hayalî bir ümmet kurgusunun kültürel ve nüfus alt yapısı oluşturulmuş gibi görünüyor. Yüz yıl önce İngilizlerin böyle bir projesi, Türk Milleti tarafından Atatürk’ün önderliğinde ‘kanla ve irfanla’ reddedilmişti. Her şeyden önce, bu ümmet kurgusu, tarihin akış yönüne ve insanlığın ortak deneyimine ters bir anlayıştır.

Sonuç olarak, Türklerden küresel güçlerin istekleri doğrultusunda güdümlü bir ümmet çıkmaz ve çıkmayacaktır.

 

Mehmet ERÖZ (1983): Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, Doğuş Yayınları, İstanbul

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar