17.09.2021

Odious Debt: Tiksindirici Borç Doktrini

Yazarımız Zafer Şimşek bu yazısında, dışarıdan alınan borçlar ile ilgili başlatılan tartışmaları, muhalefetin ve iktidarın borçlar konusundaki tavrını ve "tiksindirici borç" kavramını irdeliyor.


9 Mayıs 2021 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu t24’de Murat Sabuncu ile katıldığı programda İstanbul Kanalı için “Kredi veren bankalar günü gelince görür!” diyerek kredi veren firmalara ödeme yapmayacaklarını belirtti.

Sonrasında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 26 Haziran’da Kanal İstanbul’un güzergahı üzerinde yer alan ve 2006 yılında, Kanal İstanbul projesinin çok daha öncesinde planlanmış bir köprünün temel atma törenini, Kanal İstanbul’un temeli diye kamuoyuna açıkladı ve burada yaptığı konuşmada, “Devletlerde devamlılık esastır. Bunlar devlet terbiyesi de görmediler. Siz nasıl devlet yönetimine talipsiniz ya? Söke söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla da alırlar” dedi.

Erdoğan’ın bu sözlerine yanıt olarak, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında “tiksindirici borç” kavramından bahsetti. Akşener, “Uluslararası hukukta ‘tiksindirici borç’ diye bir kavram var. Bu kavram, dış borç alan ve milleti için harcamak yerine kendi için kullanan liderler için kullanılır” diye konuştu.

Ülkemizdeki muhalefet partilerinin, iktidar olduktan sonra Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “hayalim” diye adlandırdığı doğru tanımıyla İstanbul Kanalı devşirme tanımıyla Kanal İstanbul projesi için alınan kredi borçlarını ödemeyeceklerini belirten söylem ile başlayan tartışma sürüyor.

Bu tartışma kapsamında son olarak uluslararası hukukta var olan Odious Debt, bilinen diğer tanımıyla “tiksindirici borç” kavramı gündeme geldi.

Tiksindirici borç

Tiksindirici borç kavramı ne anlama geliyor, Kanal İstanbul ve diğer Mega Projeler için uygulanabilir mi?

İngilizcesi “odious debt” olan, dilimize “tiksindirici borç” şeklinde giren ve bazı zamanlarda “gayrimeşru borç” olarak da tanımlanan bu terim, 1920 yıllarından itibaren geliştirilmiş bir teze dayanıyor.

Özellikle kontrolsüzce davranan, dışarıdan aldığı kredi borçlarını, ulusun menfaati yerine kişisel zenginleşmesi için kullanan iktidarların aldıkları borçların, yerine gelecek iktidarlar tarafından ödenmesi problemidir.

Otoriter rejimlerin sürdüğü iktidarların belli bir zaman sonra dışarıdan fazlasıyla kredili borç almaya başladıkları ve bu borçları altyapı, eğitim veya diğer ekonomik yatırımlar için kullanmayıp bireysel ve çevrelerindeki insanların zenginleşmesine harcadıklarını gösteren örneklerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu yüzden bu insanlar iktidarı kaybettikten sonra yerine gelen yeni iktidarlar, borç ödemekten altyapı ve eğitim gibi alanlarda yatırımlara harcayacak para bulamıyorlar. Dolayısıyla yeni gelen iktidar fazlasıyla kırılgan oluyor ve bu tezi uygulamaya başlıyor.

Çünkü eğer mevcut iktidarlardan sonra gelecek yeni iktidarların dayanıklı olması bekleniyorsa ve ciddi bir borç yükü altında kalmak istemiyorlarsa bu kavramı yani tiksindirici borç kavramını kullanmak zorundalar.

Tiksindirici borç tezi, Rus hukukçu Aleksander Sack tarafından ortaya çıkarıldı. Sack, 1927 yılında yazdığı “Devletlerin Dönüşümünün Kamu Borçları ve Diğer Finansal Yükümlülüklere Etkileri” adlı kitabında, bu kavramı “bir devletin nüfusunun rızası olmadan, kreditörlerin de farkında olduğu bir şekilde, çıkarlarının aksine alınmış ve harcanmış borçlar” olarak tanımladı.

Sack, bu kitabında tiksindirici borçları savaş borçları, zorla verilen borçlar ve rejimlerin borcu kategorilerine ayırdı.

Fakat süreç içerisinde diğer başka akademisyen ve bilim insanları da bu kavramı geliştiren yayınlar ortaya koydu.

20’nci yüzyılın sonları ve 21’inci yüzyılın başlarında, “gelişmekte olan ülkelerde halkın çıkarı için harcanmamış borçların” da tiksindirici borç doktrini çerçevesinde ele alınması genel kabul gören bir görüşe dönüştü.

New York Üniversitesi (NYU) Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Robert Howse, 2007 yılında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı için ele aldığı makalede, bu kavramın “tiksindirici olarak kabul edilen bir yönetimin” ardından kalan borçların tamamen ya da kısmen ödenmemesi için “ahlaki ve hukuki bir temel” sağladığını belirtti.

Howse, “Tiksindirici borç kavramı ile eski ‘tiksindirici’ rejim tarafından alınmış ve toplumun çıkarlarına fayda sağlamayacak ya da zarar verecek şekilde kullanılmış olan borçtan kaynaklanan hukuki yükümlülüklerin kısmen ya da tamamen yerine getirilmemesi için ahlaki ve hukuki bir temel sağlamayı amaçlıyor. Genellikle de bu durum, borç verme işlemi yapıldığı döneme kreditörün bu koşullardan haberdar olup olmadığı ya da haberdar olmasının gerekip gerekmediğinin tespitiyle ilgilidir” diye belirtiyor.

Tiksindirici borç kavramının gündeme getirilebilmesi için temelde üç şartın olması gerekiyor:

Kredi verenlerin bilgilendirilmesi lâzım. Yani içerdeki durumlarla ya da bu borçların geri ödenmemesi ile alakalı diğer durumlarla da bilgilendirilmeleri gerekiyor.

Kreditörler kime, nasıl borç verdiklerini biliyor olmalılar. Bunun için hem kendi dillerinde hem uluslararası bir dilde hem de borç verilen ülkenin dilinde bilgilendirilmesi gerekiyor. Bu bilgilendirmeyi iktidarı devralacak yönetimlerin, iktidara gelmeden yapması gerekiyor.

Halkın parası ve rızası

Bu konuda CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, 30 Haziran 2021 tarihinde Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca ve Arapça olmak üzere beş farklı dilde bu borcu ödemeyeceklerine dair tweetler attı.

 Kemal Kılıçdaroğlu’nun 30 Haziran 2021 tarihli tweetleri:

İkinci olarak halkın rızası olması gerekiyor. Kendi iç hukukuna riayet etmesi ve paranın harcama şekline halkın rıza göstermesi gerekiyor.

Yapılan tüm anketlerin ortalaması bize gösteriyor ki, halkın %60’i Kanal İstanbul projesine karşı çıkıyor.

İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından, 21–23 Haziran 2021 tarihlerinde Türkiye çapında 12 ilde 1502 kişi ile yapılan anket çalışmasının sonucu ile birlikte konu ile alakalı Temmuz 2020 ile Mart 2021 tarihli anket sonuçları da aşağıdadır:

İstanbul Ekonomi Araştırma Temmuz, Mart ve Haziran 2021 Araştırma Raporu

Üçüncüsü ise ulusun tamamının menfaatine olabilecek yatırımlar yapılması gerekiyor. Yani bütün projelerde gözetilen ‘Kamu Yararı’ kavramının gözetilmesi gerekiyor. Bunun için onlarca madde olmasına karşın temelde üç kavrama indirgeyebiliyoruz:

1-) Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporunun olumlu yönde olması

2-) Ekonomik yönden olumlu finansal verilerin oluşması

3-) Gelecek nesillere çevresel ve finansal yönden pozitif değerlerin oluşması

Çünkü Millet;

Geçmişte yaşamış olanlar, halen yaşamakta olanlar ve gelecekte yaşayacak olanların toplamıdır.

Bu sebeplerden kreditörlerin durumla ilgili bilgilendirilmesinin yanı sıra bu borcun halkın rızası olmadan harcanmış ve ulusun tamamının menfaatinin söz konusu olmadığı durumlarda yeni gelen yönetimler bu doktrin çerçevesinde uluslararası tahkim mahkemelerine başvurabiliyor.

Bu şekilde uluslararası toplumu mahkemeye davet etmiş oluyorlar. Bu davalar çok uzun sürüyor ve sonunda da kreditörler ile ülke arasında bir uzlaşı süreci başlatıyor.

Yani, verilen borçlar öyle söke söke alınamıyor.

Bu süreçler sonunda taraflar arasında borcun ya geri ödenmemesi ya da büyük bir indirimle ödenmesi gibi bir uzlaşma sağlanıyor.

Yapılan kredi sözleşmelerinde ihtilaf halinde gidilecek yargı mercii açıkça belirtilir ve “tiksindirici borç” kavramıyla yapılacak başvurularda da konunun gideceği mahkemeler bellidir.

Türkiye’de yapılan bu tip mega veya giga projelerde yerel mahkeme olarak Türk Mahkemelerinin yerine Londra yani İngiliz Ticari Mahkemeler belirtilmiştir. Bu da yerli ve millî olanların nasıl gayri millî olduklarının hukuken delilidir.

Ulusun borcu mu, şahsın borcu mu?

Tiksindirici borç, ulusun borcu değil de, şahısların borcu olarak kabul edilebiliyor. Bu yüzden şu andaki iktidarda bunun altında kimin imzası varsa o yöneticiler ve o yöneticilerin varisleri ve mirasçıları bundan sorumlu olabiliyorlar.

Bu yüzden; İktidardaki yöneticiler, gelecek birçok nesillerini de alınacak bu borçlardan sorumlu tuttuklarının farkında olmaları gerekiyor. Dolayısıyla bu imzaları atan yöneticilerin sorumlulukları da çok ağır olabiliyor.

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, Ekvador ve Haiti örneklerini paylaştı. Fakat tarihte tiksindirici borç kavramının kökenini oluşturan doktrinlerle ülke borçlarının silindiği ya da ciddi indirimlere gidildiği örnekler yeterince mevcut.

Bu doktrinin hiçbir adı yokken, bu doktrin temelinde bir ülkenin borcunun silinmesinin ilk örneği 1861 yılında Meksika’da yaşananlar olarak kabul ediliyor.

Meksika’da yönetim değişikliğinden 15 yıl sonra geçirilen bir kanunla eski yönetimin aldığı borçlar “yok hükmünde ve tiksindirici” olarak kabul edildi ve ödenmeyeceği açıklandı.

Daha yakın dönemlerde de Nijerya, Ruanda ve Irak gibi ülkeler için bu kavram gündeme gelmişti. ABD, 2003’te Irak’ın işgalinin ardından devrik lider Saddam Hüseyin dönemine ait borçlarının “tiksindirici” olduğu gerekçesiyle silinmesini talep etti.

Ancak, hukuk uzmanları ABD’nin bir teamül oluşturabileceği kaygılarıyla daha sonra borç silinmesiyle ilgili resmi girişimlerinde “tiksindirici borç” tezini kullanmaktan vazgeçtiğine de dikkat çekiyor.

İran İslam Devrimi’nin ardından yeni rejimin eski bir borca ilişkin açtığı davada bu talep mahkeme tarafından reddedildi.

Sayın Meral Akşener’in de gündeme getirdiği Ekvador örneğinde ise 2008 yılında iktidara gelen solcu Rafael Correa, kendisinden önce “yolsuzluğa bulaşmış, despot yönetimlerin yaptığı” borçların gayrimeşru ve tiksindirici olduğu gerekçesiyle ödemeyeceğini ilan etti.

Bunun için kurulan komisyon, uluslararası kreditörlerle görüşmelere başladı ve bunun sonucunda da borcun yüzde 70’inin silinmesi üzerinde uzlaşma sağlanmıştı.

Yani öyle söke söke olmuyor. Söke söke bu borcun altına imza atanlar gelecek kuşakları ile birlikte sorumlu olabiliyor.

Bu konuda diğer yazımızda ise iktidara gelecek olanların ‘tiksindirici borç kavramı’ dışında en büyük gücünü inceleyeceğiz.

 

 

Yazar

Zafer Şimşek

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.