Yükleniyor...
Yunan ekonomist, eski Yunan Maliye Bakanı ve küresel iktisat tartışmalarının etkili figürü Yanis Varoufakis, 2023’te yayımladığı (Technofeudalism: What Killed Capitalism) adlı eserinde, kapitalizmin çağdaş teknolojik gelişmelerle birlikte klasik mekanizmalarını kaybettiğini ve yerini “tekno-feodalizm” adlı yeni bir ekonomik sisteme bıraktığını iddia etmiştir. Bu tez, sadece akademik tartışmaları şekillendirmekle kalmamış, ekonomik ideolojilerin yeniden değerlendirilmesinde kritik rol oynamıştır.
21.yüzyılın ilk çeyreği, yalnızca teknolojik bir sıçramaya değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal düzenin köklü bir dönüşümüne sahne olmaktadır. Dijital platformların üretim, tüketim, emek ve siyaset alanlarını kuşatması, klasik kapitalizm kuramlarının açıklayıcılığını giderek zayıflatmıştır. Bu bağlamda Yunan iktisatçı Yanis Varoufakis’in ortaya koyduğu “tekno-feodalizm” kavramsallaştırması, yalnızca bir ekonomik analiz değil; aynı zamanda egemenlik, demokrasi ve milliyetçilik tartışmalarını yeniden düşünmeye zorlayan kapsamlı bir teorik müdahaledir.
Varoufakis’e göre kapitalizm, içsel çelişkileri nedeniyle evrimleşmemiş, yerini niteliksel olarak farklı bir sisteme bırakmıştır. Bu yeni sistemde piyasa mekanizması merkezî rolünü kaybetmiş; onun yerine dijital platformlar tarafından tahsis edilen rant ilişkileri geçmiştir. Bu makale, söz konusu dönüşümü üç düzeyde ele almaktadır:
Varoufakis’in temel iddiası, günümüz ekonomik sisteminin artık kapitalist olmaktan çıktığıdır. Kapitalizmin ayırt edici özelliği olan serbest piyasa, rekabet ve kâr üretimi; Google, Amazon, Meta, Apple ve Microsoft gibi platform tekelleri tarafından işlevsizleştirilmiştir. Bu şirketler artık piyasanın içinde rekabet eden aktörler değil, piyasanın kendisini kuran ve yöneten yapılar haline gelmiştir.
Bu durum, Marx’ın kapitalizm analizinde merkezi bir yere sahip olan “artı-değer üretimi” kavramının dönüşümünü beraberinde getirir. Tekno-feodal düzende artık artı-değer üretiminden ziyade erişim rantı (access rent) söz konusudur. Kullanıcılar ve üreticiler, platformların dijital “topraklarına” erişebilmek için sürekli bir bedel ödemektedir.
Varoufakis’in “bulut sermayesi” (cloud capital) kavramı, bu dönüşümün anahtar unsurudur. Bulut sermayesi, klasik sermayeden farklı olarak:
Bu özellikler, tarihsel feodalizmin toprak mülkiyetiyle kurduğu egemenlik ilişkisine yapısal olarak benzemektedir. Nasıl ki Orta Çağ’da serfler toprağa erişim karşılığında feodal beye bağımlıysa, bugün bireyler ve firmalar da dijital platformlara bağımlıdır.
Tekno-feodalizmin en önemli sonuçlarından biri, ulus-devletin egemenlik kapasitesinin daralmasıdır. Vergilendirme, rekabet hukuku, veri denetimi ve emek düzenlemeleri gibi alanlarda devletler, küresel platform şirketleri karşısında giderek güç kaybetmektedir.
Bu durum klasik Westphalia egemenlik anlayışını sarsmaktadır. Egemenlik artık yalnızca toprak üzerinde değil, veri, algoritma ve dijital altyapı üzerinde tanımlanmaktadır. Bu ise milliyetçiliğin tarihsel olarak dayandığı maddi zemini kökten dönüştürmektedir.
Tekno-feodalizm, özellikle çevre ve yarı-çevre ülkeler için yeni bir bağımlılık rejimi üretmektedir. Samir Amin’in bağımlılık teorisi, bu yeni dijital bağlamda yeniden okunabilir. Veri akışları, yazılım altyapıları ve ödeme sistemleri, merkez ülkelerin kontrolünde olduğu sürece, çevre ülkeler dijital egemenlik kuramaz.
Bu bağlamda ABD-Çin rekabeti, klasik emperyalizmden farklı olarak dijital altyapı savaşları şeklinde tezahür etmektedir. 5G, yapay zekâ, yarı iletkenler ve bulut sistemleri, yeni jeopolitik mücadelenin merkezindedir.
Benedict Anderson’un “hayali cemaatler” kavramı, ulusların basın kapitalizmi sayesinde kurulduğunu savunur. Ancak tekno-feodal çağda kamusal alan artık ulusal basınla değil, küresel algoritmalarla şekillenmektedir. Bu durum, ulusal hayali cemaatlerin çözülmesine yol açmaktadır.
Ernest Gellner’in milliyetçiliği sanayi toplumunun ürünü olarak açıklayan yaklaşımı da sorgulanır hale gelmektedir. Zira tekno-feodalizm, sanayi sonrası ama ulus-öncesi değil, ulus-üstü bir yapı üretmektedir.
Bu yeni bağlamda milliyetçilik iki farklı yöne evrilebilir:
Varoufakis’in analizi, birinci tür milliyetçilikle kısmi bir temas noktası yakalasa da, milliyetçiliği nihai çözüm olarak görmez; daha çok ulus-ötesi demokratik bir dijital sosyalizm önerir.
Türkiye, yüksek internet penetrasyonu ve genç nüfusu sayesinde dijitalleşmeye hızlı uyum sağlamış; ancak dijital altyapı mülkiyeti büyük ölçüde yabancı platformların elinde kalmıştır. E-ticaret, sosyal medya, dijital reklam ve bulut hizmetleri alanlarında yerli aktörler sınırlıdır.
Bu durum, Türkiye ekonomisini tekno-feodal sistemde “dijital serf” konumuna yaklaştırmaktadır.
Son yıllarda Türkiye’de:
gibi adımlar, milliyetçi bir dijital egemenlik söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Bu politikalar, Varoufakis’in teşhis ettiği sorunun fark edildiğini göstermektedir; ancak çoğu zaman yapısal bağımlılığı kıracak ölçekte değildir.
Tekno-feodal düzende emek, klasik işçi-sermaye ilişkisinden koparak platform bağımlılığı içine girer. Kuryeler, içerik üreticileri, serbest çalışanlar; hukuken bağımsız, fiilen güvencesizdir.
Bu durum Türkiye’de milliyetçi söylemle çelişkili bir tablo yaratır:
Bir yanda “ulusal güç” vurgusu, diğer yanda küresel platformlara mahkûm emek.
Varoufakis’in tezine yöneltilen başlıca eleştiriler şunlardır:
Ancak bu eleştiriler dahi, Varoufakis’in açtığı tartışmanın önemini azaltmaz; aksine onu merkezî bir referans noktası haline getirir.
Yanis Varoufakis’in “Tekno-Feodalizm” tezi, çağdaş teknolojik kapitalizmin sınırlarını yeniden tarif eden cesur bir ekonomik analizdir. Küresel ölçekte ekonomik güçlerin yeniden yapılandığı bu dönemde, tekno-feodalizm kavramı ekonomik, sosyal ve politik ilişkileri yeniden düşünmemize olanak sağlar. Türkiye bağlamında ise bu tartışma, milliyetçi söylemlerin dijital ve ekonomik egemenlik ekseninde şekillenmesine katkı sunmaktadır.
Varoufakis’in tezinin etkisi hem küresel hem de yerel düzeyde daha derin analizler gerektirmektedir; zira dijital ekonominin sınırları, ulus devletin çıkarları ve küresel sermaye güçleri arasındaki çatışmalar, milliyetçilik politikalarını daha karmaşık hale getirmektedir.
Tekno-feodalizm çağında milliyetçilik, ya nostaljik bir savunma refleksi olarak kalacak ya da dijital egemenliği merkeze alan yeni bir ekonomik-siyasal programa dönüşecektir. Türkiye açısından ikinci yol, yalnızca söylemsel değil; teknolojik, kurumsal ve toplumsal bir dönüşüm gerektirir.
Varoufakis’in çalışması, milliyetçiliği çözüm olarak değil; fakat tehlikenin adını koyan bir uyarı sistemi olarak değerlendirmemizi sağlar. Asıl soru artık şudur:
Ulus-devletler, dijital feodal beyler karşısında egemenliklerini yeniden inşa edebilecek mi?