Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değerler dizisi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______23.04.2020_______

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değerler dizisi

Yazar, Türk devletinin değerler sıralamasını tarihî perspektifi de göz önüne alarak Birinci Meclis’ten itibaren anayasal kurallarımızın nasıl olması gerektiğini farklı ülkelerle yaptığı kıyaslamaları da dâhil ederek anlatıyor.

Numan Gültekin

Milletlerin üzerinde yaşadığı coğrafyanın o milletin vatanı olarak uluslararası kamuoyunca kabul görmesi konusu diğer birçok ulusla kıyaslandığında, Türk milletinin önemli bir mücadele, devlet kurma farkı her zaman haklı ve özel bir ayrıcalığa sahip olmuştur. Bu ayrıcalık sıradan bir ayrıcalık değildir. Türk milleti şartlar zorladığında tarihi köklerinden aktarılan birikimle askeri, siyasi, idari hamlelerini akıl, bilim, iman, kararlılık ışığında bir önderlikle ortaya koyabilme yeteneğine sahiptir. Bu önderliği Mete Han’da, Bilge Kağan’da, Sultan Alpaslan’da, Osman Gazi’de, Fatih Sultan Mehmet’te, daha birçok Türk Kağan’ın da ve Türk Milleti’nin Bozkurt’u olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’te fazlasıyla görürüz. O’nun en özel özdeyişlerinden ikisi de bilindiği üzere “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Benim yaratılışımda fevkalade olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.” der, yine En büyük iftiharım Türk olarak yaratılmamdır.” demiştir. Bu veciz cümleler yukarıda Türk milleti ile anlatmaya çalıştıklarımın adeta özeti gibidir.

Geçen yıl kurtuluş meşalemizin yakıldığı 19 Mayıs 1919’un yani G. M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. yıl dönümünü kutlamıştık. Bu yıl Gazi Meclisimizin açılışının, yani 23 Nisan 1920 tarihinin 100. yıl dönümünü kutlayacağız. Bu tarihler gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin. Onu kuran Türk milletinin tarihi sürecinde çok özel çok anlamlı günler. Ancak, bu özel günleri Cumhuriyetimizin, yani Türk milletinin tüm değerlerine en hafif ifadeyle şaşı bakan bir yönetimle anma durumunda olmamız, bizler için üzücü olduğu kadar, önemli bir öz eleştiri, değerlendirme konusu diye düşünüyorum. Bizler tabi ki tüm imkânlarımızla bu özel günleri anlamına yakışır şekilde hem kutlamaya çalışacağız hem de geçmişe yönelik öz eleştirimizi yaparak, gelecekte yapmamız gerekenleri değerlendireceğiz.

Burada özellikle çalışmalarını heyecanla izlediğim Millî Düşünce Merkezi‘nin değerli yöneticilerini bu özel anma günü dolayısı ile düzenledikleri bu anlamlı etkinlikten dolayı da kutlamak istiyorum.

Çanakkale’yi geçilmez kılan Türk askerinin deniz ve kara savaşlarından sonuç alamayan İtilaf Devletleri, 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ne imzalattıkları Mondros Ateşkes Antlaşması’nın hemen sonrasında 13 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul Boğazı’na girmeye başlamışlardı. Mondros Mütarekesi gereği Alman General Otto Liman von Sanders’ten sonra Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevine 31 Ekim 1918 tarihinde Mirliva Mustafa Kemal getirilmişti. Mustafa Kemal’in işgale ve işgalcilere direnmesi Sultan Vahdettin’i ve Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’yı işgalciler karşısında sıkıntıya sokmuştu. İşgalcilerin işlerini kolaylaştırmak ve kendilerine göre böyle sorunlarla karşılaşmamak için 07 kasım 1918 tarihinde, ancak 8 gün dayanabildikleri Mustafa Kemal’den kurtulmak için Sadrazam Ahmet İzzet Paşanın önerisiyle Sultan Vahdettin Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’nı lağvetti, Mustafa Kemal Paşa’yı da
İstanbul’ da Harbiye nezareti emrine aldı. Bu gelişme üzerine, İstanbul’daki yeni görev yerine Adana’dan 10 Kasım 1918’de hareket eden Mustafa Kemal de 13 Kasım 1918 tarihinde Haydarpaşa Garı’na ulaşmıştı. Burada ilginç olan, işgal devletlerinin 61 parçalık donanmasının İstanbul’u işgale başladığı bu tarih, onlara Çanakkale’de uğradıkları yenilgiyi tekrar yaşatacak Mustafa Kemal’in de İstanbul’a döndüğü tarihti.  Kartal istim botuyla karşıya geçerken yaveri Cevat Abbas’a bu işgal donanmasını işaret ederek söylediği “Geldikleri gibi giderler!“ sözleri ise Türk millî mücadelesinin adeta başlangıç tarihini işaret ediyordu. Esasında bu tarih sadece düşmanın tekrar bu topraklarda yenilgiye uğratılacağını değil, aynı zamanda Türk milletinin egemenliğine dayanan bir yönetim şekli “Cumhuriyet”i de işaret eden tarih olacaktı.

Nitekim 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal, Samsun’a çıktıktan sonra değişik illerde yaptığı tüm toplantılarda, kongrelerde milletin iradesinden hep bahsetmiştir. 22 Haziran 1919 tarihinde yayınlanan Amasya Genelgesi bunun en güzel örneğini oluşturur. Bu tamimde  “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.“ der. Bu can alıcı cümle bağımsızlığa giden yolu belirleyen bir cümle oluşunun yanında, millet iradesinin gelecekteki yönetim şeklini de belirleyecek yegâne güç olacağını işaret eder.

Millî egemenlik, devleti kuran ve yöneten gücün; kişilere veya belli soydan gelenlere değil, o devleti kuran millete ait olmasıdır. Anayasamızın egemenlik başlıklı 6. maddesi de bu konuyu açıklayıcı şekilde düzenlenmiştir. Madde 6: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Bu konuda Atatürk’ün bu konuya verdiği önemi ve kararlılığını TBMM kürsüsünün arkasında büyük harflerle yazılan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir“ ifadesinde görürüz. Bu anlayış Cumhuriyetçilik ilkesinin de bir gerekliliğidir. Cumhuriyet halkın iradesine dayanan bir rejimdir. Özellikle bizim cumhuriyetimiz demokrasiye giden yolu açan bir yolculuğun başlangıcını oluşturur. M. K. Atatürk “Türküm” diyen her insanın vatan toprakları üstünde ayrıcalıksız ve kaynaşmış Türk milletini temsil ettiğini özellikle bu yaklaşımıyla ortaya koymuştur.

Yine bu konuda en önemli çalışmalarından birisi de millî mücadele hazırlıklarının başlangıcında Büyük Millet Meclisini kurarak işe başlamasıdır. Millet iradesinin biricik temsil edileceği yerin meclis olduğunun bilincindedir ve bu konuyu çok önemsemektedir. Bu konuda o kadar kararlıdır ki birçok arkadaşının ilk önce düşmana karşı orduyu oluşturma tekliflerini kabul etmeyerek, öncelikle tüm olumsuz şartlara rağmen 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisini açmıştır. O, Türk milletinin sağduyusuna her zaman güven duymuştur. Kurtuluş Savaşı’nın tüm safhaları TBMM’nin iradesi ve bilgisi dâhilinde yapılmıştır. Bu nedenle bizim meclisimiz diğer ulusların meclislerinden farklı olarak Gazi Meclistir. Meclisler, yani parlamentolar temsili demokrasilerde halk temsilcilerinin bir araya gelip çalıştıkları kurulun Anayasa Hukukundaki adıdır. TBMM’de Anayasa Hukuku anlamında Türk milletinin temsilcilerinden teşekkül eden en üst kurumdur ve yasama görevini Türk milleti adına yerine getirir.

Kurtuluştan kuruluşa giden kutlu yolda, Türkiye Cumhuriyeti Millî ve Üniter yapıda modern bir devlet olarak kurulmuştur. Yani T.C. Devleti millî sınırlar içinde kurulmuş hem “millî“ hem de “üniter“  özellik arz eden bir devlettir.  Millî/ulus devlet meşruiyetlerini bir milletin belli bir coğrafi sınırları içerisindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Türkiye Cumhuriyeti de meşruiyetini Türk milletinin egemenliğinden alır.

Biz burada millet kavramının etimolojik kökenine girmeden, millî/ulus devletlerin Batı kaynaklarının ortaya koydukları Fransız Devrimi ile beraber milliyetçilik fikirlerinin öne çıkmasıyla ilgili tarihsel kuruluş süreçlerini de anlatmadan, Türklerde millet ve milliyetçilik kavramlarının çok önceden kullanıldığını Orhun Yazıtlarından anlayabildiğimizi söylemekle yetineceğiz.

Üniter devlet yapısı merkezî yönetim şeklindeki devlet yapılanmasını ifade eder, yani etnik veya coğrafi temelli âdemi merkeziyetçi diyeceğimiz idarî ve malî özerklikler arz eden yönetim birimlerine, yani eyaletler veya federal –özerk yapılara bölünmemiş devletlerdir.

T.C. Anayasasının 3. maddesi Millî ve üniter devlet yapımızın korunması konusunda emredici ve değiştirilemez hükme sahiptir. Anayasa 3. Madde: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür…” der. Yine anayasamızın ayrılmaz parçası olan giriş metninde de bu konularda net ve bağlayıcı ifadeler vardır.

Ben burada çok önemli gördüğüm için yukarıda izah etmeye çalıştığım bazı başlıkları biraz açarak yazımı tamamlamak istiyorum.

Bazıları yeni bir anayasa yapımını devamlı gündeme taşımaktadırlar. Yasama görevi için seçilmiş parlamentolarda anayasanın sil baştan yazılmasına niyetlenmek, yapma girişiminde bulunmak anayasa hukuku açısından doğru bir yaklaşım olmadığı gibi mümkün de değildir. Burada devreye “kurucu iktidar, kurulmuş iktidar, asli kurucu iktidar, tali kurucu iktidar“ gibi yetkileri farklı anayasal kavramlar ve bu kavramlara uygun oluşturulacak yapılara göre hareket edilmesi şartları girer. Zaten yasama görevi ile ilgili parlamentoların böyle bir yetkisi olsaydı, parlamentoda çoğunluğu sağlayan partiler veya bu çoğunluğu ittifaklardan teşekkül oluşumlar, kafalarına ve ideolojik zihniyetlerine göre her dönem yeniden bir anayasa yazarlardı. Yeni bir anayasa yazımının bir başka sakıncası da bu yaklaşımın, Cumhuriyetimizin kurucu felsefesine cepheden karşı olanlar bakımından da bulunmaz bir fırsat sağlamasıdır. Biz burada bu kavramlara göre oluşturulacak yapıları açıklamaktan ziyade, yapılması gerekenleri değerlendireceğiz. Anayasayı yeniden yazmak isteyenlerin en çok ileri sürdükleri şey, mevcut anayasamızın bir darbe sonucu hazırlanmasıdır. Hâlbuki anayasaların kimin tarafından hazırlanmasından daha önemlisi anayasaların içerikleri ve uygulanma şekilleridir.

AB’nin başat ülkeleri Fransa ve Almanya anayasaları- Japonya anayasası

Konunun daha iyi anlaşılması için demokrasisi gelişmiş AB ülkelerine, yani bizlere hep örnek olarak sunulan ülkelere bakalım. Öncelikli olarak da AB’de başat ülke konumundaki Fransa ve Almanya’yı inceleyelim. Fransa’nın bugünkü anayasası 1958 yılında hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Bu anayasayı hazırlatan kimdir? General Charles de Gaulle ve ekibidir; kendisi bir askerdir.

Bugünkü Alman anayasası  ise 1949’daki işgal güçlerinden ABD tarafından bir general başkanlığında hazırlatılıp dayatılan bir anayasadır.  Bakın bir örnek de çok uzaklardan, Japonya’dan verelim. Günümüz Japonya’sının anayasası 1947’de işgal kuvvetleri komutan ABD’li General Dougles Mac Arthur tarafından kendi general ve subaylarına hazırlatılmış bir anayasadır, halen de yürürlüktedir.

 Anayasamızda yapılmış olan değişiklikleri genel olarak değerlendirme

Biz burada bu kavramlara göre oluşturulacak yapıları açıklamaktan ziyade, yapılması gerekenleri değerlendireceğiz. Anayasamızdaki muhtemel değişikliklerin nasıl yapılabileceği, yukarıda da değindiğimiz gibi anayasamızın 175. maddesinde izah edilmiştir. Anayasamız, AKP iktidara gelinceye kadar yapılan değişikliklerle temel hak ve özgürlükler bakımından son derece demokratik bir hale getirtilmişti. Anayasamızdaki bu demokratikleşme süreci 1987 yılında yapılan değişikliklerle başlamış ve 2002 sonuna kadar da AB kriterlerine uygun bir şekilde başlangıç metni başta olmak üzere yaklaşık 80 maddede önemli değişiklikler yapılmıştır.

Bizdeki en büyük fark ise anlayış farkıdır; uygulama farkıdır ve iktidarların elini güçlendirecek şekilde çıkartılan denetimsiz yasalardır, tüzüklerdir, yönetmeliklerdir; bunların da ötesinde TBMM’yi by-pass ederek bakanlar kurulunca çıkartılarak korsan bir şekilde uygulamaya sokulan kararnamelerdir. AKP dönemlerinde ise genelde anti-demokratik diyebileceğimiz ve bugünkü siyasallaşmış yargı düzenini, tek adama dayanan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini ortaya çıkartan değişiklikler yapılmıştır. Bu dönemde de anayasanın yaklaşık 50 maddesi değiştirilmiştir. Bu değişiklikler yapılırken bazı maddeler zaman içerisinde birden çok değişikliğe uğramıştır. Bu süreçte en büyük anti-demokratik uygulamalar Cumhurbaşkanlığı kararnameleridir. Keyfî, hiçbir demokratik ve hukuksal kaygı taşımadan çıkarılan bu kararnameler, ülkemizi hukuk devleti olmaktan uzaklaştırmaya devam etmektedirler.

Daha önce de değindiğimiz gibi anayasaları hazırlayanlardan önemlisi, anayasaların içerikleridir; anayasaları uygulayan anlayıştır, anayasalara uygun çıkartılan yasalardır.

Anayasamızda bulunan değiştirilemez maddeler konusu

Köklü devletlerin anayasalarında mutlaka değiştirilemez maddeler bulunur. Almanya anayasasında 20’ye yakın değiştirilemez madde vardır. Fransa anayasasında da bizim anayasamızdaki sayıdan daha fazladır.

Burada esas sorun 1924, 1961 anayasalarında da var olan ve şimdiki anayasamızda da korunan Türkiye Cumhuriyeti’nin millî/ulusal ve üniter yapısını ortaya koyan ilk dört maddenin ve onları tamamlayan maddelerin değiştirilmesi, sulandırılması gayretleridir. Yine Cumhuriyetimizi kuran Atatürk’ün adını ve ilkelerini anayasadan bir şekilde çıkartma, her türlü etnik, mezhepsel ayrımcılıktan uzak olarak tanımladığı Türk milletini anayasadan silme çabalarıdır.

Türk vatandaşlığı tanımı

Bunlardan daha da hassası Anayasamızın 66. maddesinde yer alan “Türk vatandaşlığı” tanımıdır. Bu tanım Türk devletinin kuruluş değerlerine karşı olan dış ve iç çevreleri çok rahatsız eder. Bu sinsi çevreler bilirler ki, bu tanımı değiştirebilirlerse millî/ulus – üniter devletimizi var eden maddelerin de içlerini boşaltmaları çok kolay olacaktır.  Anayasa madde 66 şöyle der: “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.“  Burada da görüleceği üzere hiçbir ırktan, soydan geldiğine bakılmadan, sadece yasalarda belirlenen vatandaşlık bağını yerine getirmek Türk vatandaşı olmak için yeterlidir. Türk milletine ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne mensubiyeti ifade eder. Emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçilerinin dayattıkları eşitlik, demokratiklik kelimeleri ile de süsledikleri “anayasal vatandaşlık, T.C. vatandaşlığı, Türkiyelilik“  tanımları milletle ilişkisi olmayan devlet veya coğrafyayı esas alan tanımlardır. Anayasamızdaki mevcut vatandaşlık tanımı millî/ulusal yapımıza uygun ve demokratik ülkelerdeki vatandaşlık tanımı gibidir. Bu ulusal/millî tanımın değişmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu hukuki ve felsefi unsurlarının değiştirilmesinde “kelebek etkisi“ gösterir. Israrla dayatılan bu Anayasa değişikliği sonuçta Türk milletinin egemenlik yetkisine de el koyacaktır.

Atatürkçülük demek, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesine bağlı,  tam bağımsızlıkçı ve anti- emperyalist olmak demektir. Bölgemizdeki ve dünyadaki son gelişmeler göstermiştir ki bağımsızlığımızı korumanın, emperyal saldırılara karşı koymanın tek yolu, etnik ve mezhepsel parçalara bölünmeden millî/ulus-üniter devletimiz etrafında kenetlenmemizle mümkündür.

Millî/Ulus devletlerin etnik durumu

Bu konuyu değerlendirirken özellikle modern, çağdaş milletlerin oluşmalarında etnik veya soy bağının esas alınmadığını vurgulamamız gerekir. Dünyadaki milletlerin çoğu onlarca etnik topluluklardan meydana gelmiştir. Her etnik topluluk devlet kurmaya kalksa dünya yaşanmaz ve emperyalizmin istediği gibi sömürülmesi kolay minimal devletler topluluğuna döner ve yaklaşık 8000 devletçik olurdu. Özellikle bize etnik, mezhep açılımları tavsiye eden, dayatan ABD ve AB ülkelerine baktığımızda, entegrasyon çalışmalarına -eğitim başta olmak üzere- özel çaba sarf ederler. Onlar da birçok etnik topluluktan oluşur. Örneğin, Fransa’yı tarih süreci içerisinde değerlendirdiğimizde emperyal, yani sömürgeci bir ülke olduğunu görürüz. Demografik açıdan baktığımızda Fransız ulusunu/milletini; Franklar, Brötonlar, Alzaslılar, Katalanlar, Basklar, Korsikalılar, Cermenler, Berberiler, Ermeniler, Afrika sömürgelerinden gelen ve yerel dilleri farklı daha onlarca etnik topluluk oluşturur. Bunların içerisinde Brötonlar, Fransa nüfusunun yaklaşık %20 kadarıdır. Fransa da yarı başkanlıkla yönetilen mili/ulus – üniter devlet yapısına sahip bir ülkedir. Fransız milleti, kimliğinin ismini Franklardan alır; resmî ve eğitim dili Fransızcadır. Fransız halkı, Fransız kimliği ve Fransızcayı konuşma konularında ulus olarak son derece kararlı bir tutum sergilerler. Ancak, Türkiye’ye geldiklerinde ikiyüzlülüğün dik âlâsını sergileyerek etnik ayrıştırmaları körükleme konularında öncülük ederler. Bu konuları takip edenler, Fransa’nın önceki cumhurbaşkanlarından François Mitterant’ın eşi Bayan Mitterant’ın Diyarbakır ilimizdeki ayrıştırıcı çalışmalarını hatırlarlar.

Geldiğimiz noktada Türk milletinin her ferdine, özellikle de aydınlarımıza düşen en önemli görevin; Türk devletine, Cumhuriyet’imizin kuruluş felsefesine, hukukuna bilinçli ve en samimi şekilde sahip çıkmak olacağını düşünmekteyim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Türk milletine kutlu olsun.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları