28.10.2021

2021’e girerken partili cumhurbaşkanı yönetimindeki Türkiye

Her türlü yatırım için, çağdaş bir hukuk sistemine, demokratik bir ortama; tarımda, sanayide yerli ve millî üretime; gençlerine ve çalışabilecek durumda olan tüm vatandaşlarına istihdam olanağı sağlayan, güven veren bir yönetime ihtiyaç vardır.


Demokrasinin olanaklarını kullanarak iktidara gelen, Müslüman Kardeşler (İhvan) ideolojisinden de beslenen siyasal islamcı AKP iktidarları 18 yıllık sürede devlet yönetimindeki hiyerarşik yapılanmayı bozduğu gibi, tüm devlet kadrolarını da kendi yandaşları ile doldurdu. Siyasal kadrolaşma neredeyse devleti ele geçirme noktasına ulaşmış durumda. Türk’e, Türk milletine her şartta şaşı bakmalarına rağmen, kendi gelecekleri için Türk milletini etkilemeye yönelik olarak “Türk Usulü Başkanlık Sistemi” ambalajıyla sundukları ve adına da “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”  dedikleri  “Partili Cumhurbaşkanlığı”nı da ifade eden bu siyasi rejimi, seçim devam ederken yapılan müdahale ile hayata geçirdiler. Hepsinden önemlisi de onlara göre, ülkemizi her konuda uçuracak olan tek adam iradesine dayalı bu sistem artık tıkanma noktasına gelmiş bulunuyor. Sayın Akşener’in 16.02.2020 tarihinde söylediği şu cümle çok önemli “3Y ile yani ‘Yolsuzlukla, Yasaklarla, Yoksullukla mücadele edeceğiz’ diye gelmişlerdi ama, şu anda bu 3Y’nin sahibi oldular.”

Tıkanma sadece iktidarı elinde bulunduranların siyaset yapma durumlarıyla ilgili olsa çok büyük sorun oluşturmayacak. Ancak bu durum Türkiye ve dolayısı ile Türk milleti açısından son derece büyük sorunların da habercisi gibi. Dış politikadan güvenliğe, komşularla sıfır sorundan sıfır komşusuzluğa, eğitimden sağlığa, ekonomiden istihdama, sosyal yaşamdan kültürel faaliyetlere kadar daha onlarca sorunu sayabiliriz. Bunların dışında bir milletin sürekliliğini ve moral değerleriyle ayakta durmasını sağlayan millî, manevi ve ahlaki değerlerde de büyük erozyonlar yaşanmaktadır. Genç nesillerin Türk vatandaşlığı temelinde Türk milletine aidiyet duygularını güçlendiren, değerler oluşumuna katkı sunan, Türk Millî Eğitiminin temel amaçlarının gerçekleşmesine yardımcı olan “Andımız”ın okullarda okunmasının kaldırılmasından, millî bayramların yaygın olarak kutlanmalarının yasaklanmasına, Türk milletine mensubiyet bilincini vurgulayan büyük Atatürk’ün  “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözlerinin etnik çağrışım yaptığı iddia ve yalanıyla birçok yerden silinmesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin ayaklar altına alınmasından tüm millî, manevi ve ahlaki değerlerimize bilinçli saldırıların bir kısım yazılı, görsel ve sosyal medyada devam ettiğine hâlâ şahit olmaktayız.

Ekonomi

Covid-19’a bağlı pandemi süreci Türkiye’nin sağlıkla ilgili sorunlarının yanında, ekonomi ile ve daha da önemlisi ülkenin yönetimi ile ilgili sorunlarının da daha belirgin bir şekilde gündeme oturmasına neden oldu. Ne yazık ki Türk milleti hayati önemde olan bu pandemi sürecinde gerçeklerle ancak kasım ayından itibaren yüzleşebildi. Ülkemizi yönetenler bu konuda da doğruları bizlerle paylaşmadılar. Bu konuda dünyaya örnek oluşturduğumuz, Almanya’yı kıskandırdığımız bile yalanmış!.. Gerçeğe yakın rakamlar kasım ayında açıklanmaya başlayınca, dünyada maalesef vaka ve ölüm olaylarının yüksekliği bakımından ilk sıralarda yer aldığımızı öğrendik. Bu süreçte gerçekleri açıklamayan yetkililer kadar, her zamanki gibi bu tür yetkililere övgüler düzen yazılı, görsel ve sosyal medya mensupları da bence bu aldatmacanın içerisinde yer almışlardır.

Merkez Bankası Başkanı’nın, Hazine ve Maliye Bakanı’nın değişmesi döviz kurlarında bazı ufak iyileşmeler sağlasa da uzun vadede bu tür müdahalelerin kalıcı çözümler sağlayamayacağı görülmektedir. Bu kurumlar tabi ki devlet çarkının sağlıklı bir şekilde döndürülmesinde önemli işlevleri olan kurumlardır. Bu kurumları yönetenlerin konuları ile ilgili birikimleri, deneyimleri, öngörüleri ve yaptıkları işin sorumluluğunun bilincinde olmaları yani kısaca liyakat ve ehliyet sahibi olmaları elbette çok önemlidir. Ancak geldiğimiz bu süreçte Türkiye’nin sorunlarının daha derin ve karmaşık hâle getirildiğini anlatmak için çok büyük sözler söylemeye gerek kalmamıştır. Türkiye bu süreçte tarımsal ve sanayi üretiminden uzaklaştırılmış; cumhuriyetimizin önemli kazanımları olan mevcut işletme ve fabrikalar yabancı ve yerli yandaşlara peşkeş çekilircesine satılmış; bunların önemli bir kısmı daha sonra kapılarına kilit vurularak üretimden ve istihdamdan bilinçli olarak düşürülmüş, bir kısmının da kıymetli arsaları ranta dönük olarak inşaat alanı hâline getirilmiştir. Artık deniz tükenmiş ve mızrak çuvala sığmamaya başlamıştır. Bu durumu, Sayın Berat Albayrak’ın hiç alışık olmadığımız, devlet geleneğimizde olmayan bir şekilde istifasını Instagram hesabı üzerinden duyurması ve bu yazısının dördüncü paragrafında da “ At izinin it izine karıştığı…” ifadesine yer vermesi ülkemizin getirildiği durumu izah ederken; duyurusunu “Sonumuzu hayreylesin…” cümlesiyle bitirmesi ise gidişin vahametini ortaya koymaktadır.

Konunun uzmanı olan İyi Parti Ankara Milletvekili ve Merkez Bankası önceki başkanlarından Sayın Durmuş Yılmaz’ın 05 Aralık 2020 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada söyledikleri önemli ve düşündürücüdür. Sayın Yılmaz bu konuşmasında 22 ay süresince döviz kurunun yükselmesini engelleme bahanesiyle Merkez Bankası tarafından 133 milyar doların satıldığını söyleyerek; bu dövizin nasıl, kim tarafından, kimlere satıldığını ve bundan kimlerin yarar sağladığını sormuştur. Sayın Yılmaz bu sorularına hâlen cevap alamamıştır. Ayrıca Merkez Bankası’nda 35 yıl çalıştığını ve bu süre içerisinde hiç eksi rezerve şahit olmadığını belirterek, şu anda bankanın eksi 55 milyar dolarlık rezerve getirildiğini, bu şekliyle de bir suç oluştuğunu, bu durumun ise yerindelik denetimi gerektirecek bir durumu ortaya çıkardığını özellikle vurgulamıştır.

TBMM’de Cumhur İttifakı’nın oyları ile kabul edilen 2021 yılı bütçesi daha uygulamaya konulmadan, bütçe açığı vereceği âdeta itiraf edilmiş durumda. Bu açık ta öyle alışılan bütçe açıklarına benzemeyen büyüklükte. Hedeflenen bütçe açığı, planlanan bütçenin tam %18’ni oluşturuyor ve tamı tamına 245 milyar lira öngörülüyor. Tabii bu sadece  öngörülen bütçe açığı miktarı. Uygulamaya geçildiğinde bu miktarın fazlasıyla aşılacağını 18 yıllık tecrübelerimizle rahatlıkla söyleyebiliriz…

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu 24.12.2020 tarihinde yaptığı son toplantıda politika faiz oranını % 15’den % 17’ye yükseltti. Bu oran Türkiye’yi maalesef Avrupa’da ve dünyada olumsuz yönde yine dereceye soktu!.. Faize karşı olduklarını her zaman dillendiren; “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezi ile iktisatta da faklı bir yaklaşım ortaya koymaya çalışan iktidar mensupları bu konuda da rekora koşmaktadırlar. AB ülkelerinde ve ABD’de faizler yüzde sıfır veya 1- 1,5 düzeylerinde seyrederken, faizlerin bu kadar yükseltilmesi bile, finans çevrelerinden yeteri kadar sıcak parayı ülkemize çekmeye yetmiyor. Kendi vatandaşlarımızın dahi bu konuda güvenleri o kadar sarsılmış ki, bankalardaki mevduat miktarının yaklaşık % 56’sı döviz olarak bulunuyor. Bu konudaki esas sorunları aslında iktidar mensupları da mutlaka biliyorlardır. Her türlü yatırım için, çağdaş bir hukuk sistemine, demokratik bir ortama; tarımda, sanayide -sözde değil eylemde- yerli ve millî üretime; gençlerine ve çalışabilecek durumda olan tüm vatandaşlarına istihdam olanağı sağlayan, güven veren bir yönetime ihtiyaç vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 81. yıldönümünde, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Avrupa Birliği Anayasası Nihai Senet bölümünü imzalıyor. (29 Ekim 2004)

AB ve ABD ile ilişkiler

Bu günlerin en can alıcı konularından ve sorunlarından birisi de bilindiği üzere ABD ve AB ile ilişkilerde, yaşadığımız mevsime paralel, soğuk rüzgarların esmeye başlaması.

Tarihler 29 Ekim 2004’ü gösterdiğinde, o tarihlerde Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’ün cumhuriyetimizin kuruluşunun 81. yıldönümü törenlerine katıldığını düşünenler yanılırlar… O tarihte bu heyet İtalya’nın başkenti Roma’da AB Anayasasının imza töreninde bulunuyorlardı. Sayın Erdoğan ve Sayın Gül AB Anayasası Nihai Senet Bölümünü, Conservatori Sarayı’nda Türk ve İslam düşmanlığı ile tanınan Papa X. Innocentius heykelinin önündeki masada imzaladılar. 03 Ekim 2005 tarihinde ise Lüksemburg’da yapılan hükümetler arası konferansta Türkiye AB’de müzakereci ülke konumuna getirilmiş ve bu nedenle de Ankara Kızılay’da AB’ye girilmiş gibi büyük kutlamalar yapılmıştı. Günümüzde ise bırakın AB’ye Türkiye’nin girmesini, AB Türkiye’yi yaptırımlarla tehdit etmeye devam etmektedir. 10-11 Aralık 2020 tarihinde yapılan AB liderler zirvesinde Türkiye’ye şimdilik bir yaptırım kararı çıkmamasına rağmen, birçok konuda ağır denilebilecek eleştiriler yapılmış, konunun 2021 yılının mart ayında tekrar değerlendirileceği vurgulanmıştır. AB’nin yumuşak karnı Suriyeli sığınmacılar konusudur. Türkiye için demografik, kültürel, ekonomik, jeopolitik ve güvenlikle ilgili konularda büyük tehdit oluşturan sığınmacılar sorununda; ABD, AB ve hatta Rusya’nın en büyük çabaları bu insanların Türkiye’de devamlı yerleşmelerini sağlamak ve entegrasyonları için gerekli alt yapıyı oluşturmaktır. Hatta, sanki mülteciler bizim devamlı vatandaşımızmış gibi AB, Türkiye ile 2016 yılında Geri Kabul Antlaşması yaptı. Bu çevreler entegrasyon işine o kadar önem veriyorlar ki, AB şimdiye kadar Türkiye’ye belli entegrasyon projeleri çerçevesinde 6 milyar euroluk bir para aktardıklarını bu ay içerisinde açıkladılar. Bu yaklaşımlarını, Türkiye’nin iç cephesini zayıflatma, bölünmesine ortam hazırlama projelerinin bir parçası olarak değerlendirebiliriz. Bunun dışında Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama faaliyetleri, 27 Kasım 2019 tarihinde Libya ile yapılan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası ve Kıbrıs konularında dengeleme, taviz koparma çabaları ve zirve sonunda açıkladıkları üzere beraber hareket edebilmek için yeni seçilen ABD başkanı Joe Biden’ın göreve başlamasının beklenilmesi gibi daha birçok nedeni sayabiliriz.

ABD ile ilişkilere baktığımızda ise renkli bir başlangıca şahit oluyoruz. Sayın Tayyip Erdoğan daha milletvekili seçilmeden Beyaz Saray’da ABD Başkanı George Bush tarafından kabul edilmiş, hatta daha sonra BOP eş başkanlığı ile de taltif edilmişti. Aynı Bush, AKP hükümetinde 2003 yılında bakanlık görevinde bulunan Sayın Yaşar Yakış ve Sayın Ali Babacan’ı kabulünde, bu bakanların Irak’a girme konusunda sıkı pazarlıkçı olduklarını vurgulamak için de “at tacirleri!” diye iltifatlar yağdırıyordu!  1 Mart tezkeresinin TBMM’den geçmemesi ilişkileri olumsuz etkilese de, Irak’ın işgalinde AKP iktidarı ABD’ye birçok alanda kolaylıklar sağlamıştı. Buna rağmen 04 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’de 11 Türk askerinin başına ABD askerlerince çuval geçirilmişti. Hükümet ise haddini aşan ABD’ye müzik notası bile verememişti!.. 2003 yılına kadar jeopolitiğimiz ve güvenliğimiz için her zaman tehdit oluşturabileceği düşüncesiyle Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan Barzanistan, Irak’ın işgalinden sonra ABD ve İsrail’in istek ve dayatmaları ile Kuzey Irak’ta kuruldu. AKP hükümeti bu duruma ses çıkarmadığı gibi her konuda Barzanistan’ın kurulmasına yardımcı oldu. Hatta bazı yıllar Barzanistan’da ödenemeyen memur maaşları bile Türkiye’den gönderildi. Bu yıllarda mevcut hükümet açıklamalarında ABD’yi “stratejik müttefik” olarak değerlendiriyordu.  Başlangıçtan günümüze kadar olan süreçte ABD ile ilişkilerimizde Türkiye aleyhine o kadar çok olumsuzluk yaşandı ki, bunlar birçok yazının, kitapların konusunu oluşturur. Condoleezza Rice’ın ABD’nin “Tek Dünya Devleti” olma iddiası ile yola çıkarken uygulamaya koyacağı “Yaratıcı Kaos” doktrinini açıklamasından sonra; Irak’ın işgali, Habur’la başlayan etnik açılım gayretleri, BOP’un “Arap Baharı” ambalajıyla uygulamaya konulması ile Tunus, Cezayir, Libya, Mısır ve Suriye’de başlatılan ayaklanmalar, iç çatışmalar, işgaller, ölümler, göçler; Türkiye’nin Suriye’de ve son olarak da Libya’da müdahil olması; 15 Temmuz 2016 ‘da FETÖ örgütü mensuplarının darbe girişimleri; Suriye’nin kuzeyinde sınırımızda hala kurgusu devam eden Rusya’nın da açıktan desteklediği  PKK/PYD/ YPG lilere bir terör devleti kurdurma çabaları, bu terör örgütlerine sağlanan binlerce tırlık silah ve diğer lojistik destekler… Bunlarla da sınırlı kalınmadı; Türkiye’nin yüksek irtifa uzun menzilli hava savunma sistem ihtiyaçlarının karşılanması için parasını ödemek koşuluyla istekte bulunduğu Patriotların Türkiye’ye satışının sakıncalı görülmesi ve verilmemesi; bir kısım parçaları da Türkiye’de üretilen F-35 savaş uçaklarının parası ödendiği hâlde tesliminin durdurulması gibi saymakla bitmeyen güçlükler çıkarıldı.

Patriot, S-400 ve CAATSA

Sonuçta, stratejik müttefik olarak başlayan ilişkiler ABD tarafından tek taraflı olarak uygulamaya konulan CAATSA yaptırımları ile farklı bir aşamaya evrildi. CAATSA ne diye baktığımızda, 15 Ağustos 2017 tarihinde Trump’ın onayı ile kabul edilen ABD’nin hasımlarıyla, düşmanlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası olduğunu görüyoruz. Yani ABD Türkiye’yi hasımlığa, düşmanlığa indirgemiş durumda. Sebebi de Türkiye’nin acil ihtiyacı olan ve parasını ödemek koşulu ile talep ettiği hava savunma sistemlerini vermedikleri için, Türkiye’nin de bu acil savunma ihtiyacını karşılamak üzere Rusya Federasyonu’ndan S – 400 Yüksek İrtifa Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemlerini satın alması. Tabi ki ABD’nin bu yaklaşımı kabul edilemez bir durum. Bu konuda TBMM’de grubu bulunan AKP, CHP, MHP, İYİ Parti birlikte hareket ederek Türkiye’nin tepkisini en üst düzeyde gösterdiler. Bundan sonra atılacak adımları Sayın Cumhurbaşkanı ve ilgili kadrosu belirleyecektir. Bu konuda Türkiye’nin geçmişte uygulamaya koyduğu önemli örnekler mevcuttur. Esasında ABD çoktan beri Türkiye’ye bir hasım, düşman gibi davranmaktadır. Bu rahatsız edici tavrını yukarıda bir kısmını saydığımız gibi açıktan, stratejik müttefik ilişkisine hiç yakışmayacak şekilde, devamlı sergilemektedir.

Bu son CAATSA yaptırımları uygulamasıyla, NATO üyesi olan Türkiye’yi hasım ve düşman olarak görme yaklaşımı kabul edilemez bir durumdur. Siyasi anlam olarak da 5 Haziran 1964 tarihinde ABD başkanı Lyndon B. Johnson’un Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı mektuptan da, haşhaş ekimi ve 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı dolayısı ile uygulamaya koyduğu silah ambargosundan da daha ağır bir tavırdır. O yıllarda bu olumsuz yaklaşımlara gerekli cevaplar kararlılıkla verildi. 1975 yılında, Başbakan Süleyman Demirel zamanında, muhalefetteki CHP’nin o zamanki lideri Bülent Ecevit’in de destek vermesi ile 21 ABD üssü kapatıldı, Savunma İşbirliği Antlaşması tek taraflı olarak feshedildi.  İncirlik üssünde sadece NATO faaliyetlerine müsaade edildi. 5000’e yakın ABD personeli ülke dışına çıkarıldı. Faaliyetlerinde NATO kapsamı dışında kalacak statüde Ege Ordusu kuruldu. Böylece ABD, kendi koyduğu silah ambargosunu kaldırmak zorunda bırakıldı.

Bu örneklerden hareketle Türkiye, öncelikli olarak Biden’ın göreve başlayacağı tarih olan 20 Ocak 2021‘den önce S-400’leri mutlaka faal duruma geçirmeli; Biden’ın Türkiye’ye CAATSA uygulamaları konusundaki yaklaşımına göre de Küre Radar üssü, İncirlik ve diğer üsler için gerekli kararı vermelidir. Emperyalist ülkeler ancak bu kararlı tavırla durdurulabilir. Biden senatörlük yıllarından beri Türkiye’ye karşı şahin tavırlı bir siyasetçi olarak biliniyor. Dileğimiz, Başkanlık görevi süresince bu ön yargılı yaklaşımlarından uzak durmasıdır.

2021 Yılında Türk milleti ve insanlık için sağlıklı bir yaşam sürecinin başlamasını ve tüm iyiliklerin gerçekleşmesini diliyorum.

Yazar

Numan Gültekin

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar