27.09.2021

Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan eller

Numan Gültekin, 31 Mart 2021 tarihinde, “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak gerçekleştirilen Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Gayriresmi Zirvesi'ni değerlendiriyor.


Türkiye’nin gündemi yine çok yoğun ve sıkıntılı. Covid–19’a bağlı gelişen ve tüm dünyayı olduğu gibi ülkemizi de etkisi altına alan pandemi süreci; mevcut partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yarattığı yönetim boşluğundan, yargı dahil tüm kurumların siyasallaşmasına, ekonomiden istihdama, eğitimden sağlığa, dış politikadan güvenliğe, komşularla sıfır sorundan sıfır komşusuzluğa, özgürlüklerin baskı altına alınmasından yasaklara, yolsuzluklardan yoksulluğa, sosyal yaşamın kısıtlanmasından kültürel faaliyetlerdeki karmaşaya kadar daha onlarca sorunun adeta tuzu – biberi oldu.

Bu karmaşa içerisinde ABD ve AB’ye yeniden yaklaşma zorunluluğu duyan AKP iktidarı “Türk“ ve “Atatürk“ karşıtlığını tekrar gündemine aldı.  Danıştay  “ Andımız “ın okullarda okutulmaması ve devlet nişanlarından Atatürk kabartmasının çıkartılması yönünde kararlarını açıkladı. Önceki kararlarıyla, anayasamızla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hukuku ve kuruluş felsefesi ile çelişen bu kararları aynı gün açıklaması ise gerçekten manidar bir durum oluşturdu. Hukuki zemini olmayan bu siyasi kararların belli yerlere mesajlar verdiği açıktı. Yani deniliyordu ki, biz durmuyoruz, BOP eş başkanlığı ile yüklendiğimiz görevimizi devam ettiriyoruz. “Durmak yok, yola devam!..“ sloganı herhalde bu nedenle hep tekrarlanıyor. Bununla da kalınmadı, Lozan Antlaşmasının tamamlayıcısı ve Türk Boğazlarının kilidi olarak bilinen Montrö Sözleşmesi’ne sahip çıkan, bu konudaki milli duyarlılıklarını dile getirmek için basın açıklaması yapan emekli 104 amirale de, bu açıklamanın içerik olarak darbe bildirisi olduğu iddiasıyla soruşturma açıldı.

Bunların hepsinin üzerine ABD Başkanı Biden hiçbir tarihî, hukuki gerçeklere dayanmayan beklenen açıklamasını yaptı. Kısa tarihlerinde defalarca mazlum milletlere, kendi topraklarını savunan Kızılderililere, Afrikalı kölelere, Hiroşima’da Nagasaki’de Japonlara, Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de mazlum halklara yaptıkları katliamları, soykırımları unutmuş; tarihinin hiçbir döneminde katliam, soykırım gibi insani ve  ahlaki değerlerle bağdaşmayan bir saldırı içerisinde olmayan Türk Milleti ve atalarına hadsiz bir şekilde saldırmayı tercih etmişti. Bu açıklama “haydut devlet“ unvanı (!) ile anılmalarına neden olan emperyalist, soykırımcı olma suçluluğunun adeta dışa vurumu gibiydi. Evet, bu topraklarda soykırımlar yaşanmıştır, ancak bu soykırımlar, katliamlar Türklere karşı yapılmıştır. Bu olaylar Büyük Atatürk’ün tanımlamasıyla Türklere karşı uygulanan bir “Ermeni Mezalimi” dir. Türklere karşı yapılan bu katliamlar sadece 1915’li yıllarla da sınırlı değildir. 1821 yılında Mora isyanı ile başlar, 1912 – 1913 Balkan savaşları, 1914 – 1918 I. Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşımızda Türk ordusunun önünden kaçan Yunanlılarının Ege Bölgemizin şehir ve köylerinde kadın, çocuk, yaşlı demeden insanlarımızı katletmeleri ve yerleşim yerlerini ateşe vermeleri ile devam eder. İngiliz tarihçi Walter Phillips’e göre 1821 Mora isyanında sadece 3 gün içinde Mora’nın merkezi Tripoliçe’de 40.000 Türk Müslüman vahşi bir şekilde Yunanlılar tarafından katledilmiştir. Bu tarihte Arnavut Müslümanlar ve Yahudiler de katliama uğramışlardır. 21 nisan 1915 tarihinde sadece  Van’da Ermeni çeteler (Hınçak, Taşnak ve diğerleri) 22.9000 Türk Müslüman katletmişlerdir. O tarihlerde civar ilçelerdeki Ermeni Katliamlarında tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun araştırmalarına göre 80.000 Türk Müslüman katledilmiştir. Van Gölü içerisindeki Akdamar adası ise Türk kadın, kız çocuklarının Ermeni çeteler tarafından tecavüze, işkenceye, kurşuna dizilmeye maruz kaldığı yerdir. Buranın gerekli düzenlemeler yapılarak bu kadınlarımızın anısına “ İffet Adası “ olarak ilan edilmesi beklenirken; AKP iktidarı maalesef, 2010 yılında burayı Türk insanının vergileri ile restore ettirerek Büyük Haç Kilisesi olarak dünyadaki Ermenilere her sene anma ayini yapmaları için tahsis etmiştir.

Sayın Halaçoğlu’na göre Ermeniler 1894 yılından itibaren çete faaliyetleri içerisinde Türk Müslümanları katletmeye başlamışlar. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Gnl.Md.Yrd. Sayın Doç. Dr. Mustafa Budak arşiv belgeleriyle kayıtlı yaklaşık 2 milyon Türk Müslüman’ın  Ermeni çetelerce katledildiği bilgisini vermektedir.

Yine, 1970’li ve 1980’li yıllarda diplomatlarımıza, ailelerine ve büyükelçilik çalışanlarımıza ASALA ve JCAG gibi Ermeni terör örgütlerinin düzenlediği kahpe saldırılarda 77 canımız şehit olmuştur. Katliamlar burada da durmamış, Kardeş Azerbaycan toprağı Hocalı’ da 25/26 şubat 1992 tarihinde Rusya’nın bölgede bulunan 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğinde Ermeni çeteler yine kadın, çocuk, yaşlı demeden 613 Türk’ü katlederek devam etmiştir.

Türk Milleti ve atalarına karşı bu kadar ağır,  hadsiz suçlama karşısında Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamadan yaklaşık üç gün sonra Biden’a verdiği cevap ise, bekleneni hiç karşılayacak içerikte değildi. Sayın Cumhurbaşkanı’nın önüne gelene “Eyyy!…”  diye başlayan konuşma üslubunu bu defa nedense göremedik.  Esasında bu açıklamaya karşı alınan tavırlar, verilen demeçler, yapılan açıklamalar tüm kesimler için adeta bir turnusol kağıdı işlevini yerine getirmiştir. Bu karanlık saldırı, bir kez daha kimlerin Türk milletinin tarihi, kimliği ve değerleri ile barışık, samimi olduğunu görmemize ışık tuttu.

Bunlar yetmezmiş gibi hemen bayramdan önce Mesci-di Aksa’ya yaptıkları çirkin saldırıdan sonra Kudüs’de,  Gazze’de Filistin Halkı’na karşı başlatılan acımasız İsrail saldırısı devam ediyor. ABD ve bazı AB ülkeleri de İsrail’i destekliyorlar. Bunların hepsi beklenen şeyler. Sayın Cumhurbaşkanı ve siyasetçilerimiz haklı olarak bu saldırının durdurulması için büyük çaba içerisindeler. Önemli olan burada İsrail ve ABD’yi etkileyip caydıracak bir hamle yapabilmek. Bu hamle için de en uygun yer bilineceği üzere “ Kürecik Radar Üssü” dür. Bu üssün yeri Malatya ilimizin Akçadağ ilçesine bağlı Kürecik Beldesi sınırları içerisindedir. Bu üssün yeri AKP iktidarlarınca 2012 yılında ABD’ye tahsis edilmiştir. Ancak esas işlevi İran’dan İsrail’e karşı gelebilecek saldırıları önceden haber almaya yöneliktir. Yani İsrail’i korumaya alma amaçlıdır. Ancak izlediğim kadarı ile mevcut iktidar Kürecik’i hiç ağzına bile almıyor. Bu nedenle de tepkiler maalesef sonuç vermiyor.

Tabi burada bir önemli ayrıntı da, Filistin Halkı’na haklı olarak gösterilen ilginin, Doğu Türkistan’da işgalci Çin’in, oranın kadim halkı Uygur Türkler’ ine yaptığı katliam ve işkencelere karşı gösterilmemesidir…

Bu süreçte hiç mi duymak istediğimiz güzel bir gelişme olmadı derken, 31 Mart 2021 tarihinde pandemi nedeniyle çevrimiçi ortamda da olsa Türk Konseyi/Türk Keneşi ( Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi ) Devlet Başkanları Zirvesi Kazakistan’ın ev sahipliğinde gerçekleşti. Bu zirve bir bakıma Türkiye’ de 2021 yılı içerisinde yapılacak resmi zirveye hazırlık amacı da taşıyordu. Bu önemli zirveye asil üye devletler olarak Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye, Özbekistan ( harf sırasına göre yazılmışlardır ); gözlemci ülkeler olarak da Macaristan ve Türkmenistan ( misafir gözlemci ) katılmışlardır.

Çevrimiçi Türk Konseyi gayriresmî zirvesi (31.03.2021)

Katılımcılar

Kazakistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen bu gayriresmî zirve çevrimiçi video konferans şeklinde gerçekleştirilmiş olup, toplantıya üye  ülkelerden Kazakistan Kurucu Cumhurbaşkanı ve Konsey Onursal Başkanı Nursultan Nazarbayev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım – Jomart Tokayev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Japarov, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  misafir gözlemci olarak Türkmenistan Devlet başkanı Gurbangulu Berdimuhammedov, gözlemci olarak da Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve Türk Konseyi Genel Sekreteri Baghdad Amreyev  katılmışlardır.

Zirve Notları ve Alınan Kararlar

Bu zirve her ne kadar gayriesmî ve çevrimiçi şartlarda yapılsa da çok önemli kararların alınmasına vesile olduğu gibi, bir bakıma Türkiye’de 2021 yılı sonuna doğru yapılacak olan VIII. zirvenin ön hazırlığının oluşturulmasına da imkân sağlamıştır.

Zirve, Kazakistan’ın Kurucu Cumhurbaşkanı Elbaşı ve Türk Konseyi’nin Onursal Başkanı Nursultan Nazarbayev’in öncülüğünde ve Türkistan, Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri”  temasıyla düzenlendi.

Zirvenin düzenleme zamanlaması kadar, konuşulan konular ve alınan kararlar da önemliydi. Zirve çevrimiçi yapılsa bile, ev sahibi konumunda olan Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Kasım – Jomart Tokayev toplantının başında tüm katılımcıların ilkbahar ekinoksunu, doğanın  uyanışını, bir bakıma hayatın başlangıcını simgeleyen Nevruz Bayramlarını kutlayarak konuşmalarına başladılar. Devamında da 2021 yılının Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın yeniden bağımsızlıklarına kavuşmalarının 30. yılı olması münasebetiyle de ilgili ülkelerin cumhurbaşkanlarına tebriklerini sunarak, bu devletleri 1991 yılında hiç zaman geçirmeden tanıyan Türkiye Cumhuriyeti’ne de teşekkürlerini ilettiler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin topraklarının Ermenistan’ın işgalinden kurtarılmasından duydukları sevinci paylaşarak, çatışmaların sona ermesinin önemini belirttiler. Tüm bu yaklaşımlar bir bakıma toplantının kardeşlik, dayanışma ortamında geçtiğinin de önemli bir işaretiydi.

Yine bu görüntünün en sevindirici taraflarından birisi de, her konunun planlı bir şekilde gündeme getirilip, değerlendirilmesi ve katılımcıların da görüşlerini aynı titizlik ve saygı temelinde sunmalarıydı. Bu durum ise, Türk Konseyi’nin kurumsallaşma yönünde önemli bir mesafe aldığının bir göstergesi gibiydi.

Bu güzel başlangıçtan sonra zirvede alınan kararların da ileriye dönük ve önemli olduklarını görüyoruz. Bu kararları özetleyerek değerlendirirsek:

İslam anlayışının Türk Ekolünün kurucusu sayılan, Türk dünyasındaki halkların bir araya getirilmesinde önemli bir manevi ağırlığı olan Hoca Ahmet Yesevi’ nin bir bakıma mirası da olan Türkistan şehrinin 2018 yılında Elbaşı Nursultan Nazarbayev’ in inisiyatifiyle eyalet merkezi yapılmasından sonra,  geçmişe  yönelik değerleri korunarak, yaklaşık 2 milyar dolarlık bir yatırımla modern, yeni, büyük bir merkez haline getirilmişti. İşte tüm Türk dünyası için özel ve manevi değeri olan bu kadim şehir bu zirvede katılımcı ülkelerin devlet başkanlarının onayı ile 2021 yılı için “Türkistan, Türk Dünyasının Manevi Başkenti” ilan edildi. Bu karara paralel olarak da, gelecek yıllarda belirlenecek başka kadim şehirlerden birinin her yıl Türk dünyasının manevi başkenti olarak ilan edilmesi de karara bağlandı.

Sayın Togayev tarafından Türkistan’la ilgili olarak gündeme taşınan bir konu da, Türkistan merkezli ticaret ve turizm bağlantısının diğer Türk devletleriyle kurulması konusuydu. Bu bağlantıya paralel olarak da bu devletler tarafından Türkistan’da ortak bir “özel ekonomi bölgesi“ oluşturulması önerisi oldu. Burada amaç olarak da, Türkistan’ın yukarıda özetlediğimiz manevi mirasından da faydalanılarak Özbekistan’ı da içerisine alacak şekilde ekonomik, ticari ve turizme yönelik bir hareketliliğin yaratılması amaçlanmakta. Gerekli finans kaynağının temini için de Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Şevket Mirziyoyev’in önerisiyle, üye ülkeler tarafından ortak bir kalkınma bankası kurulması gündeme alındı. Bu özel ekonomik bölgelerin diğer üye ülkelerde de kurularak yaygınlaştırılması halinde ise, mevcut ticaret ve turizm hacminin bu ülkeler için 2-3 misline çıkarılabileceğini öngörebiliriz. Sayın Tokayev bu süreç bağlamında önceden gündeme getirilmiş olan “Türk Yatırım Fonu“nun hayata geçirilmesinin artık ihmal edilmemesi yönündeki görüşünü tekrarladı. Anlaşıldığı kadarıyla bu fonda 2021 yılı sonuna doğru Kazakistan’ın başkenti Nur-Sultan’da Uluslararası Finans Merkezi’nde faaliyetine başlayacak.

Sayın Nazarbayev’in, “Türk Konseyi“ isminin değiştirilerek “Türk Devletler Teşkilatı“ olması yönündeki önceden gündeme taşıdığı önerisinin de, bu zirvede kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Bu konu ile ilgili olarak Dışişleri Bakanları ve Sekretarya’ya kararı hayata geçirecek belgelerin hazırlanması ve Türkiye’de toplanacak olan VIII. zirve toplantısına sunulması görevi verildi. Sayın Nazarbayev’in üzerinde ısrarla durduğu ve daha önceki zirvelerden hatırlanacağı üzere üye ülkelerde ortak Latin harfli alfabe kullanımının hayata geçirilmesi yönündeki teklifinin, sonbaharda Türkiye’de yapılacak olan zirvede ele alınmasına karar verilmesini de önemli bir gelişme olarak değerlendirebiliriz.

Burada önemli gördüğüm bir sorunu da paylaşmakta fayda görüyorum. Türk Konseyi’ne üye bazı Türk devletlerinde yaşayan soydaşlarımızın Çarlık Rusyası ve SSCB dönemlerinde yoğun bir şekilde uygulanan asimilasyon politikaları nedeniyle “Türk“ kimliği konusunda bazı yanlışlıklara düştükleri görülmektedir. Örneğin; “ben Kırgız’ım”, “ben Kazak’ım” ,“Türk değilim” diyebilmekteler. Bu ülkelerde “Türk“ millî kimliğinin geleceğini etkileyecek olan bu konunun da, bir eğitim projesi içerisinde ele alınarak, ortak Latin harfli alfabe projesi ile birlikte hayata geçirilmesinin faydalı olacağını düşünmekteyim.   

Bu zirvenin önemli sunumlarından birisini de Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev yaptı. Sayın Aliyev bu konuşmasında Karabağ zaferinden sonra bölge ülkeleri için birçok alanda olduğu gibi ulaştırma alanında da yeni fırsatların çıktığını, bu fırsatlardan birisinin de yapılan ateşkes antlaşmasına göre açılacak Zengezur Koridoru olduğunu açıklayarak; bu koridorun Azerbaycan-Nahçıvan-Türkiye üzerinden Türk dünyası ülkelerini coğrafi olarak birleştirici rol oynayacağını belirtti. Bu gelişmeye paralel olarak da İran-Ermenistan, Rusya-Ermenistan kara ve demir yolu bağlantılarının kurulmasıyla, Türkistan coğrafyasına yönelik çok yönlü gelişmelerin önünün açılacağını vurguladı. Bu sevindirici habere, Karabağ zaferinin ortaya çıkardığı çok önemli bir gelişmeydi diyebiliriz.

Sayın Aliyev’in bu açıklaması,  Türk dünyasının aksakalı, Türk Konseyi’nin onursal Başkanı Nursultan Nazarbayev’in Turan Koridoru teklifi zemininin bir bakıma gerçekleşebilecek aşamaya geldiğinin de adeta bir müjdesi oldu. Sayın Nazarbayev bu teklifini  “Trans- Hazar Uluslararası Taşıma Koridoru “ (Orta Koridor) ismi ile de anılan “Bakü – Tiflis – Kars“ güzergahı için yapmıştı. Daha güneyde oluşacak bu yeni koridor sadece Türk devletlerinin topraklarından geçeceği için “Turan Koridoru“ için daha uygun bir güzergah olacaktır diye düşünüyorum. Bu koridor Türk dünyasını oluşturan ülkelerin yalnızca ekonomik, ticari, kültürel ilişkilerini geliştirmelerine katkı sunmakla kalmayacak; uzun yıllardır özlemi çekilen Türk Birliği’nin gerçekleştirilmesi konusunda var olan psikolojik baskıların aşılmasına da yardımcı olacaktır. Bu konuda en büyük sıkıntı ise, Sayın Aliyev’in açılacağını müjdelediği koridorun gelecekte Rusya’nın denetiminde olması durumudur.

Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan da konuşmalarında, Türk Konseyi’nin önemini vurguladıktan sonra, Türkmenistan’a konseye tam üye olması çağrısında bulunarak, KKTC’nin durumu hakkında konsey üyelerinin dikkatlerini çekti.

KKTC’nin ivedi bir şekilde Türk Konseyi’nin asli üyesi konumuna taşınması konusu, kabul edileceği üzere, Türkiye’nin daha aktif çalışmasını gerektirmektedir. Özellikle Sayın Nazarbayev ve Sayın Aliyev’in şahıslarında yapılacak girişimler vasıtasıyla konunun gündeme taşınmasının, sonucu olumlu yönde etkileyeceğini düşünmekteyim.

Üye ülkeler zirve sonuç bildirisinde, Azerbaycan’ın zaferiyle sonuçlanan, ancak çatışmalar sırasında tahrip olan şehirlerin ve diğer yerleşim yerlerinin yeniden inşasında Azerbaycan Hükümeti ve halkıyla  dayanışma içerisinde olunacağını; egemenlik, toprak bütünlüğü, uluslararası kabul edilmiş sınırları karşılıklı olarak tanıma ve bu kabullere saygılı olma temelinde Azerbaycan’la Ermenistan arasındaki normalleşme çabalarını da destekleyeceklerini açıklamaları ise, özel bir anlam taşıyordu. Konsey üyeleri arasındaki dayanışma ruhu içeren anlamlı bu açıklama, bölge barışı ve istikrarına da katkı sağlayacak bir yaklaşımdır diyebiliriz.

Yine, Türk dünyasının bir bakıma ekonomik potansiyelinin yansımasının ortaya konulabileceği enerji, gümrük, ulaştırma, altyapı gibi stratejik alanlarda ne gibi bölgesel projeler hazırlanabileceğinin değerlendirilmesi, bu konularda çalışmaların sürdürülmesinin faydalarının vurgulanması önemliydi. Bunların yanında, Türk konseyi sekretaryası tarafından taslakları hazırlanan  “ Türk Konseyi 2020 – 2025 Stratejisi “  ilk taslaklarının ve “ Türk Dünyası Vizyonu – 2040 “  belgelerinin Kasım veya Aralık 2021 sürecinde Türkiye’de yapılacak olan VIII. zirve toplantısında üye devletlerin onayına sunulmasının kararlaştırılmış olması ise, geleceğe yönelik beklentiler bakımından güven vermiştir.

Bu zirvenin önemli kararlardan birisi de özellikle tarihî, kültürel mirasımıza; bilime sanata katkı sağlayan değerlerimize sahip çıkılması kararıydı. İşte bu amaçla, Türk dünyasında şairliğinin yanında devlet adamlığı (valilik ve vezirlik) ile de önemli bir yere sahip olan, eserlerinde genellikle Türk dilini (Çağatay lehçesi) kullanan, ayrıca Türk dilinin Farsçadan daha fazla zenginlikte anlatım inceliklerine sahip olduğunu savunan (bu konudaki  görüşlerini Muhakemet’ül Lugateyn adlı eserinde yazmıştır) Ali Şir Nevai’nin (Herat-1441 – 1501) doğumunun 580. yıldönümünün kutlanması ve Türk Konseyi olarak bu yıl uluslararası anlamda “ Ali Şir Nevai Ödülü “ verilmesi konusunda mutabık kalınmasını ise, anlamlı ve önemli bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu kararla geçmişten geleceğe kurulacak köprüler vasıtasıyla bu değerlerimizin yeni nesiller tarafından bilinmesi, unutulmaması sağlandığı gibi; geleceğe yönelik olarak da yetişecek değerlerin teşvik edilmeleri amaçlanmış oluyor.

Gerçekleşme ortamı ve alınan bu kararlar ışığında zirve ile ilgili genel bir değerlendirme yaptığımızda: Gayriresmî ve çevrimiçi şartlarda yapılmasına rağmen, samimi ve olumlu bir yaklaşımın sergilendiği, dayanışma ruhunun öne çıktığı, ileriye dönük olarak birçok stratejik  konunun gündeme alındığı, geleceğe yönelik olarak da “Türk Birliği’ne“ doğru umutlarımızı artıran bir atmosferde gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz.

Bu gelişmeler sürecinde Türkiye’nin durumu

Bu zirveyi izleyip yukarıdaki değerlendirmeleri yaparken, geriye dönük olarak “Türkiye bu 30 yıllık süreçte üzerine düşenleri şimdiye kadar yapabildi mi?“ sorusu hep zihnimi kurcaladı. Türkiye’de 1991 yılından itibaren bu konularda hiçbir şey yapılmadığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz, haksızlık olur, bu yolda emek harcayanlara karşı vefasızlık olur. Birçok konuda, birçok faaliyet alanında çalışmalar yapıldı, bu konularla ilgili kurumlar oluşturuldu,  bu kurumların belirledikleri alanlarda destekler sağlandı. Yapılanlar yeterli olmasa da, hepsi çok önemli, çok değerli. Bu konularda emeği geçenlere tabi ki minnet duyuyoruz ve teşekkür ediyoruz.

Ancak geldiğimiz bu aşamada yapılanların süreklilik arz etmediğini ve yeterli olmadığını görüyoruz. Geriye doğru değerlendirmelerimizde ise, bölgeye ilgi ve bölge ülkeleriyle ilişkiler genelde iktidarların siyasi tercihlerine, biraz daha açarsak ideolojik anlayışlarına göre şekillenmiş oluyor. Bu olumsuz yaklaşımın başlıca nedeni ise, bu ve buna benzer süreklilik arz eden millî konularda; partiler üstü bir anlayışla millî/ulusal politikaların oluşturulamamasıdır.

Yukarıda değerlendirmeye çalıştığım zirve toplantısında, gerek zirve programlarının oluşturulması gerekse ortaya konulan projeler ve diğer önerilerde genelde Kazakistan ve onun kurucu Cumhurbaşkanı Türk Konseyi Onursal Başkanı Sayın Nursultan Nazarbayev öne çıkmaktalar. Bu nedenle de bir “Türk vatandaşı“ olarak kendilerine müteşekkirim. İyi ki varlar ve Türk dünyasının dünyada varlığını hissettirebilecek amaçlar doğrultusunda Türk Konseyi’nin gelişmesine, kurumsallaşmasına önderlik ediyorlar.

Ancak, bu gelişmeleri takip ederken iç dünyamda bir burukluk yaşadığımı da özellikle belirtmek isterim. Nedenini de önemli gördüğüm için paylaşmakta fayda görüyorum.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın ilk çeyreği içerisinde M. K. Atatürk’ ün önderliğinde işgalci emperyalist ülkelere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı çok zor koşullarda Kuva-yı Millîye ruhu ile destansı bir hazırlık sürecinden sonra yapılan Millî/Ulusal Kurtuluş Savaşı sonucunda çok özel şartlarda kurulmuştur. Tarihiyle, kültürel değerleriyle, eşsiz coğrafyası ve bu coğrafyaya dayanan jeopolitik ve jeo-stratejik özellikleriyle; Türk milliyetçiliğine dayanan kuruluş ideolojisi ve felsefesiyle, millî kimliğiyle; gerçekleştirilen aydınlanma inkılapları/devrimleri ile; aklı, bilimi rehber edinen, çağdaş değerlere sahip bir devlettir. Kuruluş şekli ve özellikleri bakımından özgündür. Bu özellikleriyle Dünya’da kurulan birçok devlete ve mazlum milletlere örnek oluşturmuştur. İşte 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi Türkiye Türklüğünde yeniden bir diriliş yaşanırken; Asya’da, Balkanlar’da ve diğer coğrafyalardaki Türkler ise büyük felaketler, dramlar ve tutsaklıklar yaşıyorlardı.

Böyle köklü ve özgün bir devletin vatandaşları olarak doğal olarak beklentimiz; Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi iktidarların, ilgili kurumların SSCB’nin dağılma sürecinde bağımsızlıklarına kavuşan Türk devletlerine, yapılanların üzerinde süreklilik arz eden milli/ulusal bir politika çerçevesinde kurumsal boyutta ilgi göstermeleriydi. Bu ilginin de; onların bağımsızlıklarına, egemenliklerine saygılı olmak şartıyla yapılması ve Türk dünyasının onlarca yıldır özlemini duyduğu, küresel dengeler bakımından da önemli bir güç oluşturacak olan  “Türk Birliği“nin gerçekleştirilmesine her bakımdan rehberlik edilmesiydi…

Büyük Atatürk’ün, SSCB’nin dağılabileceğini öngörmesine ve bu konuda hazırlıklı olmamız gerektiğini Türk devletini yöneteceklere hatırlatmasına rağmen, Türkiye’yi yöneten siyasi iktidarlarca bu süreç içerisinde süreklilik arz eden milli bir proje düzeyinde bir hazırlığın yapılmadığını üzülerek izledik. Bu hazırlıklar süreç içerisinde yapılmış olsaydı, inanıyorum “Türk Birliği“  daha önceki yıllarda çok güçlü bir şekilde kurulmuş olurdu. “Geç kalmış olmanın bir sakıncası var mı?” diye sorguladığımızda ise; evet, telafisi olamayacak şekilde var diyebiliriz. Özellikle uluslararası konularda zaman ve süreçler çok önemlidir. O günün şartlarında daha etkin ve kolay bir şekilde yapabileceğiniz siyasi hamleleri; değişen siyasi zeminler, ekonomik ve sosyal koşullar nedeniyle bugünün şartlarında yapamayabilirsiniz veya daha zor şartlarda yapma durumunda kalabilirsiniz.

Bu 30 yıllık sürecin, en aktif şekilde değerlendirilebilecek yaklaşık 19 yıllık süresi AKP iktidarları döneminde geçmiştir. Burada rahatlıkla şu tespiti yapabiliriz. 19 yıllık sürede AKP iktidarlarınca emperyalist bir proje olan “ BOP “ eş başkanlığına, Neo(yeni)-Osmanlıcılığa, Arap coğrafyasına, bu coğrafyada yer alan özellikle Katar’a, Afrika’da Sudan’ a ve Somali’ye ayırdıkları zamanın yarısı kadar Türk Cumhuriyetleri’ne de zaman ayrılabilseydi; inanıyorum “Türk Birliği“ne ulaşma hayali çoktan gerçekleşmiş olurdu. Türkiye olarak da dış politika ve güvenlik konuları çerçevesinde komşularımızla, emperyalist güçlerle yaşadığımız sorunların önemli bir kısmını yaşamazdık. Türk dünyası ile dayanışma içerisinde olmanın avantajlarıyla hem bölgesel hem de küresel olarak daha güçlü, belirleyici olabileceğimiz gibi; ekonomi, istihdam, üretim ve refah düzeyi olarak da sıkıntılarımızın çoğunu aşmış olmanın huzurunu, mutluluğunu geleceğimiz olan çocuklarımız, gençlerimiz yaşardı.

Cumhuriyetimizin kuruluş ideolojisi olan “Türk milliyetçiliğini” ayakları altına alan, Türk’e, Türk milleti kimliğine, milli/ulus devlete, Atatürk’e, andımıza, milli bayramlarımıza ve birçok milli değerimize şaşı bakan, yasaklar koyan AKP zihniyetinden “Türk Konseyi“  ile ilgili çalışmalara, bizlerde fazla bir katkı beklememiştik.

Şu söylenebilir; insanlar, partiler, iktidarlar yaptıkları yanlışlardan dönebilirler, bu durum da bir erdemdir. İşte bakın, 2009 yılında Ermenistan açılımı sürecinde Hocalı katliamına bizzat katılan eli kanlı Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ı Bursa’da ağırladıkları sırada Azerbaycan bayraklarının çöp bidonlarına atılmalarını izleme hatalarını, 2020 yılında gerçekleşen Karabağ Zaferi’nde telafi ettiler. Bu defa Azerbaycanlı kardeşlerimize her türlü desteği verdiler.

Türk milletini sevindiren, elini güçlendiren bu gelişmeler çok büyük zaman, zemin, imkan kaybına rağmen, sevindiricidir. Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, iktidar üzerinde 2009 yılında ki Türkiye’de kamuoyunun tepki ve baskı oluşturma durumu ile, 2020 yılındaki Türk kamuoyunun zemin ve zaman bakımından tepki ve baskı oluşturma durumu çok farklıydı. Bu baskı karşısında hiçbir iktidar farklı davranamazdı. Bu tespitin yanında 2020 yılında Neo- Osmanlıcılık politikaları gereği yakından ilgilendikleri Arap coğrafyasında yer alan ülkelerden bırakın bir olumlu karşılık görmeyi, normal ilişkilerini sürdürebildikleri ülke olarak sadece Katar kalmıştı. Bu ilişkilerde maalesef birçok spekülasyona açık ilişkiler şeklinde devam ediyor. Bizim dileğimiz iktidarın bu yanlış, ülkemizi her açıdan sıkıntıya sokan İhvancı ideolojik saplantılarından vazgeçmesidir. Şimdiye kadarki uygulamaları ile güven vermeyen bu siyasi kadronun, yine duruma göre taktiksel bir davranış içerisinde bu dönüşleri yaptıkları şayet ortaya çıkarsa, bu defa Türk milletine karşı hesabını hiçbir şekilde veremezler.

Sonuç olarak

Buradaki amacımız, geçmişteki hatalardan dersler çıkartarak ileriye dönük olarak daha sağlam ve kalıcı adımlar atmak, çözümler üretmek, “Türk Birliği“ne ulaşacak sürece azami olarak katkı sağlamaktır. Alınan mesafe elbette önemlidir, gelişmeler umut vericidir. Ancak yeterli değildir. Önümüzde gerçekten her yönüyle çok önemli bir potansiyel mevcuttur. Bu potansiyeli rasyonel bir şekilde harekete geçirmenin yolu da; kısa zamanda eşitlik, saygı ve çağdaş normlar temelinde bu gücü organize ederek kurumsallaştırmaktan geçmektedir.

Türk Konseyi üyesi Türk devletlerinin Orta Asya ve Kafkaslarda bulundukları coğrafyaların madenler, enerji kaynakları, tarımsal alanlar bakımından zengin bir potansiyele sahip olduğu, 20. yüzyıl içerisinde yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya konulmuştur. Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan hidrokarbon yatakları bakımından son derece zengindirler. Kırgızistan hidroelektrik kaynakları ile öne çıkan bir enerji potansiyeline sahiptir. Bu ülkelerin etrafında yer aldıkları Hazar Denizi Havzası ise önemli enerji kaynaklarına ve ulaştırma imkânlarına sahiptir. Özellikle Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da toplam ispatlanmış Dünya petrol rezervlerinin % 3,6‘sı, doğalgaz rezervlerinin de % 6,9 bulunmaktadır. Kazakistan tek başına Dünya kömür rezervinin % 3,8’ine sahiptir. Ülke içerisinde tüketilen enerjinin yaklaşık % 74’ü kömürden elde edilmektedir. Bilineceği üzere birincil enerji kaynaklarının bir kısmı ülke içi kullanıma sunulduğu gibi, önemli bir kısmı da özellikle Türkiye üzerinden geçen boru hatlarıyla Avrupa pazarına, Adana- Ceyhan ilçemizdeki deniz terminali ile de dünya pazarlarına ulaştırılmaktadır.  Bu kaynakların hepsi Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında yer alan bu ülkelere hem ekonomik ölçekte hem de jeopolitik olarak önemli bir değer katmaktadır. “Türk Konseyi” mevcut üye ve gözlemci devletler bakımından; yaklaşık 4850 km² ‘lik bir alan, 180 milyonluk nüfus ve 2 trilyon dolarlık GSYİH (2020 yılı verileri esas alındı) ile şimdiki durumu ile bile önemli bir potansiyel oluşturmaktadır.

Dünyadaki son gelişmelere bakıldığında gerek ekonomik güç olarak, gerekse de jeopolitik olarak Asya-Pasifik Bölgesi’nin öne çıktığı görülse de; küresel güç mücadelesinin eski karaların oluşturduğu ve dünya adası olarak da tarif edilen Afro- Avrasya ekseninde olacağı gözlenmektedir. Buralardaki mücadele sadece zengin kaynakların ele geçirilmesi ile sınırlı kalmayacak; jeopolitik ve jeo-stratejik olarak çok önemli olan bu coğrafi alanlar siyasi hedef ve mücadelenin de yoğunlaşacağı alanlar olarak gözükmektedir. Tek Dünya Devleti olma hedefi ile yola çıkan ABD ve onu destekleyen AB ülkeleri bu bölgedeki projelerini hayata geçirme bakımından önemli kazanımlar elde etmelerine rağmen, hedeflerine tam ulaşamadılar. Tarihsel birikimi, Avrasya coğrafyasına dayanan jeopolitiği ile Rusya bu çizdiğimiz bölgenin aktif oyuncusu olduğu gibi, küresel güç olma yolunda da önemli bir mesafe almış durumdadır. Küresel güç olma bakımından Asya- Pasifik denkleminde ABD’ye her şekilde ağırlığını gösteren, meydan okuyan Çin’in; özellikle “Bir Kuşak Bir Yol Projesi“ yani “Modern İpek Yolu Projesi“ Türkiye ve diğer Türk devletleri üzerinden geçen güzergahıyla Londra’ya kadar uzanan bir ticari proje olarak görülse de, tren yollarının yanında deniz limanları, deniz yolları ve ara bağlantıları oluşturan yollarla yaklaşık 68 ülkeyi kapsayan, Asya, Avrupa ve Afrika’yı da içerisine alan çok yönlü stratejik bir projedir. Bu proje için, Çin’in 21. yüzyıldaki kazan-kazan anlayışına dayalı yeni dünya vizyonunun açılımı diyebiliriz.

Yukarıda değindiğimiz küresel güçlerin bölgemizde ortaya koydukları çıkar ve güç mücadelelerinin; millî/ulus devletleri etnik, din ve mezhep ayrılıklarını kaşıyarak bölmeyi hedef alan emperyal projelerinin; bu gelişmelere bağlı olarak uluslararası sistemin temel paradigmalarının yeniden dizayn edilme çabalarının hız kazandığı bu süreçte; özellikle belli kaynaklara sahip ulus devletlerin idari yapılarını, toprak bütünlüklerini ve çıkarlarını bu güçler karşısında yalnız başlarına korumaları ise, son derece zorlaşmaktadır. Bu gelişmeler karşısında, özellikle bölge ülkeleri arasında idari ve hukuksal olarak sağlam kriterlere dayanan birliktelikler oluşturulması zorunlu hale gelmiştir.

Gelişmeleri bütüncül olarak değerlendirdiğimizde; bir taraftan dil, tarih, kültür, soy ve coğrafi dayanaklar; diğer taraftan da küresel, bölgesel gelişmelere paralel gelişen uluslararası sistemin yeni paradigmaları gereği olarak “Türk Birliği“ ne gidecek yolu bir an önce güçlü, kurumsal olarak hayata geçirmek artık zaruri hale gelmiştir. Bu konuda üye ülkeler arasında yeterli istek ve iradenin olduğu son olarak 31.03.2021 tarihinde yapılan çevrimiçi zirve toplantısındaki gelişmelerden anlaşılmaktadır. Tabi ki bu yol dikensiz bir yol değildir. Küresel güçler ve komşu ülkeler bu gelişmeleri dikkatli bir şekilde izlemektedirler. Olumsuz bazı girişimler, ilgili ülkeleri etkileme çabaları mutlaka olacaktır. Önemli olan bu olumsuzlukları da aşacak şekilde, diplomasiden de faydalanılarak bu birlikteliğin bölge ve dünya ekonomisine, refahına, güvenlik ve barışına yapacağı katkılarının muhataplarına anlatılmasıdır.

Türkistan’dan uzanan kardeş elleri, Anadolu’daki Türk kardeşleri tarafından en sıcak şekilde çoktan tutulmuştur. Beklentimiz, bu güçlü kenetlenmenin “Türk Birliği“ni oluşturacak şekilde kurumsallaşmasının sağlanmasıdır.

——–

Eserleriyle nesiller boyu sürecek milli bilincin oluşmasına, milli kültürümüze önemli katkılar sunan, benim de değerli eserlerinden bir kısmını okuyarak faydalandığım, cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli ismi Emine Işınsu Hanımefendi’nin vefatını üzüntü ile öğrendim. Merhumeye Allah’tan rahmet, değerli eşi Prof. Dr. İskender Öksüz’e, diğer aile fertlerine, tüm sevenlerine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum.

 

 

 

Yazar

Numan Gültekin

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.