Sevinemiyoruz! Neden?

Ülkede iç içe onlarca konu arasında karışık kafa asıllarla ayrıntıları ayırt etmekte zorlanıyor ya da gündelik laf cambazlarına takılarak, meşguliyet tuzağında mutmain oluyor. Zihinlerimizi, siyasî söylemlerden arındırıp, görmemiz istenilenden asıl görmemiz gerekeni ayıramıyoruz.


Ülkede iç içe onlarca konu arasında karışık kafa asıllarla ayrıntıları ayırt etmekte zorlanıyor ya da gündelik laf cambazlarına takılarak, meşguliyet tuzağında mutmain oluyor. Zihinlerimizi, siyasî söylemlerden arındırıp, görmemiz istenilenden asıl görmemiz gerekeni ayıramıyoruz. Her işte bir bit yeniği olduğu kuşkusu taşıyoruz. Düzgün yapılmış olsalar bile işlerde mutlaka bir yolsuzluk, uygunsuzluk, kayırma ve kandırmaca olduğu ön fikri taşıyoruz. Neden?

Olgu, olay ve nesnelerle ilgili kanaatler uzun zaman içinde yaşanmışlıkların veya algıların bir özetidir. Her insan her olgu, olay ve nesneyi araştırma, inceleme, değerlendirme ve bir sonuca varabilmede ne zamana, ne enerjiye, ne bilgiye ne de imkâna sahip olabilir. Yanlış bir kanaati düzeltmek de çoğu defa zordur. Güven zor oluşturulur, kolay yıkılır. Dünyanın pek çok ülkesinde de olan bu fenomeni Türk halkı olarak biz de yaşamaktayız.

Bir yanda tıkanmış görünen cumhurbaşkanlığı sistemi, reform tartışmaları; öte yanda sıkıntılı ekonomi, sağlık – salgın, eğitim; birkaç yıl öncesine göre başarılı denilen terörle ve terör yapılarıyla mücadele… Bir diğer yanda Türkiye’nin çıkarlarını savunma ve kendine alanlar açma çabası; ABD, AB ve özellikle bazı ülkelerin açıkça karşı hareketleri… Öteki yanda Türkiye’nin giderek belirginleşen, somutlaşan gelişme ve geliştirme girişimleri…

Yerine göre kaygılanıyoruz, üzülüyoruz, lakin sevinemiyoruz!

İyi, güzel şeyler de oluyor… Sevinemiyoruz, takdir edemiyoruz! İçine illa uygunsuz, kötü, çirkin bir şeyler karışıyor, karıştırılıyor. Bütün toplumlarda yasalarla; kültürel, sosyal ve ahlâki normlarla belirlenmiş sınırları aşan, suça yatkın, bencil ve çıkarcı insanlar ve gruplar olur. Ve bunları kasten veya özürleri sebebiyle (özellikle psikopat, paranoyak olanlar ile vicdan ve merhamet yetileri gelişmemiş olanlar) yapan insanlar veya gruplar vardır ve istatikî olarak oranları bellidir. Bu gruptaki insanların belli dönemlerde toplumdaki sayıları, oranları artar… Sistem; yasalar, uygulayıcı makamlar, yönetim ile sosyal ve kültürel ortam bu durumları düzenleyen yapılardır. Bu yapıların yozlaştığı dönemlerde bu insanların da alanları genişler. Yönetim, iktidar düzgün yapmak istiyor da bazıları işin içine çirkinlik karıştırıyorsa bu iktidarın sorunudur. İktidar kendisi böyle davranışlara açık kapı bırakıyorsa iktidar sorunludur ve daha vahimdir.

Sistemin varlığı

Cumhurbaşkanlığı sistemini, konuyla ilgili herhangi bir bilim dalı veya uzmanlıklarıyla formal altyapısı olmayan bir yurttaş olarak düşünüyorum. Bir sistem, tüm potansiyeliyle kullanılmadan, yeterli veya yetersiz olarak değerlendirilemez. Sistemin ne için, neye ve kime göre geliştirildiği sistemin öz ve özgün unsurudur. Batı ve ABD’de yüzyıllar içinde geliştirilmiş sosyal ve siyasal sistemlerden çoğu Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinde çalışmadı. Türkiye’de de çalışmaz. Şu da var ki insanlığın ortak çabasıyla geliştirilmiş tecrübelerden yararlanmamak da tekerleği yeniden keşfetme ahmaklığından farklı olmaz.

Ancak potansiyeli kısıtlayan bileşenler de sistem geliştirme sürecinde sistemin parçası olarak düşünülmeli ve sistemi etkileme gücü asgariye indirilmeli değil midir? Bir ülkedeki sosyal ve kültürel ortam, siyasî tecrübe süreci ve ülkedeki resmî ve sivil kurumların seviyeleri ve absorpsiyon kapasiteleri de önemli bileşenlerdir. Bazı ülkelere, onların değerlerine hayranlık duymak, diğer bazı ülkeleri ve kültürleri küçümsemek, kesin ve keskin görüşlülüğü toplumların en bağlayıcı sorunudur. Sonuç olarak bugünkü başkanlık sistemi de Türkiye Cumhuriyetinin siyasî ve tarihî müktesebatına girmiştir. İlanihaye devam edecek de değildir. Daha uygun, daha iyi bir sistem oluşturulmasında önemli bir tecrübe olacaktır. Durum bir süreçtir; gerginlikler, çatışmalar kaçınılmaz olsalar da yaşanmadan, sonunda daha uygun duruma getirebilmenin rasyonelitesi yoktur. Başkaca yollar elbette vardır ama daha risklidir.

Siyasî iktidarın endişeleri

Bugünkü siyasal ortam ve siyasetçi, sorunu serinkanlılıkla ele alma ve çıkış yolu arama, geniş bir uzlaşma zemini oluşturma fırsatını sınırlandırmış durumdadır. Siyasî iktidar durumun farkında olmakla birlikte gedik açılmasından, açılan gedikten de kendisi bakımından yıkıcı olabilecek bir boşalmadan endişe etmektedir. Muhalefet, ülkedeki her kötü görünümlü parametreyi iktidara ve sisteme bağlamakta, dünyayı etkisine alan (Covid-19 salgını gibi) bileşenleri, Türkiye ile çıkar çatışmasında olan irili ufaklı güçleri ve onların sinerjik etkilerini göz ardı ederek; sistemin iyi-kötü gerçek değerinin ortaya çıkmasına fırsat vermemektedir. Yurttaşların önemli bir kısmı da durumu şahsi bir hırs, otokratikleşme, diktatörleşme, despotizm, nepotizm vs. seviyelerine götürmekte…

Sakin, soğukkanlı; öncelikle konuyla ilgili bilim dallarından uzman takımlarca bilimsel değerlendirmelerin yapılması; sonra bunun sivil toplum kuruluşları, aydınlar ve siyasetçiler tarafından tartışılması ve ortaya çıkan sonuçların da siyasî partiler ve siyasî iktidar tarafından değerlendirilmesi ve kamuoyuna sunulması süreci yeterince yaşanamadı. Anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi referandumla bağlandı denilerek, konunun çözüme bağlandığı söylenebilir mi? Ancak konu hâlâ canlı ve tartışmalar, kısaca arayış sürüyor; eksik olan konunun gerginlik ve kutuplaşma ortamında ‘ya o ya bu’ yalınlığında tıkanmış olmasıdır.

Değişim, dönüşüm, başkalaşım

Bilirsiniz ki bazı canlılar hayatlarını metamorfoz (değişim, dönüşüm, başkalaşım) yaşayarak tamamlarlar. Metamorfoz dönemleri, canlıların en hassas dönemleridir. ‘Teşbihte hata olmaz’ denir: Toplumların hayatında da sosyal, kültürel, yasal… metamorfoz dönemleri olur. Büyük sistem değişikliği dönemleri gibi. Ülkemizde yaşanan durum ise ‘kısmi bir metamorfoz’ dönemidir. Türkiye kısmi bir sistem metamorfozu içinde.

Millet ve devlet olarak böyle bir aşamaya gelmiş olmamızın bile sevindirici olması gerekmez mi? Oysa, sevinemiyoruz. Neden? Çünkü baştaki varsayımların neredeyse hiç birinin uygulamaya yansımadığını ya da öngörülenleri ortaya çıkaramadığını görüyoruz. Sorun daha ziyade liderlik özelliği mi sistem özelliği mi?

Tarihte ve kendi tarihimizde, ‘Tek Adam’lık dönemleri var; bu dönemlerin bir silkiniş ve ayağa kalkma, doğrulma dönemleri olduğunun da karışıklık ve çöküş dönemleri olduğunun da örnekleri çok. Sürdürülebirlikte liderlik önemli ama sistem daha önemli. Olağanüstü liderler ara sıra çıkar ama iyi sistemler hep iyi liderler olmadan da sürebilir.

Daha birkaç yıl öncesine kadar kalkışanların, baş kaldıranların bugün başlarını kaldıramaz hâle getirilmesine de şüpheyle yaklaşıyoruz. Bu defa da hangi cemaat ya da tarikatla iş tutuluyor şüphesini kafamızdan atamıyoruz. Neden? Geçmişteki vukuatları zihinlerimizde hâlâ taze ve yaygın basın yayın ortamlarının canlı konusu. ‘Boş alan doldurulur. Cemaat ve tarikatlara alan açılmazsa yer altına inerler, ya da yerlerini daha bilmem necileri doldurur…’ söylemeleri kesin bir tanı ve çözüm olarak dillendiriliyor. Sanki bir toplumda illa cemaat, tarikat vs. olmazsa olmaz bir dünya düzeni gerçekliğiymiş gibi.

Anıtvari yapıların ifadesi

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne yapılan onca eleştiriye katılamadım. Böylesi prestijli, görkemli anıtvari yapılar o ülkenin gücünün de ifadesidir. Güçlü bir ekonomi, mimarlık, mühendislik, insan kaynağı, kültürel zenginlik ve geleceğe dair tasavvurlar böylesi yapılarda yansıtılır. Durumu abartarak ülkenin her köşesinde bir cumhurbaşkanlığı sarayı olması düşüncesi nasıl bir düşüncedir? Ancak, saç özürlülerin hoşgörüsüne sığınarak, ‘kel başa şimşir tarak’ paradoksuna dikkat çekenler çok mu öngörüsüzler? Böyle yapılara yapılan harcamaların, emeklerin ve toplumsal birikimlerin fırsat değerinin (opportunity cost) de dikkate alınması, başka ne gibi öncelikli alanlarda harcanması gerektiği konusundaki eleştirileri de yerinde ve gerekli buluyorum.

Göbeklitepe dünyadaki bilinen en eski uygarlığın, Piramitler eski Mısır’ın, Ayasofya Bizansın, Selimiye, Sultanahmet Osmanlının gücünü temsil eden anıtsal yapıları. Romanya’da Nikolai Ceausesku’yu 1989’da halkı tarafından linç edilmesi sırasında ekranlarda gördüğüm ‘Parlamento Sarayından’ ne kadar etkilenmişsem, halkın yoksulluk içinde, baskı altında bunalmışlığıyla böylesi bir patlama içinde oluşundan da o kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Büyük eserler o toplumun ve devletin gücünü temsil ettikleri kadar da gücü elinde tutanların mutlakiyet ve muktediriyetlerinin sembolüdür. Eski Sovyetler Birliği, ülkelerine yaptığım seyahatlerde başkentlerdeki görkemli meydanlar, abartılı binalar; heykeller, anıtlar âdeta rejimin ve liderlerinin gücünü bağırıyorlardı ama sistem kendi kendini çökertti. Avrupa’daki görkemli yapıların çoğu sömürgeciliğin zirvesinde olduğu dönemlerdeki refah seviyesinin yanında, milyonlarca Afrikalı, Güneydoğu Asyalı ve Güney Amerikalının da acılarının somut göstergeleridirler.

Bir neslin acıları sonraki nesillerin övünçleri olabiliyor!… Ah bu anıtvari maddi yapıların içine insanların acıları, yoklukları, yoksullukları, haksızlıklara uğramışlıkları veya haklarının göz ardı edilmişlikleri de katılmasa. İçleri yüksek bir ruh yüceliği, erdemle doldurulabilse! Yahya Kemal, Türklerin devlet ve ordu kurma yetenekleri yanında şiir, mimari ve müzikte de zirvelerde olduğunu söylemiş.

Tarih boyunca en görkemli, en güzel, en etkili eserler (şiir, müzik, resim, mimari…) genellikle tanrı adına, onu yüceltme veya onu yücelterek kendileri yücelmek isteyenler adına yapılanlardır. Yani böylesi yapılar sahip olunan veya olunmak istenen üst değerlerin sembolleridirler. Yapılanlar günün ve yakın geleceğin ihtiyaçlarını karşılama yapıları mı, geleceğe iz bırakma bilinci veya güdüsü mü?

Türkiye’nin savunma ve güvenlik güçlerinin yüksek seviyesi, nihayet geliştirdiği İHA ve SİHA’ların ve diğer harp araçlarının eşgüdümlü ve etkin kullanımı Suriye, Irak, Libya ve Azerbaycan’da sahadaki dengeleri değiştirdi. Konu uzmanları harp tarihinde yeni konseplere örnek olduğunu ifade ediyorlar. Bir yandan gururlanırken diğer yandan içimizdeki şüpheleri atamıyoruz. Sevinemiyoruz…!

Yollar –tüneller, Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Kütüphanesi, Atatürk Kültür Merkezi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Binası, helikopter motoru geliştirilmesi… İHA, SİHA diğer silah sistemleri; yüksek irtifalı uzun menzilli roket motoru geliştirmede alınan mesafeler, uydular ve daha neler… Ne var ki duyduğumuz sevinç ve gurur yerini hemen arkasında bir bit yeniği arayışına bırakıyor, sevincimiz gölgeleniyor. Niye? Müzmin ve mutlak muhalif olma yaşını çoktan geçmiş; sevinme ve gurur duyma ihtiyacında olan milyonlarca yurttaş, ortaya dökülenlerle yığılıp kalıyorlar; en azından satırların yazarı böyle hissediyor… 100 birimlik bir değere mâl edilecek bir eserin, hizmetin; birkaç kademeli bölüşümle 250, hatta 500 birime mâl edildiğine dair raporlarla altüst oluyoruz…

İnsani duyarlılık

Yıllar önce Haliç temizlendiğinde mutluluk duymuş; sonra kafamdan tuhaf düşünceler geçmişti: ‘Belki karşısında oturup bir çay bile içmeyeceğim Haliç beni neden böylesine ilgilendiriyor ki?’ Bir ara, ‘Birilerince oluşturulmuş zihinlerden biri mi oldum acaba?’ demiştim. Sonra kendimi yokladım: Bu memleketi, milleti ve onların değerlerini sevme, koruma ve geleceğe devretme duygusuydu. Daha ötesi insanlık sorumluluğu, duyarlılığı ve vicdanıydı.

Arada paylaşılan, çarçur edilen maddi değerler, para, bütçe ekonomi geliştikçe zamanla bir şekilde telafi edilebilir; toplumun güven duygusundaki aşınmayı, ahlâki çöküntüyü ve çürümenin gelenekselleşmesini nasıl ve kaç on-yılda telafi edebiliriz? Yasaların varlığından daha önemlisi uygulanabilirlikleri ve uygulayıcılarının kapasiteleridir. Böylesi durumlar nerdeyse tüm Gelişme Yolundaki Ülkeler ile En Az Gelişmiş Ülkelerin en belirgin ortak müzmin sorunlarındandır. Gelişmişliğin önemli göstergelerinden biri de budur.

Durumu iktidar ve muhalefetin söylemlerinden değil; ortaya çıkan görüntülerden, ortaya konulanlardan ve meydana getirilenlerden okumaya çalışıyorum. ‘İşini yaparken içine neden yolsuzluk, uygunsuzluk, çirkinlik katıyorsunuz; katılmasına meydan veriyorsunuz; sizin de sevinmeniz, gurur duymanız yetmiyor mu? Kazanmak sadece para, mal, mülk, makam mı?’ diyorum.

Kısaca sözünü ettiğimiz hususlar, onlarca alanda yüzlerce konuya teşmil edilebilir. Kafalarımızda kuşkular… Belgelenmiş ve ispat edilmiş olanların bile karşılığı yasal alanda yerli yerine oturtulamamış; toplum vicdanında aklanamamış uygunsuz işlerin toplum vicdanında oluşturduğu olumsuz kanaatin topluma maliyeti işin kendi maliyetinin kat kat üstündedir. Unutmayınız ki ‘Ömer adaleti’ olduysa o zaman da adalete aykırı, uygunsuzluklar olduğundandı.

Zihnimi tutsak almış kahredici kuşkular:

İş başında endişe, iş sonunda şüpheler!

Ara sırada da olsa hissettiğim coşkular;

Ya yel savuruverir ya güvensiz cepheler.

 

 

Yazar

Mustafa İmir

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.