Soru: Dinimiz milliyetçiliği şedit hudutlarla reddetmiştir. “Allah katında sizin en üstününüz en takvalı (Allah’a karşı en saygılı) olanınızdır.” diye buyurulan ayet, durumu gözler önüne serer. Zaten Hz. Muhammed (s.a.v.) tebliğe ilk başladığında da karşısında işte bu direnç vardı. Atalarının putperestliğine bağlılık taşıyan Ebu Cehil gibileri gericilik yaparak İslamiyet’i reddetmişlerdi. Öyleyse ümmet kavramını arka plana alarak gerçek bir ümmet birliğine engel teşkil eden milliyetçilik, evvel vakit dimağlardan silinmelidir. Eğer mübadeleden sonra cumhuriyeti kuranlar “Ne mutlu Türk’üm diyene!” değil, “Elhamdülillah, Müslümanız” deselerdi PKK kurulmazdı, kurulsa güçlenmezdi. Bunlara ne diyeceksiniz çok merak ediyorum.
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Bana öyle geliyor ki adıyla bir olan bir dinden bahsediyoruz ama ortada birçok din var. “Leküm dînüküm veliye dîn”, yani “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ayetini aynı dinden olanlar için de söylemek yanlış olmaz. Çünkü bir din hükmünü yüz türlü anlayan ve yorumlayanlar çıkıyor. Bunlar yalnızca günlük hayatla ilgili hukuk ve uygulama (fıkıh) konularında değil; itikat dediğimiz inanış konularında da geçerlidir. Türlü yollar ve mezhepler bu tartışmalardan çıktı; insanın olduğu her yerde de çıkar. Devir değiştikçe yorumlar da değişir. Normal olan budur; normal olmayan ise bizim dogmatik bakışımızdır.
Durum bu ise hiç kimse “Din benim dediğimdir,” diyemez. Biz bugün tartışamayacak ve konuşulanları anlayamayacak hâle geldiysek oturup düşüneceğiz. Ne demek istediğim açık: Birçok konuda yerleşmiş görünen kabullerle dinin ve yaşanan gerçeğin uyuşmadığını görmek zorundayız.
Dinin yasakladığı şey kabilecilik, yani nepotizmdir; yoksa “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz.” İskender Öksüz kitaplarında ve yazılarında döne döne anlatır: Millet olgusu başka ve muazzam bir yapıdır. Tarihe bakıldığında, dine dayalı devletler çağı olan Orta Çağ’da bile hanedanlar, milletler ve devletler gidişatı belirlemiştir. Dolayısıyla tek yönlü bakılacak bir mesele karşısında değiliz. Yeni zamanlara geldiğimizde ise kesin bir biçimde millet devletleri (ulus devlet) çağındayız.
Bakın, onlarca Arap devleti var. “Müslüman devleti” demekle yetinmiyor, “Arap devleti” diyorlar. Bunun devlet adlarında da özellikle görünmesini istiyorlar. Arap adı yalnızca Suudi Arabistan’da geçmiyor; Libya Arap Cumhuriyeti’nden başlayarak hemen hepsinin adında Araplık vurgulanıyor. Bugün Suriye’de yürüyen bir tartışma var: Amerikan destekli PKK örgütlenmesi epeyce alan kazandı ve devletin adından “Arap” ibaresi çıksın istiyorlar. Bakalım Suriye merkezî yönetimi ve Arap Birliği buna karşı nasıl hareket edecek?
Bizdeki Türk’e şaşı bakanların Arap Birliğine dönerek “Yahu ayıp oluyor, kışkırtıyorsunuz; sizin yüzünüzden İsrail ensemizde boza pişiriyor. Müslüman deseniz ya!” dediklerini hiç duymadınız, duyamazsınız. Örneklerin uymadığını düşünenlere, meselenin en uç noktasını hatırlatmak gerekir: “Türk demeyin, Müslüman deyin; her şey hallolur,” diyenlerin oraya baktıklarında görecekleri en yalın ve keskin manzara İsrail baskınlığıdır.
Meselenin başka yönleri de var. Galiba konuşurken bazı temel olguları göz ardı ediyor veya birbirine karıştırıyoruz:
-
Birincisi: Din ve milliyet iki ayrı kategoridir; ikisi ayrı değerlendirilmelidir. Şayet bir arada ele alınırlarsa tabiatı gereği din üste çıkar. Yaratıcı adına konuşanın iddiası karşısında her düşünce havlu atar. Dinden yürüyenlerin bu avantajı nasıl kullandıklarını, yalnızca oradan ilerleyerek nelere yol açtıklarını dün de yaşadık, bugün de yaşıyoruz. Kısacası din, milliyeti bastırır. Hatta sahtesinin sesinin daha gür çıktığını ve daha çok tahrip ettiğini söylemek mümkündür.
-
İkincisi: Söylenenlerle yapılanların bütünüyle çelişmesidir. Türkiye’de problemin Türklük olduğunu öne sürenlerin esas derdi ne milletle ne de milliyetledir. Erol Güngör bunu gayet açık özetlemiştir; o metin her kaynakta mevcuttur, bakılabilir. Bu çevrelerin başka milletlere karşı aynı mesafeyi korumadıklarını açıkça görürsünüz. Araplık onlar için neredeyse dokunulmazdır; Fars, Alman, Fransız veya İngiliz adını ise hiçbir çekince duymadan telaffuz ederler. Sıra bize gelince “Siz Türk derseniz, öteki de şunu der…” diyerek sözde adalet kisvesi altında konuşmaları iki yüzlülüktür; dinî kavramlarla ifade edecek olursak riyanın da ötesinde, açık bir münafıklıktır. İddia ettikleri ilkeleri samimiyetle uygulasalar mesele başka bir zeminde tartışılabilir; fakat durum bu değildir.
İslamcılık iddiasında bulunanların büyük çoğunluğunun —mesela Nurcu çevrelerin, bazı Nakşibendi yapılanmalarının ve gizli sanılan medrese mensuplarının— temel motivasyonunun Türk kimliğine karşı tavır almak olduğu görülür. Allah rızası ve dinî kavramlar, çoğu zaman bu hedefe ulaşmak için kullanılan birer paravandır. HÜDA-PAR ile DEM Parti arasındaki fark da temelde birinin dinî, diğerinin seküler görünmesinden ibarettir; hedef ve yöneldikleri odak ise aynıdır.
Bu tablodan iyi niyet devşirmeye çalışıp enerjisini sürekli tali meselelerde şeytan taşlamaya harcayanların durumu da doğrudan bu tuzağa düşmektir. Akla ziyan işlerdir; fakat ne çare ki kaçılamıyor.
Yazar: A. Yağmur Tunalı