TÜRKİYE, AÇ HÜRLER VE TOK ESİRLER ÜLKESİ OLAMAZ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

TÜRKİYE, AÇ HÜRLER VE TOK ESİRLER ÜLKESİ OLAMAZ

Milliyetçi camianın 80 öncesi söylemlerinden bir olan “Türkiye, aç hürler ve tok esirler ülkesi olamaz” tarihi lafını 30 sene sonrasına, günümüze gelerek incelemeye alacağız. O zamandaki bir cümleden bu zamana geniş bir bakış ile hep beraber değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. Bu 8 kelimeden oluşan küçücük bir cümlenin aslında bugün ne kadar fazla karşılık bulduğunu birlikte göreceğiz. […]

19 Nisan 2012
Abdullah Nuri Somuncuoğlu

Milliyetçi camianın 80 öncesi söylemlerinden bir olan “Türkiye, aç hürler ve tok esirler ülkesi olamaz” tarihi lafını 30 sene sonrasına, günümüze gelerek incelemeye alacağız. O zamandaki bir cümleden bu zamana geniş bir bakış ile hep beraber değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. Bu 8 kelimeden oluşan küçücük bir cümlenin aslında bugün ne kadar fazla karşılık bulduğunu birlikte göreceğiz.

 

Açık söyleyeyim ben bu cümleyi ilk duyduğumda, tam olarak anlayabilmek için üzerinde bir süre düşündüm. Çünkü zaten benim de üzerinde çalıştığım ve biraz sonra da anlatacak olduğum meseleleri o kadar kısa ve öz olarak anlatıyordu ki, bir kere daha bu tür söylemleri geliştiren bu millî davayı takdir ettim. Şimdi cümlemizi incelemeye başlayalım.

 

Evvela cümlemizin ilk tarafına bakalım, yani “aç hürler”e. Ben bu kavram için daha önce şöyle bir tanım yapmıştım. “Eski köleler, şimdiki özgür köleler.” Peki, kim bunlar?

 

Bu insanlar, köylerde, kasabalarda, küçük şehirlerde, büyük şehirlerde, kısacası her yerde bulunan, gelirleri açlık sınırının altında, oldukça zor şartlarda yaşamak zorunda, eğer bir işi de var ise sadece işten eve, evden işe gidip gelmek durumunda olan ve başka bir şansları da maalesef genellikle olmayan, ülkemizin en büyük çoğunluğudur. Evet, tahmin ettiğiniz üzere nüfusumuzun büyük bir kesimini ve de asgari ücret ile çalışan insanlarımızı da içerisine alan büyük bir kitleden bahsediyorum.

 

Bugün, devletin belirlediği aylık asgari ücret miktarı 701 TL’dir. Eş çalışmıyorsa ve 2 tane de çocuk varsa, buna istinaden asgari ücret 734 TL olmaktadır. Ülkemizde, hem devlet kurumları, hem de çeşitli kuruluşların yaptığı çalışmalar sonucu belirlenen açlık sınırı ise 4 kişilik bir aile için aylık 1077 TL, yoksulluk sınırı ise 2867 TL’dir. Yani, belirlenen asgari ücret, gene belirlenen yoksulluk ve hatta açlık sınırının da altında bir miktardadır. Ne ilginç, garip ve hazin bir durum değil mi? İzahı mümkün değil. Ama maalesef durum bu şekildedir. Peki, anlattığımız bu durumun sonuçları da olmayacak mı? Biraz da onlardan bahsedelim.

 

İşte bu noktada da incelediğimiz bu tarihi lafın ikinci kısmı devreye giriyor, yani “tok esirler”. (Aslında “aç hürler” kısa bir süre sonra mecburî “tok esirler” haline geliyor.)

 

Değerli okuyucular, Abraham Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” isimli bir ünlü söylemi vardır. Bu söylem, bir piramit ile insan ihtiyaçlarının hiyerarşik olarak sıralamasını yapmış ve buradan çeşitli sonuçlar çıkarmıştır.

 

 

Bu piramitte de görüleceği üzere, insanların fizyolojisinden gelen bedensel ihtiyaçları vardır. Karnının doyması, ısınması, uyuması, giyinmesi vb. şeklinde. Bu ihtiyaçlar sağlanamadan bir üst basamağa geçilmesi genellikle pek mümkün değildir. Çünkü insanoğlunda sistem bu şekilde çalışmaktadır. Örneğin, karnı aç olan veya üşüyen bir insandan bilim yapmasını, düşünmesini, çalışmasını bekleyemezsiniz. Bizim atalarımız ise bu durumu doğadan bir örnek ile basitçe şöyle izah etmiştir: “Aç ayı oynamaz.” Bunun büyük oranda doğru olduğunu hepimiz biliriz.

 

Piramidin yorumuna biraz daha devam edelim. Piramit bize şunları söylüyor: İhtiyaçlar şu sıralama ile giderilmek isterler: Fizyolojik, güvenlik, sosyal, saygınlık, kendini gerçekleştirme. Bu sıralamada tamamlanan her basamak bir diğer basamağa geçmek için ön şart oluşturur. Bu teze göre bir basamaktaki ihtiyaçlar karşılanmadan, bir sonraki basamağa geçmek mümkün değildir.

 

Yukarıdaki kısımlarda ülkemizde yaşayan insanların büyük bir kesiminin yoksulluk ve hatta açlık sınırının altında bir gelirinin olduğunu belirtmiştik. Buradan Stalin’in meşhur tavuk hikâyesine geçelim.

 

 

Soğuk bir kış günü… Stalin ve arkadaşları şöminenin başında oturmuş votka içip sohbet ediyorlar. Stalin yanındakilere soruyor; “bir toplumu en iyi, en sessiz ve sakin bir şekilde nasıl yönetirsiniz bunu bana anlatın.” Hemen bir tanesi atılıyor ve “cebir kullanırım” diyor, bir diğeri “onlara haklar veririm” diyor, öteki ise “iyi yöneticiler seçerim” diye söylüyor. Stalin bu cevapları beğenmiyor ve “yok” diyor, hizmetçisini çağırıyor ve “bana bir tavuk getirin” diyor. Hizmetçi bir tavuk getiriyor ve Stalin’e veriyor. Stalin tavuğu kucağına alıyor ve canlı tavuğun tüylerini acımasızca yolmaya başlıyor. Tavuk canhıraş bir şekilde feryat ediyor, bağırıyor. Ama Stalin bu, hiç duymuyor… Tavuğun tüylerini tamamen yolduktan sonra ortaya atıyor. Bu arada dış kapı açık ve dışarısı da -40 derece. Tavuk feryadı figan ederek dışarı atıyor kendisini. Ama dışarı o kadar soğuk ki, hayvanın dışarıda durması mümkün değil. Tekrar o yarı açık kapıdan içeri diriyor. Dışarıda soğuktan donmuş olan tavuk hemen gelip şöminenin karşısına geçiyor ve sırtını ateşe veriyor. Ancak şimdi de sırtı yanıyor, tüyleri yok çünkü. Sonra duvar dibine gidiyor, duvardaki sıvalar vs. rahatsız ediyor tüyleri olmayan tavuğu. Daha sonra masa ve sandalye ayaklarının dibine gidiyor, onlardan da rahatsız oluyor. Ve en sonunda tekrar Stalin’in ayaklarının arasına doğru yürüyor. Stalin cebinden bir miktar yem çıkarıyor ve tavuğa atıyor. Tavuk yemeye başlıyor ve sonra Stalin ayağa kalkıyor, yürüyor, yürürken az önce vahşice tüylerini yolduğu tavuk da peşinden gitmeye başlıyor. Ve Stalin şunu söylüyor: “Bir toplumu yönetmek istiyorsanız onu önce çıplak hale getireceksiniz, sonra ona istediğinizi yaptırırsınız.”

 

Bu açıklamalardan sonra konumuza tekrar dönersek, anlattığımız önce bilimsel verilerde sonra da bu bilimin hayattaki kurgusunda karşımıza şöyle bir süreç çıkıyor.

 

Ø  Öncelikle insanlar fakirleştirilirler.

 

Ø  Sonra bu insanlar, fakirleştirene muhtaç olurlar.

 

Ø  Sonra bu insanları fakirleştirenler, onlara ancak karınlarını doyurabilecek kadar bir ücret verirler. Gözlerini açtırmazlar.

 

Ø  Bu aşamadan sonra, karnının doymasının da kesilmemesi için bu insanlar ne denirse sorgulamadan yapmaya başlarlar. Resmî olarak köle değillerdir. Aslında özgürlerdir de. Ancak özgürlükleri paralarıyla doğru orantılı olduğundan, o kadar özgürdürler. Sistem budur! “Eski köleler, şimdiki özgür köleler”

 

Bu durumu anlatan benzer bir örnek daha bizim yöremizde şöyle anlatılır. Eskiden tavuk çalmak için hırsızlar şöyle bir yöntem izlerlermiş:

 

Bir mısır tanesini önce ortasından iğne ile deler ve oradan bir uzunca bir iplik geçirir ve çalacağı tavuğun önüne doğru atarlar. Mısır tanesini gören tavuk büyük bir sevinçle bir hamlede onu kursağına indirir. Daha sonra hırsızlar sanki oltaya takılan balık gibi ipliği yavaşça çekmeye başlarlar. Tavuk ne olduğunu anlamadan mecburi bir şekilde hırsıza doğru yürümeye başlar. Sahibi uzaktan baksa da garip bir durum göremez. Çünkü iplik incedir ve tavuk da bir yere doğru yürüyordur. En sonunda hırsız yavaş yavaş çekerek tavuğu alır ve kaçar.

 

 

Bu hikâyeyi referans alarak da insanlar için bir deyim söylenir, “kursağından bağlı” şeklinde. Bir önceki hikâye ile benzer anlamdadır.

 

SONUÇ: MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ’NİN EVLATLARI NEYİ HAK EDİYOR?

 

İslam özgürlük demektir. İslam bağımsızlık demektir. İslam karanlıktan aydınlığa çıkmak demektir. İslam iyilik ve doğruluk mücadelesi demektir. İslam’da özgür olmak temel şarttır. Özgür olmayan bir insan İslam’ı tam olarak ne anlayabilir ne de uygulayabilir.

 

Asırlardır İslam’ın bayraktarlığını yapan ve Allah’ın izni ile kıyamete kadar da yapacak olan, İslam üzerine yaratılmış mübarek Türk Milleti, tarihi boyunca hiçbir zaman boyunduruk altına girmemiştir. Büyük âlim ve de şair Akif’in dediği gibi:

 

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

 

Bu milletin şimdiki durumundan çok daha iyileri hak ettiğini hepimiz düşünüyoruz. Ancak “daha iyi” kavramı belirsiz bir kavramdır. Ben bunun için (aslında dünyanın başka bir yerinde daha önce de gündeme gelmiş bir şekilde) bir çıta koyacağım. Benim düşüncem, öncelikle toplu olarak bu hedefe ulaşılmalı, daha fazlası daha sonra ortaya koyulmalıdır.

 

Türk Milleti’nin her evladının şu doğal hakları olmalı:

 

Ø  Bir iş: Yararlı ve kazançlı.

 

Ø  Geçinecek kadar bir maaş: Yeterli gıda, kıyafet ve sosyal faaliyetlerden faydalanabilecek kadar.

 

Ø  Bir ev: Doğru dürüst, insana yaraşır bir şekilde.

 

Ø  Sağlık hizmetleri: İnsana yaraşır bir biçimde.

 

Ø  Yaşlılık, özürlülük, emeklilik, işsizlik için ekonomik koruma.

 

Ø  Ve tabi ki iyi bir eğitim.

 

 

Bu haklar Türk Devleti tarafından güvence altına alınmalıdır.

 

Yazımı Gazi Paşa’nın konu ile ilgili bir özlü sözü ile tamamlamak istiyorum. “Cumhuriyet Sizden Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Nesiller İster”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları