Aylardır “Türk Birliği” ve “Türk Dünyası” ile ilgili -farklı bilim insanlarımızın ve yazarlarımızın görüşlerinden yararlanarak- yazılar yazmaya çalışıyorum. Somut birkaç gelişmenin dışında -anlayışla karşılamaya çalışsam da- Türk devletlerinin dış politikalarında sorunlar yaşanmaktadır.
Devlet politikası olması gereken bu konunun, son zamanlarda bir partinin politikasına evrildiği görülüyor. Özellikle kendisine değer verdiğim için geçen seçimde oy verdiğim ancak hayal kırıklığına uğradığım bir milletvekilinin parti değiştirip genel başkan yardımcısı olmasıyla Türk dünyasındaki ilişkiler daha da malûm partiye indirgenmiş vaziyette…
Bulunduğum birkaç toplantıda bu şahsın konuşmasına da şahit oldum. Bir Türk milliyetçisi gibi kişiliğini ve fikrini ortaya koyacağı yerde konuşmasının ya başında ya da sonunda bir yerlere temenna sunmaktan başka bir şey yapmıyor. Eee konuşmasının birazını da Türk birliğine ayırıyor!..
“Türk Birliği”yle ilgili çalışmaları mümkün olduğunca takip ediyorum ama aynı kişi veya kuruluşların tekrarladığı etkinliklerin ötesine geçmiyor. Zaten bu faaliyetler yandaş bazı kişi ve kuruluşların tekeline geçmiş durumda ve peryodik olarak yerine getiliyor.
Bu etkinliklerin katkısı ve sonucu nedir derseniz, bana göre hiç. Çünkü “Türk Birliği Ülküsü”ne inanmadıkları için samimi de değiller, dolayısıyla sorumluluk da duymuyorlar. Sadece verilen görevleri yerine getiriyorlar ve tabii ki faaliyet çerçevesinde nemalanıyorlar. Samimiyet olmayan hiçbir yerde başarı olmaz!..
Evet. Çeşitli vesilerle toplanılıyor, sonuç bildirileri açıklanıyor ama tavsiyeden öteye gitmiyor. Mesela “Türk Dünyası 2040 Vizyon Belgesi” yayınlandı. TDT üyesi tüm devletlerin vatandaşları -hatta diğer coğrafyalarda yaşayan Türkler de dahil- vizyon belgesi çerçevesinde eğitilmelerinin ve bu konuda çaba göstermelerinin sağlanması beklenirken, sanki “havanda su dövülüyor” gibi görüntüler veriliyor!..
Türk dünyasına gönül veren biri olarak mümkün olduğunca herşeye iyi niyetle bakmak istiyorum ama işin başındakiler güven vermedikleri için yapılan işler de ümit vermiyor!..
Ahmet Bican ERCİLASUN hoca “Türk dünyasıyla ilişkiler” başlıklı yazısında (28/7/2024, Yeniçağ); “…Bazı dostlarımız Türk dünyası ilişkilerinin gidişinden ve hızından memnun değil… Genç olanlara bir diyeceğim yok ama benim yaşımda olanlar için yukarıdaki gelişmeler ancak rüyalarında görebilecekleri gelişmelerdir.
Sovyetlerdeki Türklerle hiç temasımız yoktu. İlmî ve kültürel temaslar dahi yapamıyorduk. Türk dünyası hakkında kıt imkânlarıyla kamuoyunu bilgilendirmeye çalışan tek bir sivil toplum kuruluşu vardı: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü. Şimdi onlarca kuruluş var, ayrıca üniversiteler, enstitüler, kurumlar var.
Onlarca yıl birkaç dernek ve dergi etrafında toplanan sınırlı sayıda milliyetçilerdik. MHP ve ülkücü teşkilatlarla birlikte sayımız arttı ama yapabildiğimiz sadece yılda birer kez ‘Esir Türkler Haftası’ ve ‘Altaylardan Tuna’ya Gecesi’ düzenlemekten ibaretti. Ancak şunu da söylemeliyim: Bir dava uğrunda yıllarca çalışır, didinir, ömrünüzü verirsiniz ve sonunda hiçbir şey elde edemediğinizi düşünürsünüz. Böyle düşünürsünüz ama uzun yıllar sonra ortaya çıkacak olan olumlu sonuçta sizin çalışmalarınızın da az veya çok mutlaka bir katkısı olacağını unutmayınız.
Sapmalara, kırılmalara ve bazı yanlış uygulamalara rağmen ilişkilerin gidişi bence iyiye doğrudur ve beklediğimden hızlıdır. Sosyal ve siyasi olaylar bazen birden hızlanır ama genellikle yavaş seyreder.
Son cümlelerim şunlardır: Ülküler insan ömrüyle sınırlı değildir ve hızlı beklentiler, umudun en büyük düşmanıdır.” demektedir.
Sayın İsmail TÜRK de benim gibi düşünmüş olmalı ki “Türk Dünyasında ‘Faaliyet Görüntüsü’ ve Gerçek Entegrasyon Meselesi” başlıklı yazısında (15/2/2026, Yeniçağ); “…Türkiye’de ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkili çok sayıda yapı faaliyet gösteriyor. …onlarca dernek, federasyon, vakıf, platform ve ‘Türk dünyası’ başlığı taşıyan organizasyon var… Fakat asıl mesele sayı değil; üretilen sonuçtur…
Son on yıla dönüp bakıldığında karşımıza çıkan tablo düşündürücüdür. Aynı isimler, aynı konuşmacılar, aynı akademik ezberler, aynı protokol fotoğrafları ve birbirine benzeyen sonuç bildirileri… Başlık değişiyor, şehir değişiyor, afiş değişiyor; fakat içerik neredeyse aynı kalıyor. Her yıl onlarca ‘Uluslararası Türk Dünyası Sempozyumu’ düzenleniyor. Her yıl kardeşlik, entegrasyon, ortak alfabe, ekonomik iş birliği vurguları yapılıyor. Ancak şu sorulara net ve ölçülebilir cevaplar verilemiyor: Kaç ortak yatırım fonu kuruldu? Kaç ortak sanayi bölgesi açıldı? Genç girişimci değişim programları kaç kişiye sürdürülebilir iş imkânı sağladı? Akademik iş birlikleri kaç kalıcı projeye dönüştü?
Gerçek entegrasyon fotoğraf değil veri ister. Alkış değil sonuç ister.
Bazı organizasyonlarda gözlenen tablo daha da dikkat çekicidir. Aynı çevreler birbirini davet ediyor, aynı isimler birbirini alkışlıyor, aynı kişiler fonlardan faydalanıyor, aynı ekipler rapor yazıyor. Bu bir ekosistem oluşturuyor; fakat bu ekosistem Türk dünyasına mı hizmet ediyor, yoksa kendi içinde dönen bir kapalı devre mi kuruyor? Eleştiri tam da burada başlıyor. Çünkü faaliyet sayısının artması, etki alanının arttığı anlamına gelmiyor.
Elbette Türk dünyasında elle tutulur hizmetler yapan yapılar da var. Devlet kayıtlarında görülen; ticaret hacmini artıran, savunma alanında iş birliği kuran, enerji anlaşmaları yapan, eğitim burslarını sistemli biçimde yürüten somut projeler mevcut. Ancak özellikle sivil ve yarı-resmi platformlarda üretilen akademik metinlerin uygulamaya dönüşme oranı ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Yapılan kültürel faaliyetler kalıcı kurumsal ağlara dönüşüyor mu? Gençlik organizasyonları her yıl yeni bir heyecan mı üretiyor, yoksa aynı isimleri döndürüp dolaştıran bir vitrin mi oluşturuyor?
Bir faaliyet iyi niyetli olabilir. Ama sonuç üretmiyorsa sorgulanmak zorundadır.
Türk dünyası başlığı hassas bir başlıktır. Eleştirdiğinizde hemen ‘birliğe zarar veriyorsunuz’ denilir. Oysa sorgulamak zarar vermez; aksine kaliteyi artırır. Eleştirilmediği zaman kurumlar kendi yankı odalarında başarı illüzyonu üretir. ‘Her şey yolunda’ zannı, en büyük çürümenin başlangıcıdır.
Bir başka tartışma alanı da finansman meselesidir. Türk dünyası başlığı altında yürütülen bazı kültürel ve organizasyonel faaliyetlerin arkasında Batı merkezli fonların, özellikle Amerikan finans çevrelerinin bulunduğuna dair iddialar uzun süredir dile getirilmektedir. Elbette her uluslararası temas otomatik olarak dış yönlendirme anlamına gelmez. Ancak finans kaynağı, karar mekanizması ve stratejik yönelim arasındaki ilişki şeffaf değilse, soru sormak meşrudur. Türk dünyası fikrinin jeopolitik bir enstrümana dönüştürülmesi ihtimali, en az romantik hamaset kadar tehlikelidir.
Gerçek entegrasyon; ortak ekonomik projeler, ortak dijital altyapı, ortak medya ağı, savunma ve strateji koordinasyonu, gençler arasında sürdürülebilir değişim programları ve bürokrasi değil girişim üretimi demektir. Eğer faaliyetler bu sonuçlara bağlanmıyorsa, adı sempozyum olabilir ama etkisi sınırlı kalır.
‘Türk dünyası’ başlığı kutsaldır; fakat kutsallık eleştiri dışı olmak anlamına gelmez. Hangi kurum gerçekten hizmet ediyor? Hangisi hizmet ediyormuş gibi yapıyor? Bu soruları sormadan ilerleyemeyiz. Çünkü Türk dünyasının geleceği fotoğraf karelerine değil, üretilen gerçek değere bağlıdır.
Ve eğer biz sorgulamazsak, herkes yaptığını mükemmel zannetmeye devam eder. En büyük zarar da sessizlikten doğar.”