20 Temmuz 2026

Bir yabancının Türk dünyasına bakışı

Tabii ki onlar kendi üzerlerine düşeni yapıyorlar. Biz de hedeflerimizi iyi tespit etmeli, görev ve sorumluluk bilinciyle üzerimize düşeni yapmalıyız.
Yaşar Yeniçerioğlu
⏱ Tahmini Okuma Süresi: 8 Dakika
Yazı Boyutu: Satır Boşluğu:

Geçen “Türk Birliği Faaliyetleri Yeterli mi?..” başlıklı yazımda bazı görüşleri paylaşmıştım. Bu defa ilginç bir ismin, Graham E.Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli (Çeviri: Prof.Dr. Mustafa Acar, Serbest Kitaplar, Ekim-2025, 17.baskı) ilk defa 2008 yılında yayınlanan kitabından bazı alıntılar aktaracağım.

Yabancıların eserlerini genellikle dikkatli okurum. Türkler hakkındaki araştırma sonuçlarını, tespitlerini ve düşüncelerini anlamaya çalışırım. Şu bir gerçek ki bizi bizden daha iyi tanıyor, biliyor ve ona göre çalışıyorlar. Ülkemizin içinde bulunduğu durum zaten bunu gösteriyor. Tabii ki onlar kendi üzerlerine düşeni yapıyorlar. Biz de hedeflerimizi iyi tespit etmeli, görev ve sorumluluk bilinciyle üzerimize düşeni yapmalıyız. Kendi politikalarımızı uygularken onların amaçlarına karşı da gerekli tedbirleri almalı ve mücadele etmeliyiz.

Kitabın başında Graham E.Fuller şöyle tanıtılmaktadır: “ABD’li akademisyen, araştırmacı, eski istihbarat uzmanı. Harvard Üniversitesi’nde Türkiye, Orta Doğu ve Rusya ile ilgili konular üzerinde uzun zaman çalıştı. Yirmi yıl boyunca Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan ve Hong Kong’da CIA operasyon şefi olarak görev yaptı.

Daha sonra küresel tahminler için CIA’de baş analistliğe atandı. CIA’de geçirdiği 25 yılın ardından, 1988 yılında bu kurumdan ayrılarak ABD’nin başlıca düşünce kuruluşlarından biri olan RAND’e kıdemli siyaset bilimci olarak katıldı. 2004’te Kanada’ya taşındı ve Vancouver’deki Simon Fraser Üniversitesi’nde ‘Adjunct’ Profesör oldu. İlgi ve çalışma alanları olan İslâm, Orta Doğu ve Asya’dan hiç kopmayan Fuller, İslâmî köktendincilik, Şii İslam ve Arap, Türk, Kürt ve Fars siyaseti üzerine birçok kitap yazdı. Neredeyse bir düzineye ulaşan kitapları arasında Türkçeye de çevrilmiş olan Siyasal İslamın Geleceği, İslamsız Dünya ve Türkiye ve Arap Baharı gibi kitaplar vardır… Son olarak Breaking Faith adlı bir casusluk romanı da yazmış olan Fuller, Türkiye ve Orta Doğu üzerine en yetkin uzmanlardan biri olarak tanınmaktadır.”

Kitapta “Türk Düşüncesinde Kafkaslar ve Orta Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü” başlığıyla aşağıdaki ifadeler yer almaktadır: “Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Türkiye’de başlamış bir erken aşırı heyecan dalgası Türkleri yeni bir ‘Türk Yüzyılı’nın hâkimleri olabileceklerine inandırmıştı. O dönemde, zamanın Türk Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Türkiye’nin Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan yeni bir Türk dünyasının başını çekebileceğini ilân etmişti. Yıllık Türkî zirve toplantıları başlatılmış, Türk Ticaret ve Kalkınma Bankası kurulmuştu. Bütün bunların, esas itibariyle, bu büyük jeopolitik kaymada ilk defa kaybeden konumunda olan Rusya’nın yitirdikleri pahasına olduğu düşünülüyordu. Fakat bağra basılan pan-Türkî vizyon bir dizi nedenden dolayı asla ciddi olarak başarılamadı.

Birincisi, Türkiye, çoğunluğu Türk olan yeni cumhuriyetlerin gelişmesinde ve finanse edilmesinde ciddi rol oynayabilecek ekonomik ağırlık ve altyapıdan yoksundu.

İkincisi, taktiksel ve psikolojik olarak, Türkiye başlangıçta biraz küçümser biçimde bu cumhuriyetlere karşı yeni bir ‘büyük birader’ gibi davrandı, aslında bu cumhuriyetler bazı açılardan Türkiye’den daha gelişmişti.

Ve üçüncüsü, bu yeni devletlerin otokratik liderlerinin olağanüstü huysuz, paranoyak ve güvenilmez olduğu ortaya çıktı. Mesela Özbekistan’ın İslâm Kerimov’u, en küçük bir iç muhalefet belirtisine kafasını özellikle takmış durumdadır; hatta Türkiye’yi kendisini devirmek için hem laik hem de İslamcı güçleri desteklemekle suçlamış, bu durum iki ülkenin eğitim alanında sahip olduğu yakın ilişkileri koparmış ve Türkiye’deki bütün Özbek öğrencilerin geri çağrılmasıyla sonuçlanmıştır.

Washington da başlangıçta, özellikle de 11 Eylül’den sonra Terörizmle Küresel Savaş için kumanda ettiği geniş işbirliği çağrısı sırasında, Rusya’nın kaybı pahasına Orta Asya’da ciddi stratejik kazanımlar elde etmiştir; o koşullar altında Moskova, Washington’ın bölgede edindiği yeni stratejik tutunma noktasına isteksizce boyun eğmiştir. Fakat Washington’ın Rusya’yı eski Sovyetler Birliği’nin güney bölgelerinden kalıcı olarak çıkarma kararlılığı, Moskova’nın sert tepkisini çekti. Orta Asya liderlerinin otokratik tabiatı da, özellikle söz konusu liderler Washington’ın, öteki şeyler yanında, Moskova’nın etkisini zayıflatabilmek için tasarlanan demokratikleşme kampanyalarıyla kendi ülkelerini de istikrarsızlaştırabileceğinden korktukları için giderek daha fazla biçimde Orta Asya ülkelerini Rus yörüngesinde tutma çabasındaki Moskova’nın işini kolaylaştırdı. Moskova kendilerini güvende hissetmeyen bu liderlere siyasî ve askerî destek garantisi verdi ve uzun zamandır yapısal olarak Rusya ekonomisine entegre edilmiş durumda olan ülkeler üzerindeki ciddi ekonomik etkisini usta bir şekilde sürdürdü. Bölgedeki otokratların kafasında Ankara, muhtemelen haksız yere, çoğu kez ABD ile ilişkilendiriliyordu. Orta Asyalı Türkî cumhuriyetlerle ilişkilerinin soğumasıyla Türkiye de farkına vardı ki Rusya ile kuracağı ekonomik ve stratejik ilişkilerden edineceği kazanç, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi, küçük, bağımsızlığına yeni kavuşmuş cumhuriyetlerle kuracağı, çabucak elden kaçabilecek herhangi bir ilişkiden elde edeceği kazancı kat kat aşıyordu.

Sorunun özü Orta Asya cumhuriyetlerinin yönelim ve karakterlerinin netleşmemiş doğasında yatmaktadır. Her ne kadar bu devletlerin jeopolitik yönelimleri tartışmalı olmaya devam etse de, zaman muhtemelen bağımsız zihniyetli olmaları lehine işlemektedir. Türk cumhuriyetlerinin daha derinlerde yatan doğal içgüdüleri, Rus ve Çin emperyal güçlerine karşı temkinli davranmaya ve dengeleyici destek için Batı’ya ve Türkiye’ye yönelmektir. Ancak bugün itibariyle Orta Asya otokratları, rejimlerini korumak için Rusya ve Çin’e yönelmektedirler. Dahası, Türkî dünya birleşmiş de değildir; her bir devletin kendi öncelikleri ve çıkarları vardır, buna kendi aralarındaki rekabet de dahildir.

Fakat demokratikleşme ile birlikte pan-Türkî kimlikler büyüyebilir. Şayet günün birinde bu eski Sovyet cumhuriyetlerine daha demokratik bir yönetişim hakim olursa, Ankara ile ilişkileri de muhtemelen iyileşecektir. Fakat Türkiye’nin Orta Asya ile Rusya arasında ilişkilerini dengeleme görevi bu takdirde daha karmaşık bir hal alabilir. Bu arada, bazı önemli bağlar kurulmuş olsa da, Türkiye’nin söz konusu eski Sovyet cumhuriyetlerinden istisnasız her biriyle olan ilişkisi, 1991’den beri hayal kırıklığına uğratan bir stratejik gerileme hikayesidir.

Moskova’da, başka menfaatlerinin gereğini yapabilmek için değiş-tokuşları göğüsleme ihtiyacı duymakta ve şimdilik Türkiye’ye Kafkaslar ve Orta Asya’da belirli imtiyazlar vermeye istekli görünmektedir. Söz konusu menfaatler şunları içermektedir: (1) ABD-Türk bağlarının kapsayıcı rolünün azalmasına yardım etmek suretiyle, bölgede ABD’nin manevra kabiliyetini zayıflatmak; (2) Türkiye ile kurduğu yeni, sağlam ve faydalı ekonomik bağları korumak; ve (3) bu bağları, Türk politikaları üzerindeki pan-Türkist etkiyi nötralize edecek kadar cazip ve önemli kılmak suretiyle, bir uçtan diğer uca bölgedeki potansiyel pan-Türkist eğilimleri hep birlikte zayıflatmak.

Her ne kadar Moskova, Washington’a ve hatta Avrupa Birliği’ne hiçbir zaman tam alternatif olamasa da, Türkiye’nin yeni ve giderek karmaşıklaşan dış politika yapısında hızla güçlü bir Doğu’ya dönük sütun sağlamaktadır.” (s.242-245)

Bölümün SONUÇ kısmı ise; “Uzun, tarafgir, zorlu bir süreç olan Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin başarısızlığı dikkate alınınca, Türkiye bilinçli olarak Avrasya ve Orta Doğu’ya yönelik alternatif bir jeostratejik strateji geliştirmektedir. Çin ve Hindistan’ın ekonomik ve stratejik açıdan canlı biçimde yükselişiyle, küresel güç, bugün ciddi bir yeni Doğu boyutuna işaret etmektedir. Türkiye gayet farkındadır ki Doğu’nun devasa yeni piyasalarını ihmal edemez, şaha kalkmış Körfez bölgesini de. Bu piyasalarla irtibatlı olmak, Türkiye için aynı zamanda daha bağımsız, kendi menfaatlerini kendisinin temsil ettiği ve bundan böyle güvenlik gerekçesiyle ABD ve Avrupa’ya bağımlı olmadığı bir pozisyonu ima etmektedir. Her ne kadar Türkiye Avrupa ve Birleşik Devletler ile olan önemli ekonomik ve stratejik bağlarını hiçbir zaman kesmeyecekse de, bugün kendi stratejik yönelimini çeşitlendirmeye imkan verecek anlamlı alternatiflere sahiptir…” (s.258-259) şeklindedir.

 

Yaşar Yeniçerioğlu
Yaşar Yeniçerioğlu

Yazarımız Ol!

Yazınızın Millî Düşünce Merkezinde yayınlanmasını ister misiniz? Yazınızı gönderin, değerlendirelim, yayımlayalım.

Yazını Gönder!

Bağışta Bulun!

Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye düşünüyor musunuz? Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha etkili olacaktır.

Tıkla!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla yazı yüklemek için kaydırın ➔