Yakışıklı Jön Cüneyt Arkın

Türk sinema oyuncusu, senarist, yapımcı, yönetmen...  Bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak gelen, hepimizin gönlünde ayrı bir yer edinmiş, Yeşilçam’ın yakışıklı yıldızı Cüneyt Arkın… 


Türk sinema oyuncusu, senarist, yapımcı, yönetmen… 

Bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak gelen, hepimizin gönlünde ayrı bir yer edinmiş, Yeşilçam’ın yakışıklı yıldızı Cüneyt Arkın… 

8 Eylül 1937’de, Eskişehir’e bağlı Karaçay köyünde Cüreklibatır ailesinden Halise Hanım ve Hacı Yakup Bey’in on üç çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Ailesi ona “Fahrettin” adını verdi. Babası Hacı Yakup Bey, Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı ve aslen Nogay’dı. Nogaylar, Astrahan yöresinde Nogayca konuşan Türk boylarıydı. 

Yakup Bey, “Bak ekinler büyüyor oğlum, seslerini duyuyor musun?” diyordu oğluna. Ekinlerin büyüme seslerini duyuyor, oğluna da dinletiyordu. Türk insanının emek kokan hayatı vardı onda. Sürekli bozkır güneşine bakmaktan gözleri hep kısıktı ve yüzü kırışıklıklarla doluydu. 

Anacığı Halise Hanım, on üç çocuk doğurmuş; ancak yoksulluktan, bakımsızlıktan onunu, yanlış duymadınız tam onunu, toprağa vermişti. Elleri hep çalışmaktan kocaman kocaman nasırlar tutmuştu. Kına ile kapatmaya çalıştığı o nasırlı elleri, öpülesi, sevilesiydi… 

Geçim kaynakları sayılabilecek, 3 koyunları vardı. Cüneyt, sıfır numara saçları ve güneşten yanmış kapkara yüzüyle bütün gün o koyunların peşinde koşturuyordu.  

Yoksulluğun onların hayatına getirdiği acı, insanı taş ederdi. Onlar ise, kalbi sevgiyle dolu güzel insan oldular. 

Cüneyt Arkın’ın, ailesinden bahsettiği yazısındaki “Benim ailem işte böyle geniş ve çeşitliydi. Ben dostluğu, vefayı, sevgiyi, köpeklerimden, eşeğimden, kuzularımdan, kuşlarımdan öğrendim” ifadesi çok samimi cümlelerinden biri olarak göze çarpıyordu. 

Sonraki yıllarda sinema serüvenindeki çizgisini de, dünya görüşünü de belirleyen belki de çocukluğunun kış gecelerinde dinlediği menkıbelerdi. Bu menkıbeler, kahramanlık üzerineydi.  “Ve Battal Gaziler, Köroğlu hikâyeleri…” 

Hayata Fahrettin olarak devam ederken tıp fakültesini bitirdi ve doktor oldu. Yedeksubay doktor olarak Hava Kuvvetlerinde askerliğini yaparken hayatını değiştirecek birisiyle tanıştı. Bu kişi Halit Refiğ’di.” 

Halit Refiğ Şafak Bekçileri filmini çekerken Asteğmen Fahrettin, dikkatini çeker. Onu da filminde oynatmak ister ancak bu mümkün olmaz. Ama büyük usta Halit Refiğ Fahrettin’den vaz geçmez. Onu Gurbet Kuşları filminde oynatır. İsmi yapımcısı tarafından konulur ve o artık Cüneyt Arkın’dır. 

Cüneyt Gökçer’in Cüneyt’ini, kitapçı Ramazan Arkın’ın da Arkın’ını alarak Fahrettin Cüreklibatır o günden sonra Cüneyt Arkın adıyla anılmaya başlandı. 

Kariyerinin dönüm noktası da 1964 yılında oynadığı Gurbet Kuşları filminin finalindeki kavga sahnesi oldu. Kavga sahnesi dediğime bakıp kalmayın. Hemen sahneyi izleyin. Bir süre daha duygusal-romantik jön karakterlerini canlandırdıktan sonra yine Halit Refiğ’in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi. Bu dönemde İstanbul’a gelen Medrano Sirki’nde altı ay süreyle akrobasi eğitimi aldı. Burada öğrendiklerini Malkoçoğlu ve Battalgazi filmlerinde beyaz perdeye aktardı ve kısa sürede avantür filmlerin en çok aranan oyuncusu hâline geldi. 

Cüneyt Arkın’ın meşhur olmasından önceki dönemde ağır abi rollerinin bol olması ve takım elbiseli tiplemeler çoktu. Ancak Arkın ile birlikte Anadolu’nun buram buram kokusu, dokusu belki de etrafı sardığından, takım elbiseli adamların romantizmlerinden sonraki bu keskin geçişi halk çok sevmişti. Sahi ya, iyi ve kötünün en şiddetli ortamlarda karşı karşıya gelişi, kılıç savaşları dikkat çekiciydi. Türk milletinin değerleri, bükülmeyen bileği ve kahramanın kendini feda eden sonsuz cesareti ilk kez sinemadaydı. 

İşte tam da böyle bir sahnede hayatı değişti ve Türkiye’de bir Cüneyt Arkın efsanesi yayılmaya başladı. 

Yeşilçam’ın bir diğer efsanesi Tarık Akan ile bir anısı vardı. Akan, “Maden” filmini çekmek istiyor, ancak maddi imkânları buna engel oluyordu. İmdadına Arkın yetişti. Omuz omuza çektiler filmlerini. Maden, işte böyle doğdu. 1978’de çektikleri bu film, dostu Akan’a, Altın Portakal’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getirdi. 

İşte Yeşilçam’ı yaşatan, büyüten, bugünlere getiren bu birbirine kenetlenen güzel insanların varlığıydı… 

Bir yanda ünü, bir yanda ailesi… Karısı, hayatına tarifsiz bir mutluluk getirmişti. O gülümsediğinde, tüm dünyası gülümsüyordu. Sıcacık sevgileri ekranlara da yansıdı. Nasıl mı? 

“Vatandaş Rıza” filmi çekilecekti ve bir ana-oğul arayışı başlanmıştı. Bir türlü aranan uyum bulunamıyordu. Cüneyt eve geldiğinde, karısı da o anda Murat’ı kucağında uyutuyordu. Gözünün önündeki tablo setlere taştı. Karısı ve oğlu ile Vatandaş Rıza filminin çekimleri başladı. 

Bir ailenin sıcaklığını yansıtan öyle bir sahne vardı ki. Aylardan Kasım. Soğuk ve  yağmurlu bir gecede, itfaiye arabası su sıkıyor. Murat, açlık grevine katılan babasının ilk destekçilerindendi. Tazyikli su ve yağmurun içinden geçip “Beni babamdan kimse ayıramaz” deyip, babasının yanına oturacak. Murat, küçücük bedeniyle dişleri takırdaya takırdaya, titreyerek “Beni babamdan kimse ayıramaz” dedi ve geldi yanına oturdu. Bu sanki bir filmin sahnesi değildi. Öylesine duygu yüklü, öylesine gerçekti ki…  İşte o andan sonra “Bizi, birbirimizden kimse ayıramaz” demek onlara düştü.  

Bir diğer oğlu da Kaçış filminde oynadı. Hapisten kaçıp oğluna kavuşmak için her türlü zorluğa karşı koyan bir babanın hikâyesini anlatıyordu bu film. Kaan, uzun sarı saçları, masmavi gözleri ve çilli yüzüyle babasına kavuştuğunda belki de filmin en can alıcı sahnesi yaşanıyordu. Küçük, sıcacık elleri ile babasının yüzünü hasretle okşuyor ve “Babam” diyordu. 

Arkın, ailesinden bahsettiği yazısında, “Şimdi kocaman birer herif oldular. Hâlâ öylesine içten ve güzel baba derler ki…” diye veriyordu bu sahnenin hakkını… 

Cüneyt Arkın’ın oyunculuğuna ayrı bir renk getiren, yönetmenliğini Çetin İnanç’ın yaptığı 1982 yapımı Dünyayı Kurtaran Adam filmi, başlangıçta olumsuz eleştiri alsa da zamanla bir kült hâline geldi. 1980’li yıllarda Ölüm SavaşçısıKavgaSürgündeki Adam ve İki Başlı Dev gibi aksiyon filmlerinden sonra, 1990’lı yıllarda da polisiye dizilere yöneldi. 

Kısa bir süre gazetelerde sağlıkla ilgili köşe yazarlığı da yaptı. 

Türkiye’de soyadını bir marka olarak kullanan ilk sanatçı olması olarak tarihe adını yazdırdı. Koton’da tişörtleri piyasaya çıkan Arkın, soyadının marka olarak tescillenmesi talebinde bulunarak Türk Patent Enstitüsü’ne başvurdu. Birçok üründe izinsiz fotoğrafı kullanılınca bu durumun önüne geçmek için, Türkiye’de bir ilk başlatarak soyadını markalaştırdı. Bununla birlikte Arkın Dizayn isimli firma yoluyla, içinde Cüneyt Arkın’ın ürünleri olan çeşitli bibloları, yaptığı resimleri, film dvd’lerini ve Arkın baskılı giysileri satmaya başladı. Tasarlanan internet sitesinde ürünlerini satan Arkın, Etkileşimli Pazarlama Zirvesi’nde Onur ödülüne layık görüldü. 

Bitti mi? Bitmediii 

Binicilik ve karatede uzman sporcu unvanına da sahip. Oyunculuğunun yanı sıra televizyon, Arkın’ı yıldızlaştırırken oynamış olduğu rollerdeki tarihi avantür kostümleri oldukça dikkat çekmiştir. 

Bu filmler; Türklüğü, Türk milletinin yüceliğini ve Türk tarihindeki gücünü aktarmakta. Atına binen ve tek başına dev bir orduyu deviren, Türk gücünün ve Türk’ün, adeta bir sembolü gibidir. Belirli kalıplarla oluşturulan bu tarihî filmlerde Arkın, her zaman Türk milletinin kurtarıcısı oldu.  

Almanya’da basılan Türk gazetesinin yüzü olarak Cüneyt Arkın’ın kullanılması tesadüf değildi. Oynadığı filmlerde kahramanın Türklüğü, Türk’ün gücünü temsil ettiğinden ve çoğu zaman “kendi ülkesinden uzakta” yabancıların arasında yaşadığından, reklam filmini gurbette olan kimseler izlediğinde kendisiyle kolay bir şekilde özdeşleşmişti. Arkın rol aldığı filmlerde genellikle gurbette olan “ülkesinden uzakta yaşayan karakterleri canlandırdı. 

Örneğin; Fatih’in Fedaisi filminde ülkesinden çıkıp Bizans topraklarında kimliğini gizleyerek yaşayan Kara Murat, ülkesinde neler olup bittiğinden habersiz bir şekilde, yabancı topraklarda hayatını sürdürmekteydi. Bunu yapmasındaki amaç, milletinin refahını sağlamak ve ülkesini Bizans tehlikesinden korumaktı. 

Arkın; kostüme avantür filmlerde almış olduğu rollerde de vatanı için canını feda etmeye hazır yiğit bir delikanlıdır. Kara Murat, kendisine verilen göreve; şerefini, onurunu ve inancını da katarak gerçekleştirmek için, tüm varlığıyla savaşmaktadır.  

Bir de James Bond olmayı reddettiği durum var. Aman aman sakın şaşırmayın. Biliyorum gelen teklife değil şaşkınlığınız. Neden reddettiği sorusunu duyar gibiyim. Verdiği cevap şöyle: 

İngiltere’de ‘Adsız Cengaver’ filmi şişeden cin çıkar gibi trikler yaparken ‘James Bond’ arayan yapımcılar beni görmüş ve ‘Bu olabilir’ demişler. ‘James Bond’, Batı hegemonyasının güç ve kibrinin sembolüydü. Onun yerine bir Türk kahraman olmayı tercih ettim. 

Arkın star olarak güvenilir bir çizgide ilerledi. 

Romantik jön filmleriyle başladığı sinema kariyerini hareketli filmlerle sürdüren Cüneyt Arkın, hemen her karaktere can verdi. O, her filmde aranan kan gibiydi. 

İzlemeye doyamadığımız filmleri ile gönlümüze taht kurmuş, kimi zaman yakışıklı jönümüz, kimi zaman Kara Murat’ımız, kimi zaman da Malkoçoğlu’muza en derin saygı ve sevgilerimle… 

 

 

Yazar

Özge Yıldız

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.