“Olur bir gün şu yeryüzü insanlığın hür meydanı”

Meydan, meydana açılan sokaklar bir masal kitabı gibi rengârenk. Ortama bir peri masalı havası verilmek istendiği belli. Türk lokantaları, Türk giyim mağazaları da açılmış. 


Paylaşın:

Şehirlerde meydanlar vardır. Meydanlar mühimdir.

Bütün Türk cumhuriyetlerinin başşehirlerinde, bazen başka şehirlerinde de mutlaka bir “bağımsızlık meydanı” vardır. Çoğunda da bir hikâye vardır. Bazılarının hikâyesi kanlıdır.

Taşkent’tekinin adı Mustaqilliq Maidoni. Hakkında yazacağım ilk üç sıfat: Çok büyük, çok temiz, çok yeşil…. 1991’den önceki adı: Lenin Meydanı. Çarlık Rusyası dönemindeki adı: Askerî Katedral Meydanı. Şehrin ortasında, yeni ve eski şehir bölgelerinin tam ortasında, şehrin en büyük meydanı. “Meydan”dan daha ziyade “park” demek yakışacak. SSCB döneminde 1 Mayıs, Ekim Devrimi gibi özel günlerde resmî geçitler burada yapılıyormuş. Şimdi de çeşitli törenlerin, festivallerin yapıldığı bir mekân. Meydanın çevresi heybetli devlet binaları ile çevrili. Başkanlık ikametgâhı Ok Saroy, yani Ak Saray, parlamento, bazı bakanlıklar… Ülke 1991’de bağımsızlığına kavuşurken burada gösteriler yapılmış ama kanlı olaylar olmamış.

 

Taşkent’in göz kamaştırıcı metrosundan Müstakillik Meydanı istasyonunda indiğinizde, bitmeyecek gibi görünen merdivenleri çıkarken parkın ilk manzarası karşınıza gelir : Leylekler!

Meydanın girişinde beyaz ve gümüşî renklerdeki ince sütunlu uzun kemerin üzerinde leylekler… Bu kemere Ezgulik Arkesi diyorlar. İyilik Kemeri. Leylek, Türk mitolojisinde, masallarında, destanlarında karşımıza çıkan bir kuş. Barış ve huzur sembolü. (Emir Timur Meydanı’ndaki, 2009  yılında açılan, resmî programların, kongrelerin, konferansların yapıldığı Milletlerarası Forum Sarayı’nın çatısına da iki leylek yerleştirilmiştir). İyilik Kemeri’nin ortasındaki yerkürenin üzerinde üç adet gümüş renkli leylek kanat çırpmakta! Uçmaya hazır! 150 metre uzunluğundaki kemer boyunca dört tane daha leylek. Onlar sakin, ayakta duruyor. Kemerden geçtikten sonra ilerde, yüksek bir kaide üzerinde bronz dünya yuvarlağı ve üstünde kabartma Özbekistan haritası. Yüksek kaidenin dibinde kucağında bebeği ile oturan bir anne heykeli. Buna “Bahtiyar anne” diyorlar. Bağımsızlıktan sonra geleceğe umutla bakan milletin, anavatanın sembolü. Bağımsızlıktan önce yerinde Lenin’in heykeli varmış. Çimenleri, çiçekleri, ağaçları, fıskiyeleri, havuzları, kanalları, yürüyüş yollarıyla son derece itina gösterilmiş büyük parkın içinde bir de “Matem tutan anne” heykeli var. O taraf parkın yaslı bölümü. Savaşa giden gençlerin anısına. Matem tutan annenin arkasındaki granit duvarda bir yazı: Sen doim qalbimizdasan jigarım. Hem Latin harfleriyle, hem Krill ile. Onun kucağında bebeği yok, bu yokluk evlâdını cepheye gönderdiğini hatırlatıyor. Önceki annenin aksine dertli bir hali var, başını eğmiş, gözleri yere dikili. Önünde bir ateş yanmakta, buna “Ebedî ateş” deniyor. Parkın bu bölümünde, matem tutan annenin ve ateşin yakınında oymalı ahşap sütunlarla yapılmış iki uzun eyvan var, Hatıra Hıyâbânı… İkinci Dünya Savaşı’nda can veren Özbek askerlerin adları kitap şeklinde düzenlenmiş metal levhalarda tek tek yazılı. İkinci Dünya Savaşı’nda 450 bin Özbek hayatını kaybetmiş.

Bir meydan daha var Taşkent’te. Halkların Dostluğu Meydanı. Ortada bir heykel! İkinci Dünya Savaşı yıllarında, cephe ülkesi olmadığı için, bir çok fabrika, atölye, sanayi kuruluşu güvenlik açısından Özbekistan’a taşınmış. Ayrıca, hoş bir bilgi öğreniyorum burada… Özbek halkı Sovyetler Birliği’nin her yanından, işlerini, evlerini, tarlalarını terketmek zorunda kalan, dini, milleti ne olursa olsun, kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara kucak açmasıyla biliniyor. Ortadaki heykel Demirci Şah Mahmudov, karısı ve 15 çocuk! Şah Mahmudov ailesi, dinine, milliyetine bakmaksızın 15 yetim, öksüz çocuğu evlâtlık alarak kendi çocuklarından ayırmaksızın büyütmüş. Heykelde Şah Mahmudov ve eşiyle birlikte farklı yaşlarda 15 çocuk canlandırılmış. Bu meydan ve heykel 1983 yılında, Özbek halkının bu insaniyetinin hatırasına yapılmış. Meydanın arkasında gösterişli bir bina. Halkların Dostluğu Sarayı. Bir kültür merkezi. Konserler, kongreler yapılıyor. Biz oradayken vakit akşama yakındı, konser vardı. Afişlerden anladığım kadarıyla Özbek pop müziğinden bir kadın sanatçının konseri. Çok şık elbiseli kadınlar, erkekler içeri doğru hızlı hızlı yürüyorlardı.

 

 

Taşkent bol ağaçlı yemyeşil parkları, havuzlarla, fıskiyelerle, su kanallarıyla, heykellerle, anıtlarla süslü meydanları, geniş caddeleri ve temizliğiyle çok güzel bir şehir olarak zihnimde yer etti. İki yanı ulu ağaçlı geniş kaldırımların fotoğraflarını çekmeye doyamadım. Fakat…. Bu kaldırımlar!… Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Çarlık Rusyası buraları işgal ettiğinde eski Taşkent’in kıyısında yeni bir şehir kurarken, yolları, kaldırımları böyle çok geniş, çok düzgün yaptı; fakat bu kaldırımlarda Türkistan millî kıyafetini giymiş olanların yürüme hürriyeti yoktu! Eğer üzerinizde Avrupaî kıyafetler yoksa kaldırımdan yürüyemezdiniz. Özbekseniz ve sokağa mahallî kıyafetinizle çıkmışsanız, hayvanların ve atlı arabaların gelip geçtiği yoldan yürümeliydiniz! Sovyetler döneminde bu tür “gülünç ve göze batan” eşitsizliklerin ortadan kalktığını, eşitsizliklerin “daha ciddi, daha sinsi” konulara kaydığını görüyoruz. 

Ve akşamın ilk ışıkları ile beraber şehrin en yeni şöhretlerinden Magic City’nin kapısındayız. Burası iki gündür gördüğümüz yerlerden çok farklı. Taşkent’in çok yeni bir yüzü. Proje İstanbul merkezli bir Türk mimarlık şirketine ait. Adını niçin İngilizce koydular, bilmem.

Magic City 2021 yılında açılmış bir eğlence parkı. 21 hektar üzerine kurulu. Küçük bir Disneyland diyelim. Her yaştan ziyaretçiye ama daha çok çocuklara, çocuklu ailelere hitap eden bir yer. Şık kafeler, pastaneler, lokantalar, alış veriş dükkânları, türlü çeşit oyun mekânları… Bowling salonu, sinema, amfi tiyatro, akvaryum… Şato, kaleler, kuleler… Meydan, meydana açılan sokaklar bir masal kitabı gibi rengârenk. Ortama bir peri masalı havası verilmek istendiği belli. Türk lokantaları, Türk giyim mağazaları da açılmış. 

Çok kalabalık. Girişteki meydanda büyük bir havuz. Daha doğrusu suni göl. Etraftaki binalar rengârenk ışıklandırılmış ve ışıklar suya yansımakta, manzara daha da göz kamaştırıcı olmakta. 

Gölde her yarım saatte bir ses, ışık, su gösterisi yapılıyor. Ses, ışık, su…. Bu üçünün uyumu her zaman mükemmeldir. Özbek, Rus, Batı müziğinden şarkılar eşliğinde havuzdan fışkıran renkli fıskiyeler…

Taşkent’te  ışıl ışıl bir akşam. Her köşede bir sürpriz. Tuvaletlerde bile! Her bir kabini farklı “döşemişler.” Biri kıpkırmızı, İngiltere telefon kulübeleri gibi tasarlanmış. Biri pespembe, Barbie dekorasyonlu. Öteki dinazorlu bir tarih öncesi kabin, başka birine spor salonu havası verilip vücut geliştirme aletlerinin en yiğitlerinden biri tuvalet olmuş, bir diğeri çiçek bahçesi, öteki Taht Savaşları dizisinin canlandırıldığı bir kabin.… Ben nereye geldim, diyorsunuz. Lavaboların üzerinde duvarda koca bir burun asılı. Burun deliklerine elinizi tuttuğunuzda sıvı sabun dökülüyor.  Başka bir mahlûkun ağzından kâğıt havlu çıkıyor. O sırada telefonumun şarjı bitmesin mi? Görüntüleyemedim bu acayip yeri.  Normal tuvaletler 2 ila 5 bin som iken bu özel yer 50 bin som!

Fıskiyelerin dansı yine başladı. O da ne? Bella Ciao! Işık da su da bu eski ve çok güzel İtalyan halk şarkısına göre dans etmeye başladı. Ciao Bella Ciao…. Hoşçakal güzelim, hoşçakal… Taşkent’in renk cümbüşü gecesini Ciao Bella nağmeleri kapladı. Suyun ve  ışıkların harikulâde uyumlu oynaşmasını seyrederken düşündüm gittim… Kuzey İtalya’da Po Ovası’nın pirinç tarlalarında çalışan, çoğu kadın işçilerin zor çalışma şartlarına ve pek az ücrete isyan olarak söyledikleri düşünülen bir halk şarkısıdır bu. Ama hem Mussolini’ye, hem Nazi Almanyasına karşı direnişe geçen milislerin, gerillaların (partizanlar) kendilerine bu eseri marş olarak seçtiği söylenir. Tabiî yeni sözler yazarak… Eski sözler “Sabahleyin uyandım, hoşçakal güzelim, pirinç tarlasına gitmem gerek. Böceklerle sivrisinekler arasında yapmam gereken iş zor….” diye başlarken; yeni sözleri direniş ruhuna uygundur:  “Bir sabah uyandım, işgalciyi burda buldum, hoşçakal güzelim. İsyancı, beni de götür, çünkü ölüm yaklaşıyor, hissediyorum…. Ölürsem beni dağa gömün, güzel bir çiçeğin gölgesine… Ordan geçenler ne güzel çiçek derler… Bu isyancının çiçeği, hürriyet uğruna can veren isyancının çiçeği… Hoşçakal güzelim, hoşçakal…” Bu direnişçilerin en teşkilâtlısı da İtalyan komünistleridir.  Bir hayli ironik geldi bana. Komünist ideolojinin elinde yetmiş yıl çile çekmiş bir şehirde….  Patron, despot, diktatör orada faşist, Nazist; burada komünist. Başkaldıranlar orada antifaşist, komünist… Burada? Burada yetmiş küsur yıl bir isyan duyulmadı, olduysa bile… İtalya’da doğan bu isyan ve direniş şarkısı, demirperdeyi aşıp da kolhozlarda, savhozlarda ağır şartlar altında çalışan işçilerin kulağına gelmedi; onların çığlığı da bize ulaşmadı. Zaten Bella Ciao’ın direnişçilerin şarkısı olarak dünyada şöhret bulması da 1960’lı yıllardan geriye gitmez. O zamandan beri de her türlü başkaldırıya uygun bulunmuştur!

Serbest piyasa ekonomisinin  bu yepyeni, ışıl ışıl, zengin mekânında… Ezilmişlerin, emekçilerin, işçilerin patrona, despota, diktatöre isyan şarkısı… Su üzerindeki bu harika gösteriyi, alkışlarla, ıslıklarla seyreden bunca insandan, hürriyet uğrunda ölenleri -ya da pirinç tarlalarında boğaz tokluğuna ter dökenleri- anlatan bu şarkıya dikkat eden kaç kişi vardır, bilmem ki…

Dünya değişiyor. Belki Bella Ciao’ya yepyeni sözler yazılır!

Fakat Bella Ciao ne güzel şarkıdır?!

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar