Ağlattın beni Servet!

Araştırmacı, radyo ve televizyon prodüktörü, belgesel yapımcılığı kişiliğinin yanında, Türk Coğrafyasında taşlardaki damgaların izini sürmesiyle tanınan Servet Somuncuoğlu'nun edebi yönünün ortaya çıktığı "Hikayeler, Denemeler, Günlükler" kitabını yazarımız Hasan Kallimci değerlendirdi.


Servet, Türkiye’nin çok iyi bildiği bir isim, Servet Somuncuoğlu. Beni ağlatan o… 2013 yılında, aramızdan ayrıldığında 49 yaşında, en verimli çağındaydı. Ecelin onu erkenden aramızdan almasıyla üzmüştü sevenlerini… O, kısa süreli uykularının dışında bir dakikasını bile boş geçirmemiş, hep çalışmış, hep üretmişti. Araştırmacıydı, radyo ve televizyon prodüktörü idi, belgesel yapımcısıydı. Türk coğrafyasındaki damgaların ve yazıların izini sürmüştü yıllarca. Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler (2008), Saymalı Taş-Gökyüzü Atları (2011) ve Damgaların göçü-Kurgan (2012) anıt kitapları ile Gallemit ve Don Kazakları eserleri onu anlatmaya yeter de artar. Vefatından sonra yayımlanan “Göç Yorgunu” adlı şiir kitabından şairlik yönünü öğrenmiştim. Merhumun bu kitabını “Binlerce Yıl Beklemeye Değer mi” başlığı altında, 5 Temmuz 2020 tarihli yazımda tanıtmıştım.

Hikayeler, Denemeler, Günlükler-Servet Somuncuoğlu

Yine vefatından sonra yayımlanan “Hikâyeler Denemeler Günlükler”[1] kitabını da okuyunca Servet’in hikâye yazarlığı yönünü de tanıdım. Adından da anlaşılacağı gibi eser üç bölümden oluşturulmuş. Kitabın yaklaşık yarısı hikâyelere ayrılmış ve kitapta 19 hikâye yer almış. Hikâyelerin değerlendirilmesi, münekkitler/eleştirmenler tarafından yapılır inşallah, yapılmalıdır da… Ben şu kadarını söyleyeyim: “Akça Armut, Balıkçının Düşleri ve Aliş’imin Kaşları Kare” hikâyeleri edebî değer açısından öne çıkanlardır, diğerlerinden çok farklıdır. Kurgusu, üslubu ve işleyişiyle bu hikâyeler, Servet Somuncuoğlu’nu edebiyat dünyamızda iyi bir yere oturtur diye düşünüyorum.

Aliş’imin Kaşları Kare

Beni ağlatan da “Aliş’imin Kaşları Kare” hikâyesidir. Başlığına bakarak, türkünün malûm hikâyesini okuyacağınızı zannetmeyin. Türkünün adı var, o kadar. Hikâyenin kahramanı Nail, Selanik’in Drama kazasındandır. Babası onu hukuk tahsili için İsviçre’ye göndermiştir. Onun İsviçre’de yaşadığı yıllarda Balkanlar elimizden çıkmış, Osmanlı Devleti yıkılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Ailesi, mübadele ile İstanbul’a gelmiştir. Çocukluğunu ve gençliğini yaşadığı Selanik ve Drama, ellerin torağıdır artık.

Anadolu’da tahsilli ve varlıklı, ticareti bilen Türklere ihtiyaç vardır. Sanayi ve Ticaret Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Nail’i ve ailesinin maddi durumunu bilen biridir. Onu -tahsili hukuk olsa da- Anadolu’nun imarında değerlendirmek ister. “Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından davet edildiğini” belirttiği bir telgrafla Türkiye’ye gelmesini ister. Nail bu davete uyar. Kendisinden Sivas-Kangal yolunu yaptırması istenir. Nail yolu yaptırır, karşılığını da alır. Ancak onun ticarette, iş hayatında, parada gözü yoktur. Aklı, gönlü Selanik’te, Drama’da kalmıştır. O tarihte, bir gazetede Uluabat Gölü’nün içindeki Manastır adacığının satılık ilanını görür. Yol yapımından kazandığı parayla adacığı satın alır. Oradaki manastıra, adanın tek sakini olarak yerleşir. Gönlünün sesini dinler. İnzivaya çekilir. Gölün çevresinde, kurdukları köylerde yaşayan Selanik göçmeni soydaşlarına yardımcı olur. Böylece Drama hasretini kısmen de olsa giderir.

Nail’in hayat hikâyesine bir grup Fransız da girer. Bir Türk olarak takındığı tavır anlatılmaya değer. Nereden haber aldılarsa adaya Fransızlar gelir. Onları misafir eder, adayı ve ev olarak kullandığı Manastır’ı gezdirir. Fransızlar kendi aralarında ileri geri konuşurlar, Nail’i yaşadığı hayattan dolayı aşağılarlar. Nail söylenenleri anlamasına rağmen sabreder, karşılık vermez, dinlemekle yetinir. Onları uğurlamak için sahile, kayıkçıların yanına kadar misafirleriyle gider. O ana kadar tek kelime etmeyen Nail, uğurlama konuşmasını Fransızca yapar. Fransızlar şaşırır, mahcup olur, özür dilerler. (Not: Bugünkü Fransız yöneticileri arsız, özür dilemeyi bile bilmiyorlar.)

Nail’in gönlü, Balkanlardan ayrı kalmanın hüznüyle kavrulmaktadır. Kendini Debreli Hasan, Aliş’imin Kaşları Kare, Manastır’ın Ortasında Var Bir Havuz türküleri ile avutur. Nail’in “Balkan acısı” dinecek gibi değildir. Yıllar geçer. Yakalandığı ağır hastalık onu ömrünün sonuna getirmiştir. Hikâyeyi öyle bir düğümler ki Servet… Nail cenazesinin defninde, “Aliş’imin Kaşları Kare” türküsünün söylenmesini vasiyet etmiştir. Ölümü beklenmedik şekilde gerçekleşir. Vasiyetinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Defin merasimi İslami usule göre yapılırsa da bir şekilde “Alişimin Kaşları Kare” türküsü de söylenir. İşte o satırlar, okuyanı duygulandırır, hüzünlendirir hatta ağlatır. Beni ağlattığı gibi…

Balkanlarda milyonlarca Türk’ü kaybettik. Kimi oralarda katledildi, can verdi. Kimi İstanbul’a, Anadolu’ya zor attı kendini. Bu hikâye milyonlarca Türk’ten sadece birinin, Dramalı Nail’in hikâyesidir, o gerçek kişidir. “Balkan acısı”, Nail’in kalbinde nasıl ömür boyu kaldıysa, Türk Milleti âşığı Servet Somuncuoğlu’nun da yüreğini dağlamış olmalı ki bu hikâyeyi yazmış. Soydaşlarım anlasınlar diye, yürekleri dağlansın diye… Balkanları ve yaşananları unutmasınlar diye… Okuyup da ağlasınlar diye…

Zaten yüreğim Türk Dünyası’nın acılarıyla yanıp kavruluyor. Aliş’imin Kaşları Kare adlı hikâyenle ağlattın beni Servet! Bir de sen ağlattın…

[1] Matbuat Yayın Grubu, İstanbul, 2019

Avatar
Yazar

Hasan Kallimci

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar