Alın yazısı, yüz karası, kömür karası

Enkaz kaldırmada pek mahiriz, peki insanı insanca yaşatmada da aynı mahareti gösterebiliyor muyuz? Yaşananlar kader mi, alın yazısı mı, fıtrat mı, şehadet mi, cinayet mi? Yoksa toplu bir cinnet hali mi?


Yine bir maden kazası; yitip giden 41 can, sönen 41 ocak. Geride kalan gözü yaşlı anneler, eşler, çocuklar… Yerin yüzlerce metre altında, karanlığın derinliğinde, her şeye rağmen yarın için kurulan hayaller; iyiye, iyiliğe, hayata karşı beslenen umutlar…

Alın yazısı mı? Fıtrat mı? Kader mi? Bazılarının dediği gibi cinayet mi? Yoksa şehadet mi? Sanırım bu sözlerin hepsi, çözümlerin, çarelerin, sözlerin tükendiği yerde söyleniyor. Hani Soma’da 301 madencimiz henüz yerin altındayken yetkili ağızlardan duyduğumuz “Kazalar bu işin fıtratında var.” cümlesi var ya hatırlar mısınız? İşte bazen, hatta çoğu zaman ihmallerin, suçların üstü örtülmek için söyleniyor.

Hatırlar mısınız diye sorduğuma bakmayın. Bu yazıyı okuyanların “Unutmak ne mümkün!” diyeceğinden eminim. Biz unutmadık, unutamıyoruz. Belki de birçok şeyi unutamadığımız için her yöne kıvrılamıyoruz, esneyemiyoruz ve asla rahat nedir bilmiyoruz. Ne yapalım bu da bizim fıtratımızda var.

Yüz karası

Biz, ne o gün devletin ambulansı kirlenmesin diye çizmelerini çıkarmaya çalışan madenciyi, ne kamera karşısında gömleğini bile değiştiremediğinden yakınan bakanı ne de canından can kopmuş birini hınçla tekmeleyen “Yusuf Yerkel”i unutuyoruz. Hatta bu kişinin ödüllendirilerek yüksek mevkide bir göreve getirilmesini de unutamıyoruz. Yüreğimizi yakan her olay sonrasında enkaz tepesinde kurtarma çalışmalarının ne kadar başarılı olduğu ve Reis-i cumhur hazretlerinin yüksek müsaade ve emirleri ile olaya ne kadar hızlı müdahale ettikleri ile övünenleri de…

Hâlbuki her normal insan gibi yaşanan felaketler sonrasında beklentimiz, olayın sebebinin tüm ayrıntılarıyla, uzmanlarca analiz edilmesi ve tekrarlanmaması için bir şeyler yapılması. Bunun için mecliste araştırma yapılsın istiyorsunuz, İktidar her nedense(!) zaten buna yanaşmıyor da, önergeyi sunan muhalefeti “Soru sorulacaksa biz sorarız, siz kim oluyorsunuz?” nidaları ile reddediyor. Sonuçta kimse soruyu sorup cevabını alamıyor.

Bir umut televizyon kanallarını geziyoruz, bir cevap bulabilir miyiz diye fakat nafile bir çaba! Başkası yerine utanmanın binbir sebebini sunuyor bizlere zat-ı muhteremler. Haber(!) kanalı namlı kanallar oyun oynar gibi analiz yapıyor ya da yaptığını sanıyor. Mesela bunlardan birinde, konuyu değerlendirmesi için çağrılan uzmanların önünde bir yığın kömür, bir kazma, bir de kürek görüyoruz. Programı birkaç üzüntülü sözle açan spiker ablamız, olayı tam anlamıyla kavrayabilmek için kömürün ne olduğundan başlayalım diyor ve ilk konuğunu yığının önüne çağırıyor. Önünde duran kömür yığınına bir müddet bakıp ne yapacağını anlayamayan hocamız, spiker ablamızın ricası ile ayağa kalkıp kömür yığınının yanında olayın temeline iniyor. Bir taraftan içinde bulunduğu saçma durumu anlamaya çalışırken bir taraftan da taş kömürünün nasıl oluştuğunu yine de açıklamaya çalışıyor. (Söylediklerime inanmamış olabilirsiniz diye bağlantıyı buraya bırakıyorum. İzledikten sonra yorumlarınızı bu yazının altına da yazarsanız sevinirim.)

Başka bir kanalda, bambaşka bir manzara var ki akla zarar! İktidarın reklam kanalı A Haber, ekranı dörde bölerek olay yerinden izleyenlerine canlı yayın yapıyor. Ekranın üç bölümünde farklı açıdan olay yeri görüntüleri var, sol üstünde ise Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda çalışan Çinli Mühendis abimiz. Muhabir sanki olay yerinde değil de açılıştaymış gibi bir havayla muhatabına heyecanla Türk ekiple nasıl çalıştıklarını, Çin’deki ailesiyle nasıl hasret giderdiklerini, çocuklarının mühendis olmak isteyip istemediklerini soruyor. Tercümanda ise bu tarihî ana tanıklık etmenin gururu(!) ve tatlı da bir heyecan var gibi. Yüzler gülüyor. Edebim çerçevesinde ben şu kadarını söyleyeyim sözün özünü siz anlayın: “Aşağıda can pazarı, yukarıda berber makası”.

Kömür karası

Gelelim asıl soruya. Her maden kazasında vefat edenlerden bazılarının yakınlarına içeride bir anormallik olduğuna dair söylediği sözleri duyuyoruz. Olay sonrası yakınları anlatıyor. Kişilerin çalıştıkları alanla ilgili sıkıntılar ailelerine kadar ulaştı da yetkililere ulaşmadı mı?

Dün gözü yaşlı teyzenin “İçine doğmuş bizi burada patlatacaklar dedi.” diye anlattığı olay sadece madencinin sezgisi miydi? Bir hafta öncesinde evine gelip bu şekilde yakınıyorsa, aradan geçen süre zarfında bu söylenti hiç mi tetkik edilmedi? İşte cevaplarını asla net bir şekilde alamayacağımız bir kaç soru.

Söz konusu maden işletmesi devletin olup bir de göçük altında hayatını kaybeden madencilerimiz şehit diye tanımlandığından artık olayla ilgili ne sorsanız şu şartlarda hain ilân edilmeniz an meselesidir. En doğal hakkımızdan yararlanarak sorduğumuz her soru son düzenleme ile de “halkı kin ve nefrete sürüklemek” diye nitelendirilip suçlamaya sebep olabilir. Fakat biz yine de sormaya devam edelim. Edelim ki vicdanlar rahat durmasın, bir daha yaşanmasın diye ne gerekiyorsa yapmaya çalışsın.

Şimdi her şeye rağmen sorumu tekrar soruyorum: Yaşanan kader mi, alın yazısı mı, fıtrat mı, şehadet mi yoksa bir cinayet mi?


Hayatını kaybeden 41 cana Allah’tan rahmet, kalanlarına sabır diliyorum. Yaralılara acil şifalar, medyamıza da tez zamanda akıl fikir diliyorum.

Yazar

Şadiye Okur

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar