Anne bulan megafon… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 523’üncü Bilgi Şöleni: Yaşadığımız su sıkıntısı ve su politikalarımız   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi

Anne bulan megafon…

En az konuşmamız gereken yönü cımbızlayıp en çok konuşulan hâline getiriyoruz. Oysaki kadına şiddetin kaynağı çocuğa şiddettir. Şiddet ile büyüyen çocuklar değil mi yetişkin olduklarında kadına, çocuğa, hayvana eziyet eden? Çocuğa şiddeti en az seviyeye indirmeden, kadına şiddeti nasıl engelleyeceğiz?

3 Aralık 2020
Gülcan Havva Eraslan

1982 yılının Ağustos sıcağında merhaba dedim fani ve garip dünyaya.. Babam sınıf öğretmeniydi. Askerliğini de Sinop’un Dikmen ilçesine bağlı, rüzgârı, kar fırtınaları bol bir dağ köyünde o sıralar yedek subay öğretmen olarak yapıyordu. Köy Gerze’ye de yakındı. Bu dönemde, 1986 yılının sonbaharında, bir cuma günü hem okul alışverişi yapmak hem de gezmek için ailece Gerze’ye gittik.

Cuma günleri oranın yöre pazarıdır. Pazar, büyük Gerze yangınından kurtulabilen az sayıdaki evlerin olduğu ve halk arasında yangın evleri olarak adlandırılan sokağın yanında kurulur. Yıllara ve yangına meydan okuyan bu evler, kendine has mimarisi olan iki kapılı, iki katlı, iki bahçeli sembol yapılardır.

O yangın evlerinden birinde annemin halası otururdu. Kocası ölmüş, üç çocuğunu TEKEL fabrikasında tütün sararak büyüten çalışkan ve güngörmüş bir kadındı. Adını zikredip geçtiğimiz TEKEL, Şeker fabrikaları, Sümerbank, Şişecam fabrikaları… Say say bitmiyor, Cumhuriyet’in ülkeyi kalkındıran, kalkındırırken de en çok kadına umut olan, iş ve aş olan fabrikaları… Olduğu yere aydınlığı, umudu taşıyan, milletin kendi öz değerleri. Onlar da çocukluk anılarımda fark ettirmeden hatıralarıma ortak olmuş. Dört nala koşarcasına kalemimden kâğıda doğru sefere çıkarcasına unutulmuşluğun hüznüyle hücum ediyorlar. Cumhuriyet, umut, kadın…

Dört yaşını bitirmek üzere olan küçük bir çocuğum. Onca koşturmaca arasında halanın evinde otururken uyuyakalmışım. Annem halası ile kapıyı üzerime kilitleyip, evin yan sokağındaki pazara gitmiş. Ben de aksilik uykudan uyanıyorum. Evde kimseyi bulamayıp sokak kapısını da açamayınca, mutfağın bahçe kapısından çıkıp annemi aramak için kalabalığa karışıyorum. Bir süre sonra kaybolduğumu anlayıp, sokakta oturup ağlamaya başlıyorum. Tanımadığım bir sürü insan, kalabalık dehşete düşürüyor beni. Bugün de kalabalık insan topluluğu gördüğümde, birkaç saniyeliğine nefesim kesilir, aşırı heyecandan nabzım yükselir, kalbim deli gibi atar. Geçmişin izi hâlâ devam etmektedir.

Annesini kaybetmiş, üstelik kaybolmuş bir çocuğum. Dehşete kapılmış, bir duvar dibine korkudan sinmiş ve ağlıyorum. Karşımda uçsuz bucaksız bir deniz ve ben bilmediğim bir yerde yapayalnızım. İnsanlar gelip sormaya başladı. Korkudan kimse ile konuşamıyorum. Şalvarlı, büyük rengârenk gülleri olan sarı renkli bir yemenisi, elinde naylon çuvaldan dikilmiş mavili beyazlı kareli bir pazar çantası ile köylü bir kadın hiç konuşmadan tuttu elimden, çeke çeke beni büyük bir binaya götürdü. Zihnim o detayları nasıl kaydettiyse üstünden bir ömür geçmesine rağmen o köylü kadını bugün bile en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. O binada beni iki adama teslim edip gitti. Kadının ardından korkuyla bakakalmıştım. Adamlar o büyük binanın belediye olduğunu, kaybolan çocukları hemen annesine kavuşturduklarını, onun için konuşmam gerektiğini söylediler.

İlkokula bile gitmeyen minicik bir çocuk, çok korkmuş bir hâlde, benim istedikleri bilgileri verebileceğimden hiç umutları yoktu. Ama babam adımı, kendi adını ne iş yaptığını, nerde görev yaptığını hepsini öğretmişti. Adımı soyadımı, anne baba adımı, nerde ne iş yaptıklarını abimi, ablamı hatta dayımı bile o insanlara anlatmıştım. Tabi pazardan eve gelen annem ve büyük hala, benim mutfak kapısından çıktığımı anlayınca sokaklarda perperişan vaziyette beni arıyorlar. Hemen anne bulan megafon (öyle demişlerdi) ile Gerze Merkez’de belediye hoparlörlerinden anons yapıldı. Şu yerde öğretmenlik yapan …. şahsın şu isimde çocuğu kaybolmuştur. Kayıp çocuk belediyemizde misafirimiz, gelip çocuğunuzu alabilirsiniz diye.

Ne anne ve babamın ne de büyük halanın uykumdan uyanıp da kaybolacağım aklının ucuna bile gelmemişti. Merkezi sistemli anne bulan megafondan anonsu duyan babam sevinç ve korkudan karmakarışık olmuş duygularla gelip beni aldı. Bu korku dolu anı da benim belleğimden hiç silinmedi.

Çocukların kaybolması anlık bir gaflete bakıyor. Akıllı saatlere, bilekliklere yine de çok fazla güvenmeyelim. Çoğu zaman bu kayıpların sonu acı olaylarla bitiyor. Basit bir kimlik ve adres bilgisinden bihaber olan kayıp çocuğun, kendisini arayan ailesinden bir sokak ötede 15 yıl yaşadığını da gördük. Avrupa yakasında kaybolup, dedesine baba dedirtilen zekâ geriliği bulunan çocuğun, baba ve annesinin adını bilmediğinden Anadolu yakasında devletin himayesinde yetişip 30 yıl sonra bulunduğunu da. Bunu çok küçükken acı olmasa da, korku ile tecrübe ettim. Çocuklarımıza ne kadar küçük olursa olsun doğru kişilerden, doğru şekilde yardım istemeyi öğretelim.

Çocuklarımıza hayır demeyi öğretelim ve biz yetişkinler de, çocuklar hayır dediklerinde saygı duymayı öğrenelim. En önemlisi çocuk nasıl sevilir beraber öğrenelim, beraber öğretelim. Beni elimden tutup, hiç zarar görmeden belediyeye götüren o köylü Anadolu kadınına minnettarım. Her yaz Gerze’ye gittiğimde, kulaklarım hep anne bulan megafondan çıkacak sesi arar. Benim kayboluşum iyi yürekli insanlar sayesinde, birkaç saat içerisinde mutlulukla sonuçlandı. Dilerim bundan sonra bir anlık gafletimizden kaybettiğimiz çocuklar da benimle aynı sonu yaşar. Türkiye’de her yıl kaybolan ve bir daha bulunamayan, ya da öldürülen yüzlerce çocuk için kendimiz bir farkındalık yaratalım. Şiddetle mücâdeleye çocuklarımızdan başlayalım.

Hayatımda zorlu bir süreçten geçiyor ya da bir şeye çok üzülmüşsem bir gece ansızın o duvar dibinde, önünde uçsuz bucaksız denize karşı korkudan ağladığım rüyalardan birinde bulurum kendimi. Gecenin derinliğinde gördüğüm bir kâbustan, yine o duvar dibine sığınırken uyandım. Belki de tesadüfen denk geldiğim bir dizide kaçırılan kız çocuğunun hikâyesi bilinçaltımı harekete geçirdi, kim bilir? En iyisi hislerimi yazıya dökerek paylaşmaktı.

İçinde bulunduğumuz hafta Kadına Şiddeti Engelleme Haftası. Sadece geride bıraktığımız Kasım ayında, 30 günde 29 kadın öldürülmüş, 8’inin de cinayete kurban gittiği düşünülüyor, soruşturması devam ediyormuş. Ama aynı zaman diliminde ne kadar çocuk öldürüldü ya da şiddet mağduru oldu, bunu engellemek için neler yapıldı, istatistiğini tutan yok. Prim yapmadığından bunun için STK kurma yarışı da yok. Ama ne kadar çocuk tâcize uğramış, tecâvüze uğramış bunun İstatistiği pek güzel tutuluyor. Çünkü tâcizin, tecâvüzün reytingi bol. Şiddeti bir bütün olarak ele almayıp, parçalara böldüğümüzde işte böyle oluyor. Birine feryat ederken, diğerlerinin sesini kendi feryadımızdan duymaz oluyoruz.

Kadınlar ve çocuklar… Öldürülmek, tecâvüze uğramak ve kayıp olmak, kaybedilmek.. Ne çok ortak noktamız var.

Kadınlar, onları en çok sevdiklerini söyleyenlerin baskısına, dayağına, hiddetine ve şiddetine maruz kalıyor. Yok öyle tanımadıklarımızın bize hayatı zindan etmesi falan, hiç kandırmayalım birbirimizi. Çocuklar da farklı değil. Şöyle yoklayın bir zihninizi şiddet, öfke ve baskıyı sizinle ilk kim tanıştırdı? Şiddetin ne kadarını tanıdıklarınızdan öğrendiniz, ne kadarını tanımadıklarınızdan? Ya çocuklarımız, şiddeti ilk kimden öğreniyor? Sadece erkeklerden mi? Emin miyiz sadece erkeklerden öğrendiğine?

Mart ayından beri yaşadığımız salgın dönemi ve karantina süreci en çok yine kadınları ve çocukları mağdur ediyor. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu süreçte kadın ve çocuğa karşı şiddet, ev içinde artıyor. Kadınlar daha çok işsiz kalıyor. Çocukların duyulması gereken o güçlükle çıkardıkları sessiz çığlıkları hepten lâl oluyor.

Kadına şiddeti konuştuğumuz kadar çocuğa şiddeti konuşmuyoruz. Son 10 yılda 105 bin çocuk kaybolmuş. 345 bin çocuk için Türkiye’de kayıp başvurusu var ve yarıya yakını yıllardır bulunamamış, anne bulan megafon ile ne yazık ki karşılaşamamış, akıbetleri meçhûl. Bu da sesimizi en yüksek perdeden çıkartmamız gereken kanayan bir yaramız değil mi? Neyse bu konuda sevinebiliriz. Sokağa çıkma kısıtlamalarının çocuk kaybolması vakalarını azaltacağı öngörülüyor(muş). Şiddetin de artması…

En çok konuşmamız gerekeni en az konuşuyoruz. En az konuşmamız gereken yönü cımbızlayıp en çok konuşulan hâline getiriyoruz. Oysaki kadına şiddetin kaynağı çocuğa şiddettir. Şiddet ile büyüyen çocuklar değil mi yetişkin olduklarında kadına, çocuğa, hayvana eziyet eden? Çocuğa şiddeti en az seviyeye indirmeden, kadına şiddeti nasıl engelleyeceğiz?

 

 

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları