11 Mayıs 2025 tarihinde Ankara’da Millî Düşünce Merkezi ve Millî Egemenlik Platformu olarak “Genç Türkiye’nin Yükselen Çığlığı” adıyla bir kongre gerçekleştirmiştik. Bu kongrede 10 farklı konu başlığında çoğunluğu üniversite öğrencisi olan Türk gençleri konuşmuştu.
Konuşan tertemiz Türk gençlerinden bir isim vardı ki konuşması bittiğinde tüm salon, dakikalarca ayakta alkışlamıştık. Hitabeti, ses tonu, Türkiye ve gençlerine dair sorunlara son derece hâkim, derin bir analitik gözleme ve sosyolojik analiz yapmaya haiz yapısıyla, kongreye gelen herkesin beğenisini kazanmıştı. Bu gencin adı Fırat Baran Önder’di. 1283 Hareketi Platformu adında bir oluşumları vardı ve 1283’ün Türk milletinin gönlündeki yerinin hakkını verecek bir ferasete sahip olduğunu hissettirmişti. Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nu da hatırlattığından olsa gerek, gönül köprüsü de kurulmuştu galiba, kim bilir?
1 Temmuz 2025…
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğunun 100’üncü gününde CHP, Saraçhane’de yine bir miting düzenlemişti. Valilik bu mitinge izin vermeyeceğini belirtse de çok sıkı polisiye tedbirler alarak güvenlik noktaları oluşturmuş ve mitinge müsaade etmişti. Saraçhane Meydanı’na gitmek isteyen tüm yurttaşlar meslek ve konumlarına bakılmaksızın sıkı bir üst ve eşya aramasına defalarca tâbi tutulmuş ve meydana, ancak bu şekilde girmelerine izin verilmişti. Bizler de ekran başında, sadece demokratik hakkını kullanan gençlerin, meşru kolluk gücünün orantısız güç (legal şiddet) kullanımına maruz kalmaması için dua ediyorduk ki korktuğumuzdan daha beter bir durum oldu.
50 gün önce Ankara’da bir salonda herkesi kendine hayran bırakan Fırat Baran’ın kalbinden bıçaklandığını X mecrasından duymaya başladık. Polisin herkesi tepeden tırnağa arayarak soktuğu meydana birileri nasıl olmuşsa bıçak sokmuş ve ne tesadüftür ki tertemiz, pırıl pırıl gelecek vadeden bir Türk gencinin tam kalbinden bıçaklanmasına yol açan “menfur” bir olay yaşandı.
Arkadaşları sosyal mecrada infial oluşmaması için son derece itidalli ve sağduyulu bir dil kullanarak kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirmişlerdi. Fırat, kalbinden aldığı bıçak darbesi ile hayati tehlike yaşamış, bıçak akciğerin sol lobunu söndürmüştü. Kalbindeki kesi yarası için girdiği ameliyatta, iman tahtası dediğimiz göğüs kafesindeki kemik boydan boya kesilince bu kezde akciğerin sağ lobu da sönerek Fırat’ın hayatını tamamen değiştirdi.
Daha 25 yaşındaki Fırat ağır hasarlı bir kalp sahibi artık. Kalp kapakçığının birinin yerine metal bir kapakçık takılı. Bundan sonra 10 ya da 15 yılda bir aynı ameliyatı yeniden, yeniden olmaya mahkûm bir durumda.
Fırat bundan sonra hayatında K vitamini içeren hiçbir sebze, yeşil yapraklı ot, baharat, meyve vb. gıdayı tüketemeyecek. Kan sulandırıcı hapları, uzun süreli kullanımda Alzheimer’i tetiklediği bilimsel çalışmalarla ortaya konmaya başlanan mide koruyucuları da ömür boyu almak zorunda. En ufak bir düşme, çarpma, yaralanma, stres ve kaygı, ıkınma, şiddetli hapşırık ya da öksürme ise iç kanama geçirme ya da pıhtı atıp felç olma riskini yaratmakta. Tıraş olurken kazara yüzü kesilse, parmağına iğne batsa o kanama, kullanmaya mecbur olduğu ilaçlar yüzünden dakikalarca durdurulamıyor. Bu kadar uzun lafın kısası, 26 yaşında pırıl pırıl bir Türk genci, sağlığından edilmiş hâlde.
10 Temmuz 2026 Çağlayan Adliyesi, ilk duruşma…
26 yaşında gencecik bir adam… Lafta değil, gerçekten ölümden dönmüş, kalbine onu öldürmek için tek hamlede saplanan bıçağın açtığı yarayı, Tanrı’nın yeryüzündeki elleri olan doktorların marifetli parmaklarındaki bisturili neşterler, süturlar, pensler ve sayısız ameliyat aleti ile onarmaya çalışmışlardı. Kalbine değen sayısız çelik malzemeye ve kalbine eklenen metal bir parçanın soğukluğuna inat, vakur, gururlu ve onurlu yaşamından ödün vermeyen bir Fırat, masumluğu ve mazlumluğuyla hak aramaya çalışıyor.
Ve tam 1 yıl 9 gün sonra bir mahkeme salonunda, canına kasteden çakallara ve ortalık çocuklarına inat adalet arıyor. Ben ortalık çocukları diyorum ama siz güzel Türkçemizin uygun sıfatlarını dilediğinizce kullanabilirsiniz.
Bugün bir Fırat vardı, desteğe gelenlere o yaralı kalbi ile tüm içtenliğiyle minnet edip teşekkür eden.
Bugün bir Fırat vardı, desteğe gelmeyenlerin, arayıp sormayanların gölgesinde hüzünlenen ama yaralı kalbiyle yine de Türk milleti için hak arayan, adalet arayan.
Mattia Ahmet Minguzzi’yi Atlas Çağlayan’ı, Hakan Çakır’ı unutmayan, ben de bir Fırat Çakıroğlu olabilirdim ama şükür yaşıyorum diyebilen bir Fırat. Bundan sonra da bu olaylar yaşanmasın, adına çete denen bu çakal sürüleri, Türk gençlerinin canına kastedip, ödül gibi mahkeme kararlarıyla güç bulamasın diye yaralı kalbiyle umut eden bir Fırat. 43 İstanbul Üniversitesi’nde işletme okuyan bir taraftan da Harp Okulları sınavına hazırlanıp asker olma hayali kurarken artık vatani görev olarak bile askerlik yapamayacak bir Fırat. Tam teşekküllü hastanelerin olmadığı hiçbir yere seyahat edemeyecek, hadi bir ormanda yürüyeyim, denize açılayım, uçağa binebileyim, çok gerildim şöyle bir gerineyim de kolum, sırtım azıcık rahatlasın bile diyemeyecek bir Fırat.
Hayallerini, sağlığını kaybeden Fırat hâlâ, Türk milleti bu sokak çapulcularının terörüne mahkûm edilemez, bunun için hep birlikte mücâdele etmeliyiz diyor. Bir gencin hayallerini, sağlığını elinden almak da bir cinayet değil mi? Nefes alıyor, kalbinin atıyor olması katilleri, katillikten azleder mi?
Tüm vakarıyla adalet aramaktan yılmayan, hakkının şiddetle değil hukuk eliyle aranacağına ve korunacağına inanan Fırat’a bugün ne mi oldu?
Eğitim hayatına devam etmeyen, bir zanaat ve beceri edinmek istemeyen, yasaklı madde kullanıp suç işlemek için bir araya gelen, çeteleşip milletin canına, malına, ırzına ve sağlığına kasteden, takma isimlerle nam salmaya çalışan, sabıka kayıtları oldukça kabarık bir psikopat grubu ile bir araya gelip hayatının en ölümcül ânını defalarca hatırlamak durumunda kaldı.
Katilleriyle yüz yüze geldi. Kalbine bıçağı saplayan katil, ceza indirimi almak için öğretilmiş ve ezberlenmiş birkaç replikle, Fırat’tan samimi bir özür bile dilemeden “pişmanım” dedi. Pişmanlığının samimiyetini nedense biz o mahkeme salonunda hiç hissetmedik. Öyle bir profil çizdi ki cezaevinden 3 ay önce çıkmasına rağmen, sanki hiç suç islememiş, sustalı tabir edilen bıçakla, iz bırakmamak için İstanbul Kart basmayıp turnikelerden kaçak geçmemiş, kar maskeleriyle polisiye tedbirleri planlı bir şekilde atlatıp, Saraçhane Meydanı’nda Fırat’ı kalbinden bıçaklamamış. Öyle bir iddiası vardı ki akla ziyan; “Ben Fırat’ı sağ tarafından bıçakladım, sol tarafından değil.”
Sahi kaçımız sokakta, kelebek diye tabir edilen, taşıması yasak (suç), kullanımı ustalık ve beceri gerektiren bir bıçakla ve kar maskesiyle dolaşıyoruz?
Katilin yardakçısı diğer katiller ne mi yaptı? 1 yıl önce kendilerine verilen Adlî Kontrol tedbirine hiçbir şekilde uymamış olmalarına rağmen, cezalandırılmak yerine ödüllendirilerek uymadıkları ve suç işledikleri bir yükümlülükten adalet eliyle kurtarıldı. Adaletin emrine uymamanın hiçbir yaptırımı (cezası) olmadığını pratik olarak tecrübe edip ödüllerini aldılar. Hayallerini ve sağlığını katlettikleri Fırat’ın gözlerinin içine baka baka sinsi sinsi güldüler, yalan söylediler. Bundan da 1 gram bile utanmadılar. En azından katil, ceza indirimi almak için bile olsa pişmanım derken diğer 4 yardakçı katil onu bile demediler.
Ama ezberledikleri bir şeyi sık sık tekrar ettiler. SeSeÇe. Suça sürüklenen çocuk imişler. Hani onlarca ana babayı evlatsız bırakan, tüm Türkiye’yi ağlatan, sayısız insanın malına, canına kasteden, sabıka dosyaları 30’lu, 40’lı, 50’li şekilde kabarıklaşan suç işlemekten aslâ çekinmeyen ama adliyeye gelince,18 yaşından küçük olan çocuklar.
Adalet sistemimiz de öyle olduklarına kâni geldi demek ki, uymakla mükellef oldukları bir adli tedbire, uymamalarına rağmen “suça sürüklenmeleri” için olsa gerek, ceza vermek yerine şak diye ödül verip Adli Kontrol tedbirinden yurt dışına çıkmamak koşuluyla azad ettiriliverdiler.
O salonda Fırat’ın katil ve katilleriyle göz göze geldiğindeki o vakur duruşu ve katillerin utanmazlığındaki uçurum ibret vericiydi.
Ve yine ibret verici olan bir şey vardı: Biz; çok güzel yas tutuyor, öldürülen gençlerimizi öldürüldükleri günün yıl dönümlerinde çok iyi yâd ediyoruz.
Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Hakan Paksoy mahkeme için Ankara’dan geldi. Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Selim Babaoğlu ile birlikte Çağlayan Adliyesi’ndeydik. İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı, Birder, Hürriyet Parti, 1283 Derneği gibi az sayıda kurum ve oluşumdan desteğe gelen bir avuç kişi ile birlikte mahkeme salonuna girdik. Galiba güvenlik daha fazla kişi bekliyor olsa gerek çok fazla tedbir almıştı.
Fırat’ın suçu, ortalık çocuklarının cinayet teşebbüsüne rağmen inatla ölmeyerek hayatta kalması mı? Fırat’ı kurt kapamadı, iyi ki de kapamadı peki ya çakallar?
Tanrı korusun, Fırat bugün aramızda değil de kara toprakta olsaydı, yaşama hakkının arandığı bu cinayet davasında yine bir avuç insan mı olacaktı? Türk milletinin sesi olduğu iddiasındaki gazeteler, haber siteleri, gazeteciler yine üç maymunu oynayıp bugünkü gibi sessizliğe mi gömüleceklerdi? Fırat yaşamıyor olsaydı ve bugünkü ilk duruşma, raiting, tıklanma, görüntülenme ve etkileşim getirecek olsaydı yine de başınızı kuma gömecek miydiniz?
Fırat ve Fırat nezdindeki tertemiz Türk gençleri; siz ölmeye değil, yaşamaya lâyıksınız. İnatla ve ısrarla hem Türk milletinin geleceği hem umudu olacak hem de en iyi şekilde yaşayacaksınız. Yaşamak zorundasınız. Çünkü biz biriz ve Türklüğün şanı da hakkı da ölmek değil yaşamak olmalı.
Allah şifalar ihsan eylesin.Allah pislikleri,azmettiricileriyle beraber kahreylesin.Allah kötülere fırsat vermesin..