Astana Süreci yerine Cenevre Süreci mi? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Savunma Sanayisine Bir Bakış/ Bilgi Şölenine Davet- 11 Mart 2020   • Siyasetin Bu Üslubu Kabul Edilemez

Astana Süreci yerine Cenevre Süreci mi?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sonucu olan tek adam yönetimi, dış politikada da kendini göstermektedir. Yalnızlık, müttefik arayışlarında bize daha fazla sıkıntı doğurabilir.

1 Şubat 2020
Hakan Paksoy
Akdeniz’in tam ortasındaki edindiği siyasî güç ve yerleştiği Suriye’deki askerî varlığının artık devamlılığı ile İran’la ittifakı çok büyük bir coğrafyayı kontrolü altına alması demektir. Bu şekilde Türkistan (Asya) enerji kaynakları üzerinde stratejik kontrolü de daha güçlü hâle gelmektedir.

Bulunduğumuz coğrafya bir kazansa, önüne gelen bu kazanın altına odun atıyor ve ateşi ha bire körüklüyor.

Akdeniz’de sular oldukça ısındı. II Petro’dan bu yana sıcak denizlere inmeye çalışan Rusya nihayet bu emeline AKP iktidarının izlediği politikalar sayesinde nail oldu. Suriye yönetimi çok sıkışmışken son çare olarak Rusya’yı çağırınca bütün şartlar değişti. Bölgedeki ittifaklar yeniden kuruldu. Mücadele Suriye dışında da kıyasıya bir hâle geldi.

Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme manevrası sebebiyle Moskova’da yapılan toplantıdan Hafter ateşkes anlaşmasını imzalamadan ayrıldı. Bu sefer de ateşkes için Berlin’de toplanıldı. Katılımcı devlet ve kuruluşlar 55 maddelik bir sonuç bildirisi imzaladılar. Bu sonuç bildirisi ile Libya meselesi çok büyük ölçüde Birleşmiş Milletlere devredildi. Ama en önemlisi de “Silahlı çatışmaya veya Libya’nın içişlerine karışmaktan kaçınmayı taahhüt ediyoruz ve tüm uluslararası aktörleri de aynısını yapmaya teşvik ediyoruz.” taahhüdünü içeren 6’ncı maddesi. Bunun altında Türkiye’nin de imzası var.

Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamalarla bölgedeki aktörleri harekete geçirdi. Ancak bu hareketliliğin sonunda, Berlin’de, Libya’ya asker göndermemeyi taahhüt eden bildirinin altına da imza koydu.

Libya’da savaşan unsurlardan birisi olan ama BM tarafından tanınmayan Hafter’in meşruiyetinin sağlanması Moskova ve Berlin toplantılarının diğer bir sonucu oldu. Bu sonuçla, BM’nin tanıdığı tarafla yaptığımız Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesi Anlaşması da siyaseten zayıfladı. Ancak bu hâliyle de Doğu Akdeniz’de hamle gücümüz devam etmekte.

Daha güçlü bir şekilde devam edebilmemiz bundan sonra atılacak adımlara bağlı. 14 Aralık 2019 tarihli Libya ile Yapılan Mutabakat ve Dış Politika yazısında da değerlendirdiğimiz gibi, bölge ülkeleri ile ilişki kurmak gerekmektedir. Mısır, İsrail ve Suriye (Rusya) ile kurulacak sağlıklı ilişkiler durumumuzu sürdürülebilir hâle getirebilir. Aksi takdirde yalnızlık, müttefik arayışlarında bize daha fazla sıkıntı doğurabilir.

Petro’nun rüyasının ötesine geçen Rusya

Gelişmelerden en kârlı çıkan Rusya olmuştur. Sıcak denize inmekle kalmamış, bir de, Libya’da izlediği politika ile Akdeniz’in tam ortasını kontrol edecek bir pozisyona yerleşmiştir. Desteklediği Hafter neredeyse Libya’nın tamamına hâkim olmak üzeredir. Her geçen günde de hem siyasî hem de askerî gücünü arttırmaktadır. Bu güç aynı zamanda Rusya’nındır da.

Akdeniz’in tam ortasındaki edindiği siyasî güç ve yerleştiği Suriye’deki askerî varlığının artık devamlılığı ile İran’la ittifakı çok büyük bir coğrafyayı kontrolü altına alması demektir. Bu şekilde Türkistan (Asya) enerji kaynakları üzerinde stratejik kontrolü de daha güçlü hâle gelmektedir.

Cumhurbaşkanı’nın Afrika gezisinden dönerken, uçakta, İdlib’le ilgili sorulara verdiği cevaplardaki “Rusya ile gerek Soçi gerek Astana’da bazı görüşmeler, anlaşmalar oldu. Bu anlaşmalara Rusya’nın sadık kalması hâlinde, biz de aynı sadakatle yola devam ederiz. Şu an itibarıyla maalesef Rusya Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil … Şu anda Astana süreci diye bir şey de kalmadı. Astana’yı yeniden ayağa kaldırmak ve yeniden ayağa kalkışı ile birlikte Türkiye, Rusya, İran ne yapabilir, bakmak lazım. Zaten Amerika üst düzeyde buraya katılmıyor … Tabi asıl gidilmesi gereken yer Cenevre. Cenevre konusunda da sanki unutma politikası var…” cümleleri dikkat çekiciydi.

Bu açıklamalara cevap Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova’dan, sadece, “Üstlendiğimiz yükümlülüklere bağlıyız.” cümlesiyle geldi.

Ya bizim hayallerimiz…

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sonucu olan tek adam yönetimi, dış politikada da kendini göstermektedir. Her türlü karar, açıklama ve diplomatik manevra Cumhurbaşkanı tarafından yapılmaktadır. Cumhurbaşkanlığının en üst makam olmasıyla da Türkiye’nin hareket kabiliyetini azaltmaktadır. Ayrıca muhataplarından cevaplar daha düşük seviyeden gelmektedir. Bu da diplomatik karşılıklılığı ortadan kaldırmıştır.

Uçakta gazetecilere yapılan açıklamalar, sanki, tekrar ABD ile birlikte hareket edilebileceğine dair işaretleri taşımakta. Daha CHS’ye geçmeden yaptığım, 28 Kasım 2017 tarihli, Yönetenlerin yönetemez hâle geldiği ülke Türkiye başlıklı değerlendirmemde “Mevcut yönetim 2002 seçimlerinden bu yana; AB, ABD, İsrail, Rusya, İngiltere, Almanya, Mısır, Arap devletleri, komşularımız, kim aklımıza gelirse gelsin, ilişkilerimizi sıkıntılı bir hâle getirmiştir. İktidarının başında, AB sürecinde ve sonrasında ve bugüne kadar uluslararası ilişkilerde izlenen kayıt dışı diplomasi bugünkü tavizlere zemin oluşturabilecektir…” diye yazmıştım. Bu cümlelerin devamında da “ama bu kayıt dışı diplomasi, aynı zamanda, başka bir kadro elinde fırsat da olabilecektir.” vardı.

Türkiye yaşadığı bu badirelerden yeni bir kadro ile çok daha kolay çıkacaktır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları