Barçınay – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

Barçınay

Çolpan Yıldızı adlı hikâye kitabı ile Bozkırın Bilgesi ödülünü kazanan Necdet Ekici’nin hikâyelerini yazı dizisi olarak yayımlıyoruz.

2 Temmuz 2020

“…Yağmurlu bir geceydi. Narın Irmağı’nın kıyısında bekliyorlardı. Gerilmiş yay gibiydiler. Şimşek çakıp gökyüzü damar damar aydınlandığında görmüştüm onu. Mavi yeleli atlar üstünde uçarak gelen kırk ince belli kızın en ön safında duruyordu.  Bozkır saçlarında Tanrı Dağları’nın acı rüzgârları, Türkistan çehresinde Seyhun’un gök dalgaları dolaşıyordu. Beş bin yıllık hasretle baktım ona. Geceyi uyandıran bir sesti çığlığım:

-Barçınay! Barçınay!

Gök dalgalandı, bulutlar yürüdü, atlar kişnedi. Şaha kalkan al kanatlı Tulpar ondan başkasının olamazdı. Duymadı beni. Kalbimin sesi göğsümde kaldı. Kavuşmak imkânsız, yüreğim sabırsızdı. Vuslatı mümkün olmayan bir haldi yaşadığım.

Gecenin kalın kabuğu bir ışık çatlamasıyla yeniden aydınlandı. Barçınay yoktu. Yağız atlar yoktu. Yağmur daha da hızlandı. Aksakallı, garip kılıklı bir pirifâni idi yanıma yaklaşan! Uzun saçlarından sular akıyordu.   Ürperdim. Geri geri çekildim.

-Korkma! dedi. “Bahşı’yım ben.  Destan söyler, sır taşırım. Sana ‘vuslatın sırrını’ teslim etmeye geldim. Hikmet Tanrı’dandır!”

Kulağıma eğilip o kutlu sırrı bir anda ifşa etti. Elim sol göğsümde, göğsüm kanlar içindeydi.  Dehşetle baktım yüzüne. “Seni bekler ezeli,  /Orda dünya güzeli.” dedi ve kayboldu. Her şey bir ışık yansımasıydı. Kan-ter içinde uyandığımda anlamıştım Bahşı’nın ruhumu kuşattığını.”

***

Bir elim göğsümde, nefes nefeseydim.

Titriyordum.

 Bu nasıl bir rüya idi Allah’ım! Gerçek olabilir miydi?                  

Zonklayan şakaklarım avuçlarımın arasında… Hayal ile gerçek arasında gidip geliyordum. Barçınay, göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim Türkistan çehreli mahzun güzel… Taşkent’te kalan yüreğim…

Bahşı’ın sözleri kulaklarımda…

Her şey bir lale figüründe düğümleniyordu. “Ne zaman gerçek laleyi çizersem,  güzel Barçınay uzaklarda da olsa beni duyacak; yüreğinde hissedecekti.” Böyle demişti ihtiyar Bahşı! …

Sahi yakın edebilir miydim uzakları? Çizebilir miydim o muhteşem laleyi? Bahşı doğru mu söylüyordu? Ay yüzlü güzel Barçınay hissedebilir miydi beni yüreğinde? Sevmek, bir hayalin peşinde koşmak değil miydi? Sevmek, aklın gönle teslim olması değil miydi?

Masamın üzerinde koca bir deste kâğıt… Ve yüreğime teslim edilen sır…

Barçınay, gözlerimin önünde dünya gurbetine hüzünle bakan al duvaklı bir lale… Sadece güzelliğini değil, asalet ve zarafetini de hikmet burcu bu al goncadan alan bir masal perisi… Masumiyetin sultanı, sessizliğin hilkati, güzelliğin timsaliydi. Gözlerine düşen hüzün, yanaklarında alevlenen renk, Türkistan çehresine vuran aydınlık, bir lale yansımasıydı.

Önümdeki kâğıda kocaman bir lale resmi çiziyorum. Beni, ona götürecek gerçek laleyi… Çizdiğim resmin karşısına geçip ellerim koynumda uzun uzun bakıyorum. Bir türlü içime sinmiyor.

Oysa lale, kınalı yapraklarıyla beyaz kâğıt üstünde “elif” gibi endamlı durmalıydı. Ona her baktığımda zarafet, asalet ve aşkı görmeliydim. Zümrüt yeşili yapraklarının arasında sevgilinin âşığını yaralayan bir dolunay güzelliği içinde gonca tutmalıydı. Başı mavi göklere uzanırken, derununda sakladığı hüznünü hiç belli etmemeliydi.  Hüzün, onun sırrıydı. Kanayan kalbine inat, gönüllere saçtığı letafet ve zarafetle ab-ı hayat olmalıydı.

Çizdiğim lalede ise bunlardan hiçbir iz, hiçbir ışıltı yoktu.

Nasıl olurdu?

Bir lalenin cemâlini çizemeyen, özünde taşıdığı tılsımı kâğıt üzerine yansıtamayan ben, mecazdan hakikate nasıl ulaşabilirdim? Ay yüzlü güzel Barçınay’ımın içine nasıl doğabilirdim? Özüne yakın olamayan, kalbine yakın olabilir miydi? “Sen Allah’a güven! Yürekten iste. Hiç beklemediğin bir anda çiçek açar umutların.”   dememiş miydi o ıslak gecede Bahşı!

Sevgi, inanmak değil miydi?

Sevgi, bir büyülü masala kanmak değil miydi?

Belki ben de öyle… Kapıldım, gidiyordum.

Şimdi önümde kâğıt, aklımla yüreğim arasında en sancılı düşümü kuruyordum: Bir lale hayalinde kalpten kalbe yol arıyordum… Menzil-i maksuda ulaşmak için Leyla’nın Mecnun’u gibi -aklım ötelerde- sarp kayalar, uçurumlar süslüyordum. “Uzaklarda da olsa seni düşünen biri var!” çığlığımı çizeceğim her lalede umuda dönüştürmek istiyordum.

Ellerimde buruşturduğum kâğıdı öfkeyle fırlatıyorum boşluğa. Böylece ilk lale denemem boşa gidiyor. Ben yalnızlaşıyorum. Güzel Barçınay’a ulaşamıyor, onun kalbine doğamıyorum.

Bu defa daha dikkatliyim.

Önümdeki kâğıda büyük bir “U” harfi çiziyorum. Sonra “U” harfinin sol ucundan iç derinliklerine doğru eğik bir çizgi indiriyorum. Aynı çizgiyi bu defa da sağ ucundan çekiyorum. Üzerinde sapan çatalı gibi oluşan boşluğu özenle kapatıyorum. Lalenin goncası tamam oluyor. Gökyüzüne gülümseyen bu zarif yaprakları kırmızıya boyuyorum. Sonra narin bir gövde çiziyorum. Lale, yeşil yaprakların arasında alev alev yanıyor. Baktıkça içim ısınıyor.

“İşte çizdim!” diyorum. Başardım!  Ay yüzlü güzel Barçınay’ıma   bir adım daha yakınım.

Yaptığım resme baktıkça yüz hatlarım karışıyor. Nasıl olur? Özenle çizdiğim lale, bir gelincik… Ben de biliyorum ki gelincikler, kavuşamayan âşıkların çiçeğidir; hüzün çiçeğidir. Yine biliyorum ki gelincikler nazlı ve narin duruşuyla bir zarafeti, bükük boyunlarıyla da bir hüznü temsil eder.

Lale, nârını içinde saklarken, gelincik derdini herkese aşikâr eder. Lale, özünde taşıdığı alevi bir sır gibi örterken gelinciğin iki gözü iki çeşme…

Çizdiğim laleye yeniden bakıyorum: Ne ağlarken derdini gül eyleyen sürmeli gözleri ne de tebessüm ederken zehri bal eyleyen çehresi var. Tül kadar ince kırmızı yaprakları bile hafif bir rüzgârda savrulup gidecekmiş gibi efil efil… Dünü var, yarını belli değil… Ömür gibi…

O kâğıdı da buruşturup atıyorum bir kenara.

Barçınay’ın yüreğine uğramak şimdilik bir hayal…

Oysa Barçınay, içimde bir oyalı mendil… Barçınay, gözlerimi alıp götüren tren…

“Bismillah!” deyip başlıyorum yeni bir lale daha çizmeye.

Küçük harflerle kâğıdı dolduracak kadar büyüklükte “l a l e” yazıyorum, “e” harfinin sağ cephesini büyük ters “C” ile kapatıyorum. Lalenin goncası hazır… Özenle çizdiğim goncayı biraz açıyorum. İstiyorum ki daha bir görkemli gözüksün, gökyüzünü kucaklasın. Evet, böyle daha güzel… Tamam… Diğer harfleri de aynen bunun gibi yapıyorum. En son, narin saplar çiziyor; karşılıklı, yapraklarla süslüyorum. Laleleri renk renk boyuyorum: Kırmızı, beyaz, mor, sarı… Önümdeki kâğıt, az sonra bir lale bahçesine dönüyor. Sanırsın ki gökkuşağı bütün renkleriyle buraya inmiş.

Bu defa oldu, diyorum. Çizdim laleyi… Gözlerimde bir yıldız yağmuru… Artık güzel Barçınay’a bir nefes kadar yakınım…

Maalesef sevincim uzun sürmüyor. Dikkatle bakınca fark ediyorum ki, çizdiğim lalelerin hepsi karanfil… Şaşırıyorum. Nasıl olur?  Sanırsın ki ben lale değil de karanfil çizmişim.

Karanfil: Nice sevenlerin dudaklarında bir katre alev, nice sevilenlerin acıyan ruhlarında bir melal gibi açan çiçek…

Barçınay: İçimde kırılan bir turna kanadı… Tanrı Dağları’nın ardında bir masal perisi…

Öfkeyle onu da buruşturup atıyorum bir yana.

Zaman eriyor…

O kadar çok lale çiziyorum ki gözlerime kan oturuyor. Parmaklarım ağrıyor. Odam, kartopu kâğıtlarla doluyor; âdeta koca bir harman oluyor. Ben bir türlü çizemiyorum o alevden goncayı.

Balkona kendimi zor atıyorum.

Sırlı ve sessiz bir gece…

Karanlığı derin derin soluyorum.  Gökyüzüne ejderha nefesleri gönderiyorum. Sema denizler gibi dalgalanıyor. Yıldızlar bir ışık yağmuru… Güzel Barçınay, kalbimde al nakışlı bir ebru… Adını, geceye haykırıyorum. Bir yıldız kayıyor. Ellerimi uzatıyorum. Dokunmak mümkün mü? Ulaşmak mümkün mü? Kayan yıldız gülümsüyor.   “Barçınay!” diyorum, “Bu Barçınay! Âyân oldu, duydu beni!” Sevincim uzun sürmüyor. Kayan yıldız soluyor. Bir iç kanama başlıyor sol yanımda.

Barçınay, fethedemediğim ülke… Lâle, en büyük çaresizliğim…

Yorgunum.

Gece, sevdama renk veren nefes…

Kâğıt tomarlarıyla dolu odama yeniden dönüyorum.

Bakıyorum, o koca deste kâğıt kar gibi erimiş. Son iki kâğıdımın kaldığını fark ediyorum. İçimde bir korku, bir endişe… Parmaklarımın titrediğini görüyorum. Bütün dikkatimi topluyor; tüm bilgileri gözden geçiriyor, başlıyorum çizmeye.

Bu defa  “ters lale” çizeceğim. Annemin “ağlayan gelin”, babamın “Kerbelâ çiçeği” dediği boynu bükük ters lale… Yaslı, yaralı duruşu ile Anadolu efsanelerini anlatır gibi… Bu dünyada kavuşamayan Ferhat ile Şirin’in hüznü gibi… Önce baş aşağı bir gonca çiziyorum. İçimden ona efsaneler giydiriyorum: Boynunun büküklüğü tevazuundan, gözlerinin yerde oluşu edebinden, sessizliği hüznündendir. Sonra goncaları çoğaltıyorum. Endamlı narin gövdeler yapıyorum. Çizdiğim her gövdenin üzerine yan yana altı adet gonca asıyorum. Bu sayının bir tesadüf olmadığını biliyorum.  Hepsi de boynu bükük ak bir semazenin hakikat deryasına dalış hâli içinde mahzun… Bu sebeple tamamını kar beyaza boyuyorum. Beyaz, temiz tutkuların rengidir. Nihayet bu da bitiyor. Karşısına geçip şöyle derin bir nefes alıyorum.

Birden yüz çizgilerim kırılıyor, gözlerim bulanıklaşıyor. Dikkatle bakınca fark ediyorum ki bu çizdiklerimin hiç biri ters lale değil, başları yerde hüznün ve direnişin simgesi kardelen… Buz üstünde bir nefes gibi… Bir yudum güneşe aldanıp patlayan bir nevruz gibi… Oysa ben ters lale çizecektim. Mahzun, sessiz, ağlayan gelini çizecektim. O gelin ki sevdiğine kavuşamayanlar için ağlar, gidip de dönmeyenler için ağlar. O gelin ki Kerbelâ’da şehit düşenler için ağlar.

Ama hiçbiri lale değil işte!

Umutlarım iyice tükeniyor.

Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.

Bahşı’nın sözleri içimde bir deli tay…

***

Sabah ezanı okunuyor. Tek kâğıdım kaldı.

Bu benim son umudum. Eğer çizemezsem bu bir vedadır.  Uzaklarda bir kalbin kendisi için çarptığını, ne duyacak ne de hissedecek.

Allah’a dua ediyorum. Lalenin bütün özelliklerini tek tek gözden geçiriyorum. Notlarıma yeniden bakıyorum. Büyük bir dikkatle başlıyorum çizmeye.

***

İşte o an kapım vuruluyor.

Bakıyorum, annem.

Sabah namazına kalktığı belli… Gece boyu hiç uyumadığımı bilmiş olmalı ki içeri giriyor. Olağan dışı bir şey olduğunun farkında…  Sorgulu gözlerle bir bana bir kâğıt tomarlarıyla dolu odama bakıyor:

-Bunlar ne?

-Lâle…

-Lâle mi? Lâle de kim?

-Sevdiğim kız. Ay yüzlü güzel Barçınay! Özbekistan’da bırakıp geldiğim yüreğimin yarısı…

Annemin alt dudağının sağ ucuna bir tebessüm düşüyor. Kâğıtlardan birini alıp aceleyle açıyor. “Hani nerede?” dermiş gibi bir arkasına bir önüne bakıyor. Sonra birini daha… Birini daha…

-Allah Allah! diyor.  Bunların hepsi kınalı çömçe…

Yüzüme, uzaydan düşmüş garip bir yaratığa bakar gibi bakıyor. Yüz hatları derinleşiyor. Kesin içinden,  “Bu oğlan deli mi ne?” diyordur. Bilmiyor ki oğlu karasevdalı… Bilmiyor ki oğlunun yüreğiyle başı dertte.

Annemin göz hapsinde son kâğıdımı kullanıyorum.

Bu arada sürekli okuyup okuyup üflüyor üzerime.

O, okumaya, ben çizmeye devam ediyorum.

Bu defa çizdiğim laleyi gök rengine boyuyorum.

Sağ elim şakağımda, bakmaya korkuyorum.

İçimde bir kara kış… Devrilen dağlar, yıkılan saraylar… Yıldırım düşen ağaçlar, kuruyan çaylar…

Çizdiğim lale, bulanık, mavi bir ışık… Hayır, zehir yüklü bir haşhaş çiçeği! Kucağıma ateşten yıldızlar savruluyor.

Sanırsın ki Zerefşan Irmağı’nın vadisi yanıyor. Gönül sarayım Semerkant dumanlar içinde… Buhara alev alev… Çizdiğim son kâğıt elimde bir kartopu… Başım masada, hüngür hüngür ağlıyorum.

Annemin gözleri yürek yürek, kalkıp yanıma geliyor.

-Olmadı anne, diyorum. O kadar emek verdim, göz nuru döktüm,  olmadı! Çizemedim laleyi!   Güzel Barçınay’ım yok artık!

Yüzümü pencereye çevirip sabahın kurşun renkli karanlığa haykırıyorum:

-Ey, Taşkent caddelerinde bırakıp geldiğim güzel Barçınay!

Aral Gölü’nün çölleşen zehirli topraklarına, Ceyhun’un ak köpüklerine,  Fer Gana Vadisi’nin ürperten sessizliğine mi karıştın? Belki de beni bekliyorsun Tanrı Dağları’nın karlı eteklerinde. Telli turnalara anlatıyorsun Ergenekonlu rüyalarını. Yüreğin bana o diyarlar kadar uzak mı? Söyle uzak mı?

Ey   Sürhayil! Sürhayil!  Yoksa yağmurlu o kara gecede ruhumu çalan meçhul cadı sen miydin?  Aksakallı Bahşı, hani o güzel sözlerin?  Açığmakün, Açığmakün! Al kanatlı Tulpar üzerinde oturan güzel Barçınay yoksa sen miydin?

Annem endişeli. Kolumdan tutup sandalyeye oturtuyor. Tir tir titriyorum. İki damla yaş süzülüyor yanaklarına.

-Sen çıra gibi yanmışsın yavrum, diyor. Belli ki çamur dünya ile başın derde girmiş. Günün geceye karışmış.

Annem elimdeki buruşuk kâğıdı zorla çekip alıyor. Hışır  hışır açıyor.

-Oğlum, diyor. Oğlum, bu ne kadar güzel bir lale!

Gözlerimi zor açıyorum. Annemin elinde billur bir firuze… Bir mavi ışık… Elif gibi doğru, semayı kucaklayan yapraklarıyla vakur ve özünde taşıdığı tılsımla asil bir gök lale…

Yüreğim bir Zümrüdüanka…

Yerimden dev gibi doğruluyorum. “Dağdan yürü kırdan git. Altın köşke çabuk yet. Seni bekler ezeli, orda dünya güzeli.” dememiş miydi Bahşı.

       ***

Ve ben Taşkent semalarındayım. Yeryüzü gülkurusu, sema sümbül mavisi… Yedi kat göklere laleler ekiyorum. Bu defa  ‘Büyük Türkistan’ın en büyük lalesini gökyüzüne çiziyorum. Saçlarına hilal ebrulu yıldızlar takıyorum. Güzel Barçınay belki bir gün dalgalandığını görür diye Tanrı Dağları’ndan rüzgâr devşiriyorum.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!