Çay güzellemesi-2

Çay bardaklarının bu şekli alması da ekonomik sebepten ötürü. Kulplu iri bardak ve fincanların hem kendisi pahalıdır, hem onlarla ikram edilen veya satılan çay pahalıya mâl olmuştur. Ekonomik kaygıyla başlamış olsa da ne zarif bir biçimdir o!


O Çin imparatoru, milâttan birkaç bin yıl önce, kameriyesinde sıcak su yudumlamakta iken, kâsesine o yapraklar düşmeseydi… Düşmeseydi eğer, yeryüzü ahalisi çayı tanımayacak mıydı? Yapraklar düştü ve imparator hazretleri suyun aldığı renkten, tattan çok hoşlandı. Efsanenin doğruluğunu bilmem ama çayın Çin’den geldiği kesindir. Adı da Çince’dir. Bugün dünyada -bir iki istisna dışında- çay için sadece iki kelime vardır; ikisi de Çince’den gelir. Çin’in iç kesimlerinde konuşulan ve en yaygın olan Mandarin lehçesinde ça, doğuda, deniz kıyısı bölgelerde konuşulan Min Nan lehçesinde te.

Bu iki kelimenin, başdöndürücü Çin alfabesindeki yazılışı aynıdır, ama telâffuzu bu iki lehçeye göre farklılık gösterir, yani aynı işaret farklı okunur. Buna bağlı olarak; çayın kara yoluyla, İpek Yolu güzergâhıyla, kervanlarla taşındığı ülkelerde ça isminden chai, chay chai, shay, çay… denir; Çin’den deniz yolu ile, coğrafi keşiflerden sonra gemilere yüklenip getirildiği ülkelerde- ki Batı Avrupadır- te isminden tea, tee, thee denir.

Çayın küreselleşmesi!     

Avrupa’da en ziyade çayseverler neden İngilizler oldu, bilmem. Britanya Krallığı, sömürgesi olan Hindistan’da çay çiftlikleri kurdu.

İngilizler eliyle Yeni Dünya’ya ayak bastı çay. Fakat o çay, Amerikan kolonilerinin Britanya krallığından istiklâlini kazanması yolunda millî duyguları uyandıran bir sembol olmuştur. Şöyle ki, İngiliz hükûmeti Amerika’daki kolonilerine göndereceği çayların vergisini sık sık arttırıyordu. Buna karşılık Amerika’da çay boykotları yapılmakta, çay yerine kahve içmek teşvik edilmekteydi. Nihayet Boston Çay Partisi!  İstiklâl Beyannâmesi’nin ilânına giden yıllar… İngiltere, Amerika’ya  gönderdiği çayların vergisini yine arttırmıştır ve  bardak taşmıştır. Boston limanına çay boşaltmak üzere yanaşan üç İngiliz gemisindeki çay kasaları denize fırlatılıp atılır. Güzelim Seylan çayları limanda yüzer de yüzer! Böylece çay dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olur! Koloniler krallığa isyan bayrağını açmıştır!

Amerika’da çay herhalde bu yüzden pek itibar görmedi, tahtını kahveye kaptırdı.

Yine de bugün çay sudan sonra dünyada en çok içilen içecektir.

Çay servisinin tören havasında cereyan ettiği ülke ise tartışmasız Japonya’dır. Eski dünyanın ülkelerinde farklı çay gelenekleri var ama hiç birisi Japon çay seremonisinin felsefesi, ruhaniyeti, inceliği, zerafeti, özeni ile yarışamaz. Amma velâkin Japonya deyince orada içilen çayın “yeşil çay” olduğunu bileceksiniz. O bizde pek tutulmaz.

Bizde “siyah çay” içilir, ikramının öyle derin felsefeli törenleri yoktur, ama “Gel bir çay içelim!” demenin samimiyeti vardır.

Çayın Türkiye’deki mazisi bir hayli yenidir. Şiirimizde ilk “çay” kelimesi Yahya Kemal’de görülür, Ric’at şiirinde:

…….

Çini bir kâsede bir çin çayı içmekteydi.

……….

Ç sesinin kulakla bıraktığı tatlı çınlama…

Yalnız Mehmet Âkif’in Âsım’ında Hocazâde ile Köse İmam’ın sohbetine de çay eşlik eder, çay kelimesi defalarca arz-ı endam eder. Şeker kıtlığı vardır, şeker yerine de hem ucuz, hem lezzetli, hem çekirdeksiz “yaşasın İzmir’in âlâ üzümü!”

Hocam evvelce üzüm çiğnenecek, üstüne çay…

İçelim aşkına rindân-ı Hüda’nın!

Hay hay…

Safahat’ın bu bölümünün konusu Birinci Dünya Savaşı yıllarında geçer ama basılış tarihi 1924’tür. Belki de çayın şiirimizde ilk göründüğü yer Safahat’tır.

Merak ederim Nedim çayı tanısaydı?…

Bir çay tiryakisi olur da:

Ol büt-i tersa sana mey nuş eder misin demiş

El-aman ey dil ne müşkil-ter sual olmuş sana

beytini çay için yazar mıydı?

Ol büt-i tersa sana çay içer misin demiş…” Ve Nedim, el aman bu da sorulur mu, deyip bardak bardak çay içermiş! Neyse…

Karadeniz bölgesinde çay yetiştirilmesi yirminci yüzyılın ilk yıllarında başladı. Ondan önce ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’ya gidip gelenler, bir de Kırım Harbi dolayısıyla İstanbul’a gelen müttefikimiz İngilizler eliyle çayla tanıştık ve devlet erkânı ile eşraf arasında çay içilir oldu. O zamana kadar bizde asıl içilen kahve idi. Sonra… 93 Harbi sonrasında Balkanlardan, Rusya’dan, İran’dan gelen göçmenler ilk çayhâneleri İstanbul’da açtı. Bu sıralarda devletin ekonomisi iyi gitmediğinden kahve ithal etmek güçleşmiş ve pahalılaşmıştı. Halkın alım gücü de düşmüştü. Demlikten Süzülen Kültür Çay kitabının yazarı Deniz Görsoy’a göre, İstanbul’da açılan çayhânelerde bir fincan kahve fiyatına dört bardak çay içilebiliyordu. Çayın hızla yaygınlaşmasında bu ekonomik durum da hayli etkili olmuştur. Hâlâ en ucuz içecek çaydır. Herkes her yerde birbirine çay ısmarlayabilir. Sadece kahvehâneler, pastahâneler, çay bahçeleri değil; devlet dairelerinde, bürolarda, okullarda, dükkânlarda, her çeşit iş yerinde durmadan çay içilir. Yahya Akengin, İstanbul’dan bahsederken:

Hayalin yeter bize, uzakta dur,

Pahalıymış Emirgan’da beş çayları..”

der ama, Emirgan’da çay yine de öteki şeylerden ucuzdur. Hatta namlı ithal isimlere sahip kafelerde çay istediğinizde satış elemanı hafiften burun kıvırabilir. Oranın en ucuz ürünü çaydır çünkü. Bekler ki, kafe latte yahut kappucino yahut frappucino yahut espresso ısmarlayasınız…

Masanın demirbaşı! Bazı kahveler müşteri masaya oturduğunda hiç sormadan çayı getirir önüne  koyar. Masanın demirbaşı! Bir kahvehâne masası üzerinde çay bardakları olmadan düşünülemez. Hâlâ öyle mi bilmem, eskiden otobüsler dinlenme tesislerinde mola verdiğinde de çay teklifsiz, siparişsiz gelirdi. Gecenin bir vakti.… “Filan istikametten gelip falan istikamete gitmekte olan filanca turizm yolcuları, kaptanınız otuz dakika çay ve ihtiyaç olası vermiştir…” Çay ve ihtiyaç molası! Otobüsün bütün müşterilerine az soğumuş çaylar getirilir. Az soğumuş, biraz da karbonatlı! Yolcular uyku sersemi…

Karbonat ve çay!

Korkunç ikili! Bazı kahveler demliğe biraz karbonat ilâve ediyorlar ki, çay daha demli olsun. Daha az miktar çay yaprağı kullanarak daha çok bardak çıkarılsın! Yani karbonat ekonomik sebepli katkı maddesi. Necip Fâzıl’ın zindanındaki “ilâç kokulu çay” acaba karbonatlı çay mı idi? Bir de, yine ekonomik sebepli “aşlama çay” vardır, doğrusu aşılama. Demlikte kalan çay tortusunun üzerine bir fasıl daha sıcak su dökersiniz, alın size bir tepsi daha çay! İkinci kalite! Hapishânelerde sık başvurulan bir usuldur herhalde.

İngiliz yazar Thomas De Quincey “Çay her zaman entelektüelin en sevdiği içecek olacaktır” der. Bizim üniversitelerimizde daha çarpıcı söylemişler: “Çay akademisyenin benzinidir.” O makaleler, tezler, projeler çaysız hazırlanır mı?

“Bizim zamanımızda” okullarda kantinci, çay istediğimizde “büyük mü küçük mü?” diye sorardı. Büyük çay su bardağında verilirdi. Küçük denen bildiğiniz ince belli çay bardağı. Bu bardak da bize mahsustur.

Hoca Ali Rıza’nın bir taş baskı eseri var: Semaver ve Çaydanlık. Orada semaverin musluğu altında ince belli bir çay bardağı görülür. Bu çizimin 1890’larda olduğu tahmin edilmekte. Demek ki o yıllarda ince belli çay bardakları kullanılmaya başlanmıştı. Çay bardaklarının bu şekli alması da ekonomik sebepten ötürü. Kulplu iri bardak ve fincanların hem kendisi pahalıdır, hem onlarla ikram edilen veya satılan çay pahalıya mâl olmuştur. Ekonomik kaygıyla başlamış olsa da ne zarif bir biçimdir o!

Bu zarif biçimli çay bardağı aynı zamanda Türk mutfağında standart bir ölçü birimidir. Hanımlar birbirine tarif verir: Yarım çay bardağı zeytinyağı, bir çay bardağı yoğurt…

Bu zarif biçimli bardakta “dudak payı” bırakılma âdeti vardır. Aziz Nesin’in “Peki Olur Şekerim” başlıklı mizahî hikâyesinde kadın çay bardağında bir türlü dudak payı bırakmayı beceremez, kocasını deli eder. Gerçi, Farsça kelime ağırlığına bakarak, İran yoluyla geldiğini düşündüğüm bir beyit dudak payını kabul etmez:

Çay kadehte dîde-efrûz olmalı

Lebrîz ü lebreng ü lebsûz olmalı.

Yani… Göz kamaştıracak kadar parlak, bardak ağzına kadar dolu, çay dudak renginde ve dudağı yakacak kadar sıcak olmalı.

ABD ve çay…

İngiliz çaylarını Boston limanına boca ettiğinden beri Amerika çaya pek yüz vermemiş ama poşet çay dediğimiz “şey” ABD icadıdır. Kolay ve sevimsiz…

ABD “first lady”lerinden Eleanor Roosevelt “Kadın poşet çaya benzer; sıcak suyun içine sallamadıkça ne kadar kuvvetli olduğunu bilemezsiniz.” der. Çin atasözü işe kadını karıştırmamış: “Gerçek bir savaşçı çay gibidir, gücünü sıcak suda gösterir.”

Son yıllarda Amerikan piyasasına yeni bir içecek girdi: Çay! Bu ne demek? Demlemesi, poşeti sıcak suya sallama şeklinde yapılsa da elbette çay vardı, tabiî İngilizce söylerdiniz, “tea” derdiniz. Halbuki son yıllarda “çay” adı ile Asya menşeli bir içecek arz-ı endâm etti. Yazılışı aynı değil, İngilizce alfabede ç harfi olmadığından ç sesini vermek için ch terkibini kullanıyorlar. Sonunun y sesi vermesi de i  harfi ile sağlanmış: Chai. Ama söylenişi bizim çay. Ana maddesi de bildiğimiz çay, ilâveten bir sürü baharat var içinde. Bizim tavşan kanı çaydan hayli farklı ama lezzetli denebilir. Yalnız lezzetinden daha güzeli adı… Ne istediğimi soran satış elemanına “çay!” demenin keyfi…

“Tavşan kanı” nerden çıktı peki? Amerika’da büyüyen oğlumun ilk defa duyduğunda elindeki bardağa bakarak gözlerini fal taşı gibi açtığı benzetme?… Teşbihte hata olmaz deyip geçelim! Halkımız zaman zaman böyle garip benzetmeler yapar.

Bir de “paşa çayı” vardır! Bir muamma benzetme daha! Yaşı küçük çocuklar çay içmek istediklerinde anneleri büyükçe bardağa açık çay koyar ve üzerine biraz soğuk su ilâve eder, çay böylece ılır. Hem ılık, hem açık, çocuk rahat rahat çer. Peki paşalar böyle mi içiyordu? Sanmam. Azerbaycanlı şair dostum Gülnâre Cemaleddin Hanım’ın verdiği bilgi ilginç: “Bizde açık çaya offizerskiy çay denir. Yani subay çayı. Hatta çay açık geldiğinde offiser mi görmüş denir, şaka yollu. Yani subay mı gördü de rengi kaçtı, korkudan beti benzi attı?”

Mesele anlaşıldı! Rusça’daki “subay çayı” yakıştırması bizde rütbe almış, “paşa çayı” olmuş! Ne de olsa bizde “paşa” kelimesinin itibarlı bir yeri vardır. Anneler, büyükanneler oğullarını, torunlarını “paşam” diye sever meselâ.

Erzurumlu mahalli sanatçı İhsan Coşkun Atılcan da çay tiryakilerindendir, ama günün birinde paşa çayına mahkûm olmuştur:

………

Mantı ile turşu yedim yanmışam,

Otuz içtim, şimdi ancak kanmışam,

Semaverin tükendiğin sanmışam,

Tazesinden hele doldur ver bir çay.

…….

İçkileri biraz sertçe taşladım,

Çay içmeye kıtlamaya başladım.

İhsan der ki vah ederim, yaşlandım.

Doktor dedi: Açık olsun senin çay.

Kimileri çayı limonsuz içemez, satıcılar “çaya çorbaya limon” diye satar amma İhsan Coşkun’un çaya limon atmaya da bir çift sözü vardır:

Ufak ufak kırılmakta şekerler,

Dil üstünde kıtlamasın içerler,

Limon, çayın namusunu lekeler,

Bâkiresi bir bardakta sade çay.

Hanımların getirdiği bir âdet olduğunu düşündüğüm kaşık kapamayı unutmayalım. Misafirlikte çaylar tekrar tekrar konur, artık başka çay istemiyorsanız çay kaşığınızı  bardağın ağzına yatırıverirsiniz.

“Bardağını kapatmışsın canım. Bir tane daha alsaydın?”

“Yok, kâfi… Fazla içersem uyutmuyor.”

Peki, son zamanlarda çayı şekersiz içenler çoğaldı, çay bardakları çay kaşığı olmaksızın geliyor. Yeni bir usule ihtiyacımız var. Acaba boşalan bardağı ters çevirip tabağa kapatsak, olur mu?

Şeker deyince Erzurum tarafının kıtlama çayını hatırlamak gerek. Çayı kıtlama “içemeyenler” üzerine söylenegelen fıkralar…

PYine hanımların söylediği bir dilek, bir teşekkür biçimi ne güzeldir: Ferah çayları olsun! İnsanın içine serinlik veren, huzur veren bir ifade. Bu dilek bir de kahve için kullanılır. Çay ve kahve için… “Ferah limonataları olsun” denmez!

Çay ve ilaç…

Çay keyif içeceği olmadan önce ilâç niyetine kullanılmış ya, hâlâ gözümüzde kızarıklık, yanma, yorgunluk hissi vesaire olduğunda çay pansumanı halk tabâbetinin mühim bir tedavi usulüdür. Çocukluğumda benim gözüme de konmuşluğu vardır. Demlenen çay ılıyınca bir parça pamuk veya gazlı bez çaya batırılıp ıslatılır, göz kapaklarımızın üstüne konur, bir süre öylece tutulur. Çay gözümüzü açar! İçindeki maddelerden biri herhalde bir rahatlama sağlıyor.

Sabahları uyandığımızda da çay gözümüzü açar, uyku mahmurluğuna birebirdir.

Her halükârda çay gözümüzü açar! Sadece gözümüzü mü?

Japon atasözü “Banyo vücudu canlandırır, çay zihni canlandırır.” der.

Durup dururken bu çay bahsi nerden açıldı ki?!

Durup dururken mi?!

 

 

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.