Devletin Değil, Ayrıcalıkların Tasfiyesi

Bu on madde bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey teknik bir reform listesi değil, bir zihniyet değişimi çağrısıdır. Ortak payda nettir: ayrıcalıkların azaltıldığı, fırsat eşitliğinin güçlendirildiği ve devletin kaynaklarını daha rasyonel kullandığı bir Türkiye.


Paylaşın:

Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in Meclis lokantası tartışmaları üzerinden yaptığı açıklamalar ve akabinde Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in eğitim süresine dair önerileri, Türkiye’de uzun zamandır biriken daha geniş bir meselenin yüzeye çıkmasına vesile oldu. Aslında tartıştığımız şey yalnızca bir lokantanın fiyat politikası ya da birkaç yıl eksiltilip eksiltilmeyecek bir eğitim süresi değil; devletin vatandaşa karşı sorumluluğunun sınırları, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağı ve en önemlisi de Türkiye’nin nasıl bir gelecek tahayyül ettiği meselesidir.

Ben de bu bağlamda, bir Türk genci olarak, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin peyderpey hayata geçirmesi gerektiğine inandığım bazı yapısal dönüşüm önerilerini paylaşmak istiyorum. Şunu baştan ifade etmek gerekir ki, bu öneriler popüler olmak zorunda değil. Hatta siyasi ve bürokratik çevrelerde rahatsızlık yaratması neredeyse kaçınılmazdır. Zira bu önerilerin önemli bir kısmı, mevcut düzen içinde avantajlı konumda bulunan aktörler için doğrudan bir rekabet dezavantajı anlamına gelir. Ancak uzun vadeli kamu yararı çoğu zaman kısa vadeli konfor alanlarının ötesinde düşünmeyi gerektirir.

Gündemdeki tartışmadan başlamak gerekirse, Meclis lokantası meselesi sembolik ama bir o kadar da öğretici bir örnektir. Devletin en üst karar alma mekanizmasının içinde, piyasa gerçeklerinden kopuk bir fiyatlandırma modelinin sürdürülmesi, aslında kamusal zihniyetin küçük bir yansımasıdır. Meclis lokantası elbette varlığını sürdürmelidir; zira bu tür mekânlar kurumsal hafızanın ve siyasi kültürün bir parçasıdır. Ancak sübvansiyonların kaldırılması ve fiyatların piyasa koşullarına göre belirlenmesi gerekir. Bir milletvekilinin ya da davetlisinin yediği yemeğin bedelini gerçek maliyeti üzerinden ödemesi, sembolik bir eşitlik ilkesinin de tesisi anlamına gelir. Bugün Londra’daki Westminster’da ya da Berlin’de Bundestag’da benzer hizmetlerin piyasa gerçekliğine daha yakın fiyatlandırıldığını gördüğümüzde, bunun yalnızca ekonomik değil aynı zamanda etik bir tercih olduğunu da fark ederiz. Karar alıcıların gündelik hayatın maliyetlerinden kopuk yaşaması, zamanla politika üretiminde gerçeklikten uzaklaşmaya yol açar. Bu nedenle lokantada fiyatlar gerçek maliyet üzerinden belirlenmeli, kim ne tüketiyorsa onun bedelini kendisi ödemelidir. Dahası, milletvekillerinin misafir ağırlama pratiği de kamuya yüklenmemeli; herkes kendi misafirinin hesabını kendisi karşılamalıdır. Bu düzenleme mali olarak küçük, fakat zihniyet olarak büyüktür. Çünkü mesele birkaç liralık yemek değil; mesele kamuda ayrıcalık kültürünün normalleşip normalleşmeyeceğidir. Eğer siyasetçi toplumdan koparsa, temsil mekanizması da zayıflar. Bu yüzden Meclis lokantasında sübvansiyonların kaldırılması, aslında daha geniş bir şeffaflık ve hesap verebilirlik reformunun ilk adımı olarak görülmelidir.

Bunun hemen yanında gelen ikinci tartışma alanı ise milletvekili sayısıdır. Türkiye’de 600 milletvekili ile çalışan bir yasama organının ne kadar verimli olduğu ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Sayının 300’e düşürülmesi, daha hızlı karar alan, daha görünür ve daha hesap verebilir bir yapı yaratabilir. Daha az sayıda vekil, daha yüksek bireysel sorumluluk demektir. Ancak temsiliyet açısından bunun riskli olduğu düşünülüyorsa, o zaman ikinci bir yol açıktır: maaşların ve yan hakların ciddi şekilde rasyonelleştirilmesi. Siyaset bir kariyer ayrıcalığı değil, kamu hizmetidir. Bu yüzden milletvekilliği ekonomik cazibesi yüksek bir meslek olmaktan çıkarılmalı, daha çok sorumluluk ve fedakârlık gerektiren bir görev haline getirilmelidir. OECD ülkelerindeki parlamenter maliyetleri incelendiğinde, Türkiye’nin bu konuda daha dengeli bir modele geçmesi gerektiği açıkça görülür. Buradaki amaç siyasetçiyi cezalandırmak değil; siyaseti gerçek anlamda hizmet alanına dönüştürmektir. Ya sayı düşmeli ya maliyet düşmelidir; mevcut durum sürdürülebilir değildir.

Üçüncü olarak savunma meselesi ele alınmalıdır. Türkiye’nin askeri kapasitesi artırılmalıdır, fakat bu artış nicelikten çok nitelik üzerinden gerçekleşmelidir. Daha fazla personel ya da daha fazla klasik ekipman yerine, teknoloji odaklı bir dönüşüm şarttır. Yapay zekâ destekli sistemler, insansız hava ve kara araçları, siber güvenlik altyapıları ve uzay tabanlı gözetleme teknolojileri artık modern savaşın belirleyici unsurlarıdır. Ukrayna savaşında açıkça görüldüğü üzere, düşük maliyetli ama yüksek teknolojili sistemler, geleneksel ordular karşısında ciddi avantajlar sağlayabilmektedir. Türkiye bu alanda önemli bir ivme yakalamıştır; ancak bu ivmenin kurumsallaştırılması gerekir. Savunma sanayii yalnızca üretim değil, aynı zamanda Ar-Ge ve inovasyon meselesidir. Üniversitelerle, özel sektörle ve kamu kurumlarıyla entegre çalışan bir savunma ekosistemi kurulmalıdır. Askeriye bütçesi artırılmalı, fakat bu artış verimlilik ve teknoloji üretimi üzerinden anlam kazanmalıdır.

Dördüncü olarak kamu personel sistemi ele alınmalıdır. Mevcut memuriyet yapısı, büyük ölçüde statik ve ömür boyu garanti üzerine kurulu olduğu için verimlilik sorunları üretmektedir. Bunun yerine belirli alanlarda periyodik sözleşmelerle çalışan, performans bazlı değerlendirilen bir sistem kurulabilir. Bu model, kamu ile özel sektör arasında geçişleri kolaylaştırır, kurumsal hantallığı azaltır ve liyakat tartışmasını daha ölçülebilir bir zemine taşır. Özellikle hizmet üretimi ve vatandaşla doğrudan temas halinde olan birimlerde dönemsel ve döngüsel istihdam modelleri uygulanabilir. Böylece hem genç istihdamı artırılır hem de sistem sürekli olarak kendini yeniler. Ömür boyu garanti istihdam yerine, sürekli gelişim ve performans esas alınmalıdır. Bu dönüşüm kolay değildir; ancak kamu yönetiminin geleceği açısından kaçınılmazdır.

Beşinci olarak tarım ve hayvancılık meselesi stratejik bir alan olarak yeniden düşünülmelidir. Türkiye geniş ve çoğu zaman atıl kalan tarım arazilerine sahip bir ülkedir. Devlete ait bu araziler, uzun vadeli ve sembolik kiralamalarla genç üreticilere tahsis edilmelidir. Ancak yalnızca üretimi teşvik etmek yeterli değildir; üretimin sürdürülebilir olması için maliyet zincirinin de desteklenmesi gerekir. Çiftçiden sembolik ücretler alınmalı, asıl yük lojistik ve dağıtım aşamasında devlet tarafından üstlenilmelidir. Tarım bir piyasa faaliyeti olduğu kadar bir ulusal güvenlik meselesidir. Gıda bağımsızlığı, ekonomik bağımsızlığın temelidir. Bu nedenle devletin bu alanda daha aktif bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Tarım politikası yalnızca destek değil, aynı zamanda planlama meselesidir.

Altıncı olarak gıda ve lojistik zincirindeki yapısal sorunlara müdahale edilmelidir. Türkiye’de bir ürünün tarladan sofraya ulaşana kadar fiyatının katlanması, serbest piyasa dinamikleriyle tek başına açıklanamaz. Bu durum, ciddi bir dağıtım ve organizasyon problemine işaret eder. Toptan hal sistemi modernize edilmeli, dijital takip mekanizmaları kurulmalı ve aracı sayısı azaltılmalıdır. Devlet burada yalnızca düzenleyici değil, belirli ölçüde müdahaleci bir rol üstlenmelidir. Üretici ile tüketici arasındaki mesafe ne kadar kısalırsa, fiyat istikrarı da o kadar sağlanır. Bu alanda atılacak adımlar, enflasyonla mücadelede de doğrudan etkili olacaktır.

Yedinci olarak eğitim sisteminin en kritik halkası olan erken çocukluk ve temel eğitim tamamen kamusal bir hizmet haline getirilmelidir. Kreş, anaokulu ve ilköğretim ücretsiz olmalı; yemek, kırtasiye ve temel ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanmalıdır. Bu yalnızca sosyal bir politika değil, aynı zamanda uzun vadeli bir ekonomik yatırımdır. Erken yaşta sağlanan eşit fırsatlar, toplumdaki gelir eşitsizliğini azaltır ve sosyal mobiliteyi artırır. Bu sistemin finansmanında yalnızca merkezi hükümet değil, tüm belediyeler de öğrenci sayısı oranında zorunlu katkı sağlamalıdır. Parti fark etmeksizin ortak bir eğitim sorumluluğu anlayışı geliştirilmelidir. Eğitim, siyasi rekabet alanı değil, toplumsal uzlaşı alanı olmalıdır.

Sekizinci olarak öğretmenlik mesleği yeniden yapılandırılmalıdır. Öğretmen maaşlarının artırılması önemlidir; ancak bundan daha kritik olan, öğretmenlerin üzerindeki gereksiz bürokratik yükün kaldırılmasıdır. Öğretmenler zamanlarını evrakla değil, öğrencilerle geçirmelidir. Sürekli mesleki gelişim programları, pedagojik eğitimler ve uygulamalı öğretim teknikleri yaygınlaştırılmalıdır. Öğretmenlik yeniden yüksek prestijli bir meslek haline getirilmelidir. Finlandiya örneğinde olduğu gibi, öğretmen yetiştirme süreci daha seçici ve daha nitelikli hale getirilmelidir. Eğitimin kalitesi, doğrudan öğretmenin kalitesiyle belirlenir.

Dokuzuncu olarak eğitimde iki katmanlı bir model benimsenmelidir. Kreş, anaokulu ve ilköğretim seviyesinde özel okulların kapatılması ya da ciddi şekilde sınırlandırılması, fırsat eşitliği açısından gereklidir. Temel eğitim, tamamen kamusal ve standart bir yapıda olmalıdır. Ancak lise ve sonrasında özel sektörün rolü artırılmalı, rekabet teşvik edilmeli ve kalite standartları yükseltilmelidir. Devlet bu aşamada doğrudan sağlayıcı değil, güçlü bir denetleyici olarak konumlanmalıdır. Böylece hem eşitlik hem de kalite aynı sistem içinde dengelenebilir. Temel eğitimde eşitlik, ileri eğitimde ise mükemmeliyet hedeflenmelidir.

Onuncu ve son olarak, eğitim yalnızca akademik başarıdan ibaret görülmemelidir. Her öğrencinin sanat, spor ve kültürel faaliyetlere erişimi devlet tarafından desteklenmelidir. Bu destek yalnızca bireysel gelişimi değil, toplumsal yaratıcılığı da artırır. Her öğrenciye belirli alanlarda düzenli destek sağlanmalı; müzikten spora, sanattan teknolojiye kadar geniş bir yelpazede fırsatlar sunulmalıdır. Bu tür politikalar uzun vadede inovasyon kapasitesini artırır ve daha üretken bir toplum yaratır. Bugün gelişmiş ülkelerde bu desteklerin ekonomik çıktılara doğrudan katkı sağladığı görülmektedir.

Bu on madde bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey teknik bir reform listesi değil, bir zihniyet değişimi çağrısıdır. Ortak payda nettir: ayrıcalıkların azaltıldığı, fırsat eşitliğinin güçlendirildiği ve devletin kaynaklarını daha rasyonel kullandığı bir Türkiye.

 

Yazar

Aybars Öztuna

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar