Eğitim anlayışında değişimin yansıması: Millet Mektepleri – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Gündem Özel: Karadeniz’de Rus-Amerikan Rekabeti ve Montrö   • Söz konusu açık oturum-15: Korona/ Eba / Andımız

Eğitim anlayışında değişimin yansıması: Millet Mektepleri

Anlaşılacağı üzere artık okuma-yazma öğrenmek, devletin ihtiyacından çok, vatandaşın bir hakkı olarak görülmektedir. Eski zamanlardaki devletin kendi memur ihtiyacını karşılama amacı, yerini, devletin vatandaşın bir hakkını tedarik etme görevi anlayışına terk etmektedir.

5 Ocak 2021
Konuralp Ercilasun
Yeni Türk Alfabesi ve Millet Mektepleri
Yeni Türk Alfabesi ve Millet Mektepleri

Yeni Türk harflerinin kabulüyle birlikte genç Türkiye Cumhuriyeti, bir eğitim seferberliği başlattı. 1 Ocak 1929’dan itibaren açılan Millet Mektepleriyle yeni harflerin halka öğretilmesi yoluna gidildi. Bugüne kadarki çalışmalarda bu konu, yeni harflerin kabulüyle bir arada ele alındı çünkü Millet Mekteplerinin esas amacı buydu. Fakat ben konuyu daha derinden gelen bir anlayış değişikliğinin göstergesi olarak ele almak istiyorum. Bu konuya daha önce bir çalışma grubu hâlinde 8. sınıflar için yazdığımız İnkılap Tarihi kitabında da kısaca dikkat çekmiştim[1] fakat sonuçta müfredat için kullanılacak bir kitapta kelime sayısını sınırlı tutmak ve her şeyi en kısa hâliyle anlatmak gerekiyordu. Konuların derinliğine ve ayrıntısına inmek mümkün olmuyordu. Bu yazıda ise yer ve kelime sınırlamalarımız yok. Ayrıca hedefimiz, konuyu sadece öğrencilere değil, herkese anlatmak. Bu sebeplerle daha rahat bir anlatım tarzı takip edebileceğiz.

Zihniyet değişikliğini anlatabilmek için eski zihniyeti anlamak gerekiyor. Bunu da sadece kendimize bakarak değil, dünya tarihine bakarak anlamak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Eğitim deyince bugün biz otomatik olarak önce okuma-yazma, sonra da günümüz iş ve bilim tekniklerine hâkim olmayı öğretme faaliyetini anlıyoruz. Geçmişe de bu gözle bakıyoruz. Hâlbuki hep dediğimiz gibi her olguyu kendi zamanı içinde değerlendirmemiz gerekiyor.

İnsanlıkla yaşıt bir konu: Eğitim

Eskiçağlarda bizim bugün anladığımız manada temeli okuma-yazmaya dayanan eğitim yok muydu? Tabii ki vardı ama bu sınırlı ve belli bir amaca yönelikti. Antikçağdaki felsefe patlamasında küçük bir grup bu yönde eğitim alıyordu. Çin’e baktığımızda orada da bu iş MÖ 124 yılından itibaren daha sistemli bir hâle geldi.[2] Çeşitli değişikliklerle iki bin yıl devam eden Çin sistemi temelde eski klasiklerin ezberlenmesine dayanıyordu. Aynı durum yeniçağ başlangıcına kadar Avrupa’da da böyleydi. Orada da eski yazılanlar ezberleniyordu.[3] Zamanla matbaanın, coğrafi keşiflerin ve ilmî ilerlemelerin etkisi giderek eğitim sistemine de yansıyor ve eğitimin bilineni ezberlemek değil, yeni bilgileri öğrenmek aşamasına geliniyor.

Bütün bunlar, eğitim merkezlerinde neler öğretildiği ile ilgilidir. Şimdi diğer bir alana geçiyoruz. Bu eğitim merkezleri nelerdi? Bunlar, Avrupa’da kiliseler, Çin’de devlet sınavına hazırlanmak amacıyla devam edilen yerler, Türklerde Osmanlı devrinde Enderun’la mütekâmil bir hâle gelen eğitim kurumlarıydı. Osmanlı örneğinden gidersek temel düzeyde başlayan mekteplerden medreselere kadar devam eden bir silsile vardı.[4] Genel olarak ana akım bunlar üzerinden gidiyordu. Bir de gerek Osmanlı’da gerekse diğer devletlerde hanedan üyeleri özel eğitim alıyorlardı.

Eskinin eğitim merkezlerini bu şekilde bulduğumuz zaman bugün anladığımız manadaki bir eğitimin eski zamanlar için toplumun geneline yayılan bir gereklilik olmadığı anlaşılıyor. Toplumun genelinin eğitimi, aile ve çevre eğitiminden geçen pratik uygulamalardı. Aile çiftçiyse çiftçilik öğrenilir, çobansa çobanlık, bir zanaat sahibiyse o zanaat öğrenilirdi. Eski devirlerin gerekliliği ve anlayışı bu şekildeydi. Yine Osmanlı’ya bakarsak genellikle bu hayat eğitiminin yanında din eğitimi için mekteplere gidiliyordu.

Ne için ve kimler?

O zaman bugünküne benzer eğitimi kimler alırdı? Devlet hizmeti görecek olanlar alırdı. Bunu Çin’de ve Osmanlı’da açıkça görüyoruz. Osmanlı’daki Enderun sistemi bu şekilde doğrudan yüksek düzey devlet adamı yetiştiriyordu. Medreselerden de kadılar ve müderrisler çıkıyordu ki bunlarda da amaç devlet görevinin ifasıydı.[5] Avrupa’da devlet hizmeti göreceklerin yanına bir de ruhban sınıfına girecekler eklenir çünkü kilise aynı zamanda devlet yönetiminin ortağıydı da. Demek ki eski anlayışta mesele halkı eğitmek değildi, mesele devletin kendisine eleman yetiştirmesiydi. Yani bu tür okuma-yazmaya dayanan bir eğitim, halkın değil devletin ihtiyacını karşılamayı amaçlıyordu. Buna yine Avrupa’da kilisenin eleman ihtiyacını karşılamayı ekleyebiliriz.

Bu ilk olarak Avrupa’da değişmeye başladı. Yukarıda saydığımız coğrafi keşifler ile ilimde ilerlemeler eğitimde bir amaç değişikliğine değil, daha çok teknik değişikliğine yol açan gelişmelerdi. Matbaa ise hem teknik değişikliğine yol açtı hem de dolaylı olarak eğitimin amacının değişmesine hizmet etti. Yine Avrupa’da, eğitimde amaç değişikliği yolunda, matbaa kadar önemli iki gelişme daha yaşandı. Birinci gelişme Fransız Devrimi, ikinci gelişme de Sanayi Devrimi idi. Fransız Devrimi, hanedan devletinden halk hükümetine geçişin başlatıcısı oldu. Böylece halkın sorumluluklarının yanında halkın hakları kavramı da olduğu yavaş yavaş dünyada yayılmaya başladı. Sanayi Devrimi ise yüzlerce yıldır baba-oğul veya usta-çırak yoluyla devam eden halk eğitiminin değişmesini gerektiren yeni iş kolları ortaya çıkardı. Yeni bazı makineleri çalıştırabilmek veya yeni bazı yeteneklere sahip olabilmek için artık bir örgün eğitime ihtiyaç duyuldu.

16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da yavaş yavaş (hele ilk başlarda gerçekten çok yavaş) eğitim halka yayılmaya başladı. Hatta bazı ülkeler zorunlu eğitim yasaları dahi çıkardılar. Yine de 19. yüzyıla kadar bütün bu gelişmelere devede kulak denilebilir. 19. yüzyılda ise daha hızlı bir ilerleme başladı.

19. Yüzyıl ve Yenileşme

Genel dünya gidişatını bu şekilde anladıktan sonra bize gelebiliriz. Bizde de eğitimin gerekliliği aslında oldukça erken denebilecek bir zamanda anlaşıldı. Daha 18. yüzyılda Hendesehane ve Mühendishaneler ile başlayan 19. yüzyılda da Tıbbiye ve Harbiye ile devam eden yeni tür eğitim kurumları ile yukarıda bahsettiğimiz yeni tekniklerin ciddi bir şekilde öğretilmesi gerektiği anlaşılmıştı. Ama henüz vatandaşın bir hakkı seviyesine gelinmemişti. Bu konuda 2. Mahmut’un 1824’teki fermanı önemli bir aşama kabul edilebilir. Onun da henüz başlangıç seviyesi olduğunu belirtelim. Bu fermanla çocukların çok küçük yaşlarda mektepten alınarak ailenin geçimine yardımcı olmaya koşulduklarından bahisle her çocuğun temel eğitim almasının iyi olacağı belirtiliyordu. Bu ferman zamanına göre önemli bir adımdı. Fakat iki sebeple hâlâ eğitimi bir halk hakkı olarak görüşün ürünü değildi. Bir tanesi fermanın bütün ülkeyi değil, sadece başkenti esas almasıydı. İkinci sebep de eğitimin amacının yeni gelen neslin dinini iyi öğrenmesidir kabulüydü.[6]

2. Mahmut’un bu fermanından sonra Tanzimat’tan itibaren mekteplerle ilgili bazı düzenlemelere gidildiği, içindeki müfredatın düzenlendiği, 1846 ve 1868 yıllarındaki talimatlarla mekteplerin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı görülür.[7] Tanzimat’la birlikte eğitimde başka düzenlemeler de yapıldı. Bu düzenlemelerle iptidailer, rüştiyeler, idadiler, sultaniler, muallim mektepleri ve yüksek öğretimde de darülfünun gibi eğitim kurumları ihdas edildi. Bunlar da ileriye doğru adımlardı.[8]

Tanzimat’la birlikte kurulan bu eğitim kurumlarının temel niteliklerine bakıldığında eğitimin eskiye göre giderek yaygınlaştığı söylenebilir fakat bu yaygınlaşmanın temelinde eğitimin amacı hâlâ devletin ihtiyaç duyduğu kadroları sağlamaktır. Öyle ya, devlet teknik alanlardaki birçok bakımdan Avrupa’daki devletlerle boy ölçüşemeyecek düzeyde kalmıştı. Bir an önce yeni tekniklerle donanımlı kadroları yetiştirerek devletin kayıplarını önleme ihtiyacı vardı. Bu arada özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’da yurttaşlık kavramı giderek daha çok gelişiyor ve düzgün eğitim almak bir halk hakkı olarak görülmeye başlanıyordu.

19. yüzyıl sonlarında İsmail Gaspıralı öncülüğünde bir diğer önemli gelişme beliriyordu. Daha 19. yüzyılın başlarında Türk aydınlarından medreselerdeki müfredatı ve öğretim tekniklerini sorgulayanlar ve köhnemiş bulanlar vardı. Gaspıralı ise bu konuda harekete geçerek Osmanlı dışı Türkler arasında yeni usul mekteplerin kurulmasına ön ayak oldu. Bu gelişme, Türk dünyasında ciddi bir hareket yarattı.[9] Yeni usul mektepler bir halk hareketiydi. Farklı bir milletin hâkimiyeti altında Türklüğün yok olmaması için halkın yeni bilim ve teknikle donatılması gereğinin bir ürünüydü. Bu mektepler aynı zamanda Türkçe eğitimi de güçlendirdi. Bu anlamda yurttaşlık hukukundaki bir hak arama mücadelesi olarak düşünülebilir. Rusya ve Çin tebaası olan Türkler içinse bu daha çok bir varlık-yokluk meselesiydi. Bu anlamda yaratılan hareketle Türkler, kültürde kendi kaderlerini eline alarak bir çağ dönümünde yok olmaktan kurtuldular. Bu hareketin şüphesiz sürekli iletişim içerisinde bulunduğu Osmanlı’da da yankıları oldu. Gaspıralı, bir yandan Osmanlı’dan etkilenirken diğer yanda yarattığı hareketle Osmanlı’yı etkiliyordu. Bu hareketin büyüklüğü, şüphesiz bir halk hareketi olmasından kaynaklanıyordu.

Cedit hareketinden Millet Mekteplerine…

Artık yirminci yüzyılın başıdır. İstiklâl Harbi’nden çıkmış yeni genç Türkiye Cumhuriyeti vardır. Harplerden sonra muasır medeniyetlere ulaşmak koşusu başlamıştır. İlk adımı milletin eğitilmesidir. Eğitim için de mektep gerekir. Onun içindir ki Harf Kanunundan hemen sonra, adı da Millet Mektepleri olan ocaklar yakılmıştır. Millet Mektepleri, temelde yeni Türk harflerini öğretme seferberliğiydi. Bu sebeple yeni Türk harflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşüldüğü güne gideceğiz. O gün açış nutkunda Atatürk şöyle diyordu:

“Muhterem efendiler; maarifte vaziyetimiz ve şimdiye kadar sarf ettiğimiz gayretlerin bugünkü neticeleri bizi radikal tedbirler alabilecek bir seviyeye getirmiştir. Her istikamette doğru hedefleri bulmuş olan maarifimiz hususî takayyüt ve alâkanızla ve hepimizin ciddi gayretlerimizle az zamanda geniş neticeler vermeye namzettir. Maarifte süratle yüksek bir seviyeye çıkacak bir milletin hayat mücadelesinde maddi, manevi bütün kudretlerinin artacağı muhakkaktır. Maarif faaliyetimiz ilk tahsilin fiilen umumi ve mecburi olmasını, memlekette terbiye birliğini, orta tahsilin iyi vesaitle teksif ve teshilini, meslek tahsilinin ilk ve orta derecesinden en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek tahsilin de adette olduğu kadar kıymette de bu asrın ihtiyaçlarına kifayetini hedef tutmuştur. Her sene bu istikametlerde mühim mesafeler aldığımızı söyleyebiliriz.”[10]

Görüldüğü üzere Atatürk, ilköğretimin mecburi hâle gelmesini hedeflerden biri olarak ortaya koyuyor. Eğitimin de genel olarak “bu asrın ihtiyaçlarına” yeter bir hâle gelmesini hedef gösteriyor. Konuşmasının devamında eğitimin yaygınlaşması için kolay bir okumanın tutturulmasının gerek olduğundan bahisle konuyu yeni Türk harflerine getiriyor. Atatürk’ün konuşmasından anlaşıldığına göre o yıl yazdan itibaren halk temaslarında yeni harfler tanıtılmış ve halkın bunu kolayca öğrenebileceği görülmüştür.[11] Atatürk sözlerinin sonuna doğru şöyle der:

Efendiler; Türk harflerinin kabulü ile hepimize, bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlâtlarına mühim bir vazife teveccüh ediyor, bu vazife; milletimizin kâmilen okuyup yazmak için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz, hususi ve umumi hayatımızda rast geldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek, kadın her vatandaşımıza öğretmek için tehalük göstermeliyiz, bu milletin asırlardan beri hallolunamayan bir ihtiyacı bir kaç sene içinde tamamen temin edilmek, yakın ufukta gözlerimizi kamaştıran bir muvaffakiyet güneşidir. Hiçbir muzafferiyetin hatları ile kıyas kabul etmeyen bu muvaffakiyetin heyecanı içindeyiz. Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak bir sade muallimliğin vicdani hazzı mevcudiyetimizi işba etmiştir.”[12]

Bu sözler, topyekûn bir öğretim seferberliğinin başlayacağının göstergesidir. Aynı gün kanunun takdimi sırasında Başvekil İsmet Paşa da şunları diyor:

Arkadaşlarım; bu kolaylıktan hakikiyle istifade etmek ve bunun neticelerini birkaç sene içinde gözle görülür bir hâle getirmek için, Hükümet ciddi mesai sarf edecektir. Hükümet, bütün memlekette millet mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen kolaylıkla öğretecek muallimlerle, kolay tedarik olunacak vasıtalarla bu yeni alfabeden tamamıyla istifade etmeleri için bütün mesaisini sarf edecektir. Bu mücadeleyi muvaffakiyetle neticelendirmek için vazife münhasıran, hakikaten kendileriyle iftihar ettiğimiz muallimlerin değildir. Memurlarımız ve bu memleketin bütün münevver evlâtları bu sene, gelecek sene ve birkaç sene zarfında bu alfabe ile vatandaşların tamamen okuyup yazması için ellerinden geleni ifa edeceklerdir.[13]

1 Kasım 1928’de yeni Türk harfleri kabul edildikten sonra 1 Ocak 1929’da Millet Mektepleri faaliyete geçerek yurdun dört bir yanında herkese yeni harfleri öğretme seferberliği başlıyor. Bu sayede birçok kişi okuma yazma öğrendi. Bu sonuçları dönemin nüfus sayımlarından tespit edebiliriz. 1927’de eski harfler kullanılırken yapılan nüfus sayımında okuma yazma bilenler nüfusun % 8,61’ini oluşturuyordu. Yeni harf döneminde yapılan ilk nüfus sayımı olan 1935 sayımında bu oran % 19,25’e çıkmıştı. Erkeklerde okuma yazma bilenlerin oranındaki artış iki kattan fazlaydı. Kadınlardaki artış daha yüksek olup üç katına yaklaşıyordu.[14]

Burada yazının başından beri esas dikkat çekmek istediğimiz hususa geliyoruz. Anlaşılacağı üzere artık okuma-yazma öğrenmek, devletin ihtiyacından çok, vatandaşın bir hakkı olarak görülmektedir. Eski zamanlardaki devletin kendi memur ihtiyacını karşılama amacı, yerini, devletin vatandaşın bir hakkını tedarik etme görevi anlayışına terk etmektedir. Bu, Harf Devrimi ile birbirini tamamlayan ve en az Harf Devrimi kadar önemli bir zihniyet değişikliğidir.

 

 

[1] Geçtiğimiz yıllarda İskender Öksüz ve Nasrullah Uzman’la birlikte teknolojik bir eğitim firması olan SEBİT’te ders kitabı yazma faaliyetine girişmiştik. SEBİT ekibiyle çok uyumlu ve hummalı bir çalışmamız oldu. Onun sonucunda da şimdi birçok özel okulda kullanılan T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük kitabı ortaya çıktı.

[2] Konuralp Ercilasun, Türk Tarihinde Asya Hunları: Birinci Hâkimiyet Devresi, İstanbul: Dergâh Yayınevi, 2019, 105.

[3] Bunu daha iyi anlamak için İskender Öksüz’ün anlattığı bir bilgi yerinde olacaktır. Bugün İngiliz İngilizcesinde doçent kelimesinin karşılığı olarak reader kelimesi kullanılıyor. Birkaç yerde görmüş, garipsemiş ve anlam verememiştim. İskender Hoca anlatınca mesele açıklığa kavuştu. Meğer matbaa öncesi devirde kitaplara erişim ve okuma düzeyi sınırlı iken hocalık kitabı alıp öğrencilere okumakmış. O gün belirlenen kadar sayfa okunduktan sonra o nadir kitap, bir sonraki derse kadar yerine kaldırılırmış. İşte bu yüzden bir kitabı diğerlerine okuyana reader denmiş. Hocalığı öğrenmek de o kitabı başkalarına okuma hakkı elde etmekmiş. Tabii matbaadan sonra işler değişecektir.

[4] Mektepler, Osmanlı’nın temel eğitim verdikleri en küçük yaştaki çocukların gittikleri kurumlardı. Bunlara çocuklar, dinî bilgileri öğrenmeleri için gönderilirlerdi. Bk. Cahit Baltacı, Mektep/Osmanlılar’da Mektep, TDVİA, 2004, 29. Cilt, 6-7.

[5] Osmanlı medreseleri hakkında bk. Mehmet İpşirli, Medrese/Osmanlı Dönemi, TDVİA, 28. Cilt, 2003, 327-333.

[6] Bayram Kodaman, Abdülhamit Devri Eğitim Sistemi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, 3; Ahmet Cihan, Osmanlı’da Eğitim, İstanbul: 3F Yayınevi, 2007, 52-53.

[7] Cahit Baltacı, Mektep/Osmanlılar’da Mektep, TDVİA, 2004, 29. Cilt, 6-7.

[8] Bu kurumlarla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Ahmet Cihan, Osmanlı’da Eğitim, İstanbul: 3F Yayınevi, 2007, 52-99.

[9] Cedit okullarıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Bekir Tümen Somuncuoğlu, Türkistan’da Eğitim (1865-1917) ve Çarlık Rusya’sının Sosyo-politik Açıdan Eğitime Yaklaşımı, Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü Doktora Tezi, 2006.

[10] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt: 5, 1 Kasım 1928, 4.

[11] Yeni harflerin oluşum ve tanıtım süreci dönemin ders kitaplarında güzel ve ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Bk. Tarih IV, İstanbul, 1931, 250-258.

[12] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt: 5, 1 Kasım 1928, 4-5.

[13] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt: 5, 1 Kasım 1928, 8.

[14] T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, 8. Sınıf 1. Dönem II. Bölüm, Ankara: SEBİT-Vitamin Yayınları, 151.

 

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları