Elbistan – Karaelbistan

Yazarımız Yaşar Yeniçerioğlu serinin ikinci yazısında okuyucularına Elbistan ve Karaelbistan tarihini anlatıyor.


Paylaşın:

Geçen haftaki “Bahtı Kara Elbistan” başlıklı yazımda; Elbistan’ın, “Kaynaklarda 8-9 şiddetinde belirtilen 1114 yılı felaketinin ardından biraz güneye, Şardağı’nın eteğine ve Ceyhan Nehri’nin kenarına -bugünkü yerine- kurulduğu tahmin edilmektedir.” demiştim. Eski yerleşim yerinin adı da “Karaelbistan” olmuştur.

Ocak-1544 depreminde de Elbistan’ın yarısının toprağa gömüldüğü belirtilmekte ise de, şehrin bu depremden sonra -şimdiki yerine- taşınmış olması mümkün değildir. Çünkü, eski yerleşim yeri olan Karaelbistan Köyü, “998 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Diyar-i Bekr ve Arab ve Zü’l-Kadiriyye Defteri”nden alınan 1530 tarihli haritada aynı adla bulunmaktadır (Ali Gültekin Biniş, Karahasanlılar Tarihi ve Kültürü Üzerine Bir Araştırma, Ertem Basım Yayın Ltd.Şti, 2010, s.112). 1530 yılında köyün adı Karaelbistan olduğuna göre 1544 depreminden önceki 1114 depreminde taşınmış olmalıdır.

Önceki yazımda Elbistan tarihinden biraz bahsetmiştim. Aslında Elbistan tarihi aynı zamanda Karaelbistan’ın tarihidir. Yani, şehir olarak Elbistan ve Karaelbistan uzun bir süre aynı yerdir.

Şehrin Yerleşim Yeri

Elbistan’ın tarihi M.Ö.25000’li yıllara kadar gitse de Türk Tarih Kurumu’nun 1948 yılında bölgede yaptığı kazılarda çıkan tarihi eserlerin, M.Ö.4000’lere ait olduğu anlaşılmıştır. Elbistan Karahöyük’e; Erken Tunç Çağı’nda, M.Ö.3100-2000 yıllarında yerleşme olduğu, bulunan çanak çömlek parçalarından anlaşılmaktadır.

Elbistan Kaymakamlığı’nın 1973 yılında bir komisyona hazırlattığı “Cumhuriyetin 50.yılında Elbistan” adlı kitapta (s.27); Elbistan’ın ilk yerleşim yeri olarak “Karaelbistan ve Hasankendi köyleri arasındaki düzlükte kurulu olan Elbistan, M.S.587 ve 1114 senelerinde birbirinden şiddetli iki depremle tamamen yıkılmıştır. Bugün bu düzlükte yapılan ufak kazılarda dahi mozaik zemin kalıntıları, su yolları, mermer sütun ve başlıkları çıkmaktadır.” denilmektedir. Tarif edilen yer, halk arasında “Çilingir Çayırı” diye bilinmektedir ve geniş ve düzlük bir alandır.

Prof.Dr.İbrahim Solak – Arslan Doğan “Maraş Araştırmaları-1” adlı kitaba (Maraş’ta Yaşanan Doğal Afetler, s.147-148) yazdığı makalede (Metin Tuncel’in makalesinde alıntı); “…Bu deprem Elbistan’ın yer değiştirmesine sebep olmuştur. Günümüzde Elbistan Ceyhan Irmağı’nın kıvrımı içerisinde, Şar Dağı’nın kuzeydoğu eteklerinde yer alırken, depremden önce ise bugünkü şehrin 5 km kadar kuzey batısında günümüz adıyla ‘Karaelbistan’ olan köyün yerinde bulunmaktaydı.” ifadesini kullanmıştır.

Kurban Bayramı (9-12 Temmuz 2022) dolayısıyla Elbistan’a gittiğimde, emekli öğretmen ve Elbistan Sesi Gazetesi yazarı Arif Bilgin’le (Elbistan’ın geçmişi, kültürü, gelenekleri ile ilgili birçok kitabı vardır.) görüşmemiz oldu: Sohbette; “Elbistan, eski Karaelbistan merkez olmak üzere Battal Köprüsü’nün 500 metre aşağısındaki Söğütlü Çayı ile Ceyhan Nehri’nin birleştiği ‘Suçatı’ denilen yerden başlayıp kuzeye doğru 2,5-3 kilometre boyunca uzayan ve doğuda, şimdiki Esentepe Mahallesi ile Çilingir Çayırı’nı içine alan geniş bir alanda kuruluymuş. Şehrin açık alanda olması savunmasını imkânsız denilecek kadar zorlaştırdığından, defalarca istilaya, baskına ve yağmaya maruz kalmış. Bin yıl kadar önce bugünkü Elbistan’ın yerleşim yerine taşınmış.

Bugünkü Elbistan ise, Ceyhan Nehri ile nehrin doğduğu güney-doğudaki Pınarbaşı’nın alt tarafından açılan ve şehrin doğusundan ve kuzeyinden geçen, şehrin bitiminde tekrar Ceyhan’la birleşen ve adına ‘Küçük Ceyhan’ denilen kanalla çevrelenmiş bir ada içindedir.” diye anlattı. Şehir büyüdükçe, bu adanın dışına taşmış ve yeni yerleşim yerleri kurulmuştur.

Halk arasında Ceyhan’a “Cahan veya Böyyük Cahan”, Küçük Ceyhan’a da “Güccük Cahan” denirdi. 1960 öncesinde evlerin su ihtiyacı Ceyhan’dan, Küçük Ceyhan’dan ve şehrin belirli yerlerine yapılan çeşmelerden (halk ağzıyla kane-gane) sağlanıyordu.

Elbistan’ın kuzey tarafından Söğütlü Çayı geçerdi ve “Suçatı” denilen yerde Ceyhan’a katılırdı. Suçatı, 30 yıl öncesine kadar mesire alanı idi ve şehir halkının bir bölümü Nevruz ve Hıdırellez’i burada kutlardı.

Elbistan, çok verimli topraklarıyla ülkemizin dördüncü büyük ovasına sahiptir. Elbistan ovası, eskiden çok sulaktı: Herhangi bir araziyi veya tarlayı biraz kazınca yer altı suyu çıkardı ve kazılan çukuru doldururdu.

Ayrıca, 1960’lı yıllarda ovanın her yeri arklarla doluydu; tarlalar, bağlar, bahçeler bu arklar sayesinde sulanırdı. Suyu çok temiz olduğundan, büyükler abdestlerini alır; Ceyhan’a yüzmeye (çimmeye) gidemeyen çocuklar/ küçükler ise yazın bu arklarda yıkanır, yüzmeyi öğrenirlerdi.

Elbistan’ın Fethi

Elbistan (Ceyhan) bölgesi, 1018 yılından itibaren Orta Asya ve Orta Doğu’dan gelen Türkmenlerin akınlarına uğradı. 1085’te Anadolu Selçuklu Sultanı Süleyman Şah’ın emirlerinden Buldacı tarafından fethedildi. Türklerle Bizans ve haçlılar arasında sürekli el değiştiren Elbistan, Malatya Meliki Tuğrul Arslan’ın atabegi olan İlarslan tarafından 1111’de geri alındı. Kayıtlara göre, şehir 1114 depreminde Türklerin elindedir. Daha sonra 1124 yılında Danişmendli Emir Gazi’nin (Melik Gazi) idaresi altına girdi.

1337 yılında Zeyneddin Ahmet Karaca Bey tarafından Dulkadir Beyliği kuruldu. Bu beylik yaklaşık 185 yıl hüküm sürdü ve Elbistan 130 yıl beyliğe başkentlik yaptı. 12 Haziran 1515’de “Turnadağı Savaşı” sonrası Osmanlı’ya katıldı.

Elbistan’ın orta yerinde yığma tepe üzerinde yıkılmış bir “kale” vardır. Ulu Cami (son depremde minaresi yıkıldı) hemen kuzey alt tarafındadır. Kalenin güney inişinde 2000’li yıllara kadar kullanılan “Selçuklu Hamamı” vardı; şimdi mezbelelik…

Şehir halkı

Hemşehrimiz Prof.Dr. Refet Yinanç, “Dulkadir Beyliği” adlı kitabında (TTK Basımevi, Ankara 1989) Prof.Dr. Faruk Sümer’in görüşünden hareketle; “… Memluk Devleti, XIII. yüzyıl sonlarında Moğollar önünden kaçan mülteci Türkmenleri Güney Anadolu ile Kuzey Suriye’yi içine alan bölgelere yerleştirmişti. Halep’ten başlayarak Amanosların doğusundan Elbistan’a kadar uzanan bölgeye yerleşen bu Türkmenler, Oğuzlar’ın Bozok koluna mensup idiler. Dulkadirli halkını teşkil eden cemaatler çoğunlukla Bayat, Avşar ve Beydili boylarından idiler.” demektedir.

Ancak, DoçDr. Arif Sarı, “Maraş Araştırmaları-2” adlı kitaba (Osmanlı Tahrir Defterlerinde Dulkadir Beyliği Teşkilatına Dair Kayıtlar I: İdari ve Askeri Teşkilatı, s.14) yazdığı makalede, bu görüşe karşı çıkmakta ve: “Dulkadirli hanedanının, Oğuzların Bozok kolundan olmakla birlikte Bozokların hangi boyuna mensup olduklarının açık olmadığıdır. İkincisi ise Dulkadir ahalisini, Oğuzların Bozok ve Üçok kollarına mensup aşiretlerin müştereken meydana getirdiğidir.” şeklinde açıklamaktadır.

Yazımı, aynı makaleden şu cümle ile bitireyim: “Nitekim Seyyah Bertrandon de la Broquiere; Dulkadirli ordusu hakkında verdiği kısa malumatta, Dulkadirli kadının at üzerinde silahlı olarak savaşa hazır bulunduklarını, bu manzaranın kendisinde korku ve şaşkınlık arasında bir etki bıraktığını aktarmaktadır.”

Yazar

Yaşar Yeniçerioğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar