Hangisi Osmanlı’nın Başarısı?

Neo-Osmanlıcı arkadaşlar boşuna çırpınmasınlar, bu üç yabancıdan Osmanlı’nın payına hiçbir şey düşmez ama ben onlara Osmanlı’nın başarı hanesine yazılacak eşsiz bir hazineyi hatırlatacağım.


Bilindiği gibi geçmişte üç Osmanlı vatandaşı Nobel Edebiyat Ödülü almıştır. 1961 Nobel edebiyat ödülünü “Drina Köprüsü” romanıyla 1892 Bosna doğumlu Sırp asıllı İvo Andriç, 1963 Nobel edebiyat ödülünü “Rumca şiirleri” nedeniyle 1900 Urla doğumlu Yorgo Seferis, 1981 Nobel edebiyat ödülünü de “Fikir zenginliği taşıyan yazıları” nedeniyle, 1905 Bulgaristan Rusçuk doğumlu Safarat Yahudisi Elias Canetti almışlardır.

Bizim “Neo Osmanlıcı” arkadaşlar bu üç edebiyat ödülünü, salt Osmanlı vatandaşı oldukları için Osmanlı’nın başarı hanesine yazmak için yoğun bir çaba içindedirler. Bir yandan TV programlarında konuyu işlerlerken, diğer yandan bunlar için etkinlikler düzenlemektedirler.

Benzer etkinliklerin sonuncusu 9 Şubat 2021 tarihinde, Covit-19 Salgını nedeniyle sanal ortamda gerçekleştirildi.  Etkinliğin konusu; [Ölümünün 50.nci yılında Yorgo Seferis’in anısına “Dünya Yunanca Günü”]

Okurken öfkelendiğinizi duyar gibiyim, ama etkinliği düzenleyen kurumları öğrenince daha da öfkeleneceksiniz; Ankara, İstanbul ve Trakya Üniversitelerimiz ile Yunanistan’ın Ankara Büyükelçiliği. Bu anlı şanlı üç üniversitemiz, Yorgo’nun resmi ve Yunan Bayrağı taşıyan bir davetiyeye imza atmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir. Üstelik Yunan Parlamentosu’nda Türkçe için “Barbar Lisanı” dendiği bir dönemde.

Değineceğim ana konuya geçmeden önce böyle bir aymazlığa kurumsal düzeyde imza atanlara şu soruları da sormamız gerekiyor;

  • Yunanistan’da her hangi bir kurum “Dünya Türkçe Günü” etkinliği düzenleyebilir mi?
  • Yunanistan’da her hangi bir kurum Türk Bayraklı davetiye bastırabilir mi?
  • Yunanistan’da her hangi bir kurum bir Türk şairi anısına etkinlik düzenleyebilir mi?

Osmanlı vatandaşı olmaları nedeniyle bizim Neo-Osmanlıcı kesimin her türlü ilgiyi esirgemedikleri bu insanlar, ne kadar Osmanlı idi? Veya kendilerini ne kadar Osmanlı sayıyorlardı? Bir de ona bakalım;

Söz konusu üç kişi, kendi özel okullarında kendi kültürleri ile yetişmişlerdir. Ödül aldıkları eserlerini, Osmanlı’nın tarihe karışmasından yıllarca sonra vermişlerdir. Eserleri kendi kültürlerini yansıtmakta olup, Andriç Sırpça, Seferis Yunanca, Canetti ise Almanca yazdığı eserlerle Nobel almışlardır. Özellikle Seferis, “Yunan şiirine nefes aldıran şair” sıfatını taşımaktadır. Bizim için Yahya Kemal, Mehmet Akif ne ise Yunanistan için de Seferis odur. En iyimser bir ifade ile diyebiliriz ki Osmanlı, bu insanlar için hiçbir şey ifade etmemektedir.

Esas diyeceğim şu ki, Neo-Osmanlıcı arkadaşlar boşuna çırpınmasınlar, bu üç yabancıdan Osmanlı’nın payına hiçbir şey düşmez ama ben onlara Osmanlı’nın başarı hanesine yazılacak eşsiz bir hazineyi hatırlatacağım.

Şevket Süreyya AydemirSuyu Arayan Adam” isimli otobiyografik eserinde, bir “Altın Nesil” tanımı yapar. Bilindiği gibi, ağaçlar hayatları tehlikeye girdiklerinde nesillerini devam ettirmek için bol tohum (meyve) verirler. Aydemir de bu biyolojik gerçeklikten hareketle şöyle der; ”Tıpkı kuruyan bir ağaç gibi Osmanlı Devleti de son nefesini yaşarken tarih sahnesine, çeşitli yetersizliklerine rağmen, ideal ve ihtirasları sınırsız bir “Altın Nesil” verebildi. Hatta biz bu son topraklar üstünde son devletimizi bile bu son neslin, yenilgi kabul etmeyen hayat hamlesine borçluyuz”

Hatırlarsak, Osmanlı’nın son yüzyılında 1827 de Tıbbiye, 1834 de Harbiye ve 1883 te Mühendislik, 1857 den itibaren Orman, Maden, Ziraat ve Baytar Mektepleri açılmıştır. Bunların hepsi de fen bilimlerine dayalı eğitim veren, Avrupa’daki benzerleri ile boy ölçüşecek, çağdaş kurumlardır.

Özellikle Şevket Süreyya’nın belirttiği “Altın Nesil” ise 19 Yüzyılın son çeyreğinde doğan asker ve sivil “Mektepli” nesildir. Bu neslin Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere asker olanları, bazı aymazların sandığı gibi Osmanlı’yı yıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmadılar, aksine son 15 yılında Osmanlı’yı yaşatmak için Suriye’den Kafkasya’ya, Libya’dan Makedonya’ya, Mısır’dan Galiçya’ya kadar geniş bir coğrafyada canhıraş savaştılar.

Altın Neslin askeri ve siyasi sembolü Mustafa Kemal Atatürk, aynı zamanda yaş ortalamasını da temsil eder. Onunla birlikte Milli Mücadeleye omuz veren bu “Altın Neslin” asker kesimi herkesin malumudur.

Bir diğer grup şair, edip ve yazarlardır. Selanik’te başlayan “Yeni Lisan Hareketi” balkan bozgunu üzerine dergileri “Genç Kalemler” i İstanbul’a taşırlar. Buradaki Türk Ocağının yayın organı “Türk Yurdu”  ve “Halka Doğru” dergileriyle birlikte yoğun bir yayın hayatına başlarlar. Birinci Dünya Harbi nedeniyle kısmen kesintiye uğrasa da savaşla birlikte devam edebilen bu süreç, çok etkili bir “Türk milli kimliği inşa sürecidir”

Aşağıda bir kısmını sayacağımız bu kadro, yazdıkları her satırla, Osmanlı Ümmet toplumundan, Türk Milleti’ne giden yolun taşlarını özenle döşemişlerdir. İşte bazıları; Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem), Aka Gündüz(Kutbay), Kâzım Nami (Duru), Mehmet Ali Tevfik (Yükselen), Halide Edip (Adıvar), Köprülüzade Mehmet Fuat, Mehmet Emin (Yurdakul), Memduh Şevket (Esendal) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Celâl Sahir(Erozan), Yakup Kadri(Karaosmanoğlu) ve diğerleri.

Osmanlı’nın Baytar Mektebi çıkışlı, kamuoyunda çok iyi tanınan iki altın adamına ayrıca değinmemiz gerekir. Türkçülüğün babası, Darülfünun İçtimaiyat (sosyoloji) Profesörü Ziya Gökalp ile İstiklal Marşı şairimiz, büyük eseri  “Safahat” ile toplumsal sorunları şiirle anlatan, karakter abidesi Mehmet Akif Ersoy.

Atatürk’ün “Türk aydınlanması onunla başlar” dediği eğitimci, şair ve yazar Tevfik Fikret, bir başka altın adamımızdır.

Bu altın neslin içinde anılmayı hak eden yüzlerce değerli insanın her biri, özellikleri kitaplara sığmayacak kadar donanımlı, fedakâr ve vatansever insanlardır. Bir yazının içinde hepsini saymamız mümkün olmayan bu altın neslin, toplumca az tanınan ve değişik dünya görüşlerine ve değişik uzmanlık alanlarına sahip olan birkaçına daha yer vermek isterim.

Şöyle yaygın bir kanı vardır; “Türkler, Türkçülüğü ve halkçılığı Rusya’dan gelen Türklerden öğrenmişlerdir” Bunlardan ikisine değineceğim.

Yusuf Akçura: 1883 te 7 yaşında Türkiye’ye gelmiştir. Harbiye’de iken tutuklanır. Fikirleri, Cumhuriyete “Kemalist Milliyetçilik” olarak damgasını vurmuştur. Ona göre; “Köylü topraklandırılır ve ağalık tasfiye edilirse, yoksul köylü milli burjuvazinin doğal müttefiki olacaktır” Vefat ettiği 1935 yılına kadar Türk Tarih Kurumu başkanı olarak, Atatürk’ün yanındaki aydındır. 

Prof. Dr. Hüseyinzade Ali Turan: Petersburg Üniversitesindeki temel eğitiminden sonra İstanbul’da Tıbbiyede okur. Doktor olarak 1897 Türk-Yunan ve 1912 Balkan savaşlarına katılır. Ziya Gökalp’in fikir babasıdır, Gökalp’tan önce “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Avrupalılaşmak” (Gökalp’inki Muasırlaşmak)eserini vermiş ve ona yol göstermiştir. 1917 Stockholm sosyalist kongresine ve 1926 Bakü Türkoloji kongresine katılmıştır. Hem tıp ve hem de sosyal içerikli birçok eseri vardır. Dört lisan bilir, Faust’u da Türkçeye tercüme etmiştir.

Bilindiği gibi Osmanlı toplumunda Türkler genelde çiftçi ve rençber kesimi oluştururlar, bir miktar da esnaf vardır. 1912 yılında Türk Ocağı’nı kuran ve yayın yapan yukarıda söz konusu edilen dergilerin yazarları Türkçüdürler, halkçıdırlar dolayısıyla da ezilen kesimlerden yanadırlar.

Şevket Süreyya Aydemir: Turancı çizgide başladığı hayatını, komünizm çizgisinde sürdürmüş ve Atatürk Devrimlerinin yerleşmesi ve ülkesinin kalkınması yolunda1925 den 1950 yılına kadar kamu hizmeti yapmıştır. Moskova’da üç yıl ekonomi eğitimi almıştır. Planlı devletçilik programını yazmış, Atatürk’e sunmuştur. Türk Ocağı’nda bu konuda verdiği konferanslarını Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi, Ağaoğlu Ahmet gibi ocak yöneticileri izlemişler ve kitapçık haline getirip, tüm ülkeye dağıtmışlardır.

Ethem Nejat; İstanbul’da Ticaret yüksek eğitiminden sonra, ABD ve Fransa’ya gitmiştir. Bursa, İzmir öğretmen okullarında müdürlük yapmıştır. 1912 de Türk ocağı kurlunca ilk üyeleri arasındadır. Yayın organı Türk Yurdu’nda Türkçülük, eğitim, ziraat, ekonomi ve kalkınma konularında makaleler yazmıştır. 1918 de Maarif Vekâletince Berlin’e gönderilmiş, orada sosyalist düşünce ile tanışmıştır. Yurda dönünce milliyetçi solcuların kurduğu, ‘Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’ na girmiştir.

Türkiye’de eğitimin en önemli sorununun öğretmen yetiştirilmesi olduğuna inanmış ve onun mücadelesini vermiştir. Almanya’dan dönüşte kooperatifçilik konusunda önderlik yapmıştır. İtilaf Devletleri’nin baskıları sonucu Rusya’ya gitmiş, Anadolu’ya geldiğinde Trabzon’da Mustafa Suphi ile birlikte 29 Ocak 1921 de öldürülmüştür.

Altın neslin milli mücadeleden sonra kalkınmamıza omuz veren birkaçını daha anmak isterim. Eğitim Sistemimizin temelini atan Bakan Mustafa Necati, o bakanlıkta Teknik Eğitim’in babası Genel Müdür Rüştü Uzel(yardımcısı Şevket Süreyya’dır), tüm aşıları üreterek salgınların önünü kesen, sağlık sisteminin kurucusu Refik Saydam, kâğıt sektörünü kuran Mehmet Ali Kâğıtçı, demiryollarının efsane adamı Behiç Erkin ve daha niceleri. Behiç Erkin’in Milli Mücadelenin lojistiğini üslenen ulaştırma bakanı olmasından başka, bir özelliği daha vardır. 1939 da Cumhurbaşkanı İnönü tarafından Paris Büyükelçisi yapılır. Hem Fransızların kukla Vıcy hükümetine ve hem de İşgalci Alman generallerine kök söktürerek, 20 bin Türkiye kökenli Musevi’nin hayatını kurtarmıştır. “Bir devlet yurt dışında nasıl temsil edilir?” diye merak edenler, torununun yazdığı kitabı okumalıdır. [Büyükelçi-Emir kıvırcık(torunu)-GOA yayını]

“Altın Nesil” Osmanlı’nın son iki-üç yüz yılına damgasını vuran en önemli başarısıdır. Neo Osmanlıcılar daha büyük bir başarıyı boşuna aramasınlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar

Aziz Bozatlı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.