Yükleniyor...
İnsanları anlamak için ilk başvurduğumuz yol, kendimizi onların yerine koymak… Öyle değil mi? Hani “Kişiyi nasıl bilirsin?” diye sorup hemen cevabını da veririz ya, “Kendim gibi.” diye. Bunlar tekrarlana tekrarlana anlamları aşınıp yumuşamış hakikatler. Aslında insanın doğma davranışını anlatıyor. Kişiyi kendimiz gibi bilemezsek işimiz zordur. Kişiyi kolay kolay anlayamayacağız demektir.
Birini anlamak için kendimizi onun yerine koymaya, “empati” deniyor. Onun düşündüğü gibi düşünmeye, onun hissettiği gibi hissetmeye çalışmak. Ancak bunu becerebilirsek onun ne yaptığını, yaptığını niçin yaptığını anlayabiliriz. Bundan sonra ne yapacağını da ancak bu yolla tahmin edebiliriz.
Bunları aklımdan geçirmemin sebebi ortalıkta patlayıveren Rasim Ozan Kütahyalı hadisesi. Şimdi ben maalesef, kendimi bu zatın yerine koyamıyorum. Sempati duymamam tabii de empati de duyamıyorum. Ama ROK, maalesef bir istisna, olağanüstü bir kişi ve durum değil. Bir kısmı çok başarılı ve zengin, bir kısmı pek de başarılı olmayan birçok ROK kaynıyor ülkemiz. Rok ‘n roll hâlindeyiz, deyim yerindeyse.
Başka anlayamadıklarım, kendimi yerlerine koyamadıklarım? Grup toplantısında bir yerden işaret almış gibi yerinden fırlayıp ma-grup alkış tutan grup mensuplarını da anlamıyorum. Daha doğrusu kendimi onların yerine koyamıyorum. Bir konuda TBMM Genel Kurulu’nda oy kullanılacaksa, konuyu hiç görüşmeden, hiç tartışmadan, gelen talimata göre parmak kaldıranların yerine de koyamıyorum kendimi. Empatim sıfır.
Şu alkış meselesini daha önce de yazmıştım. Hani Kuzey Kore’de Başkan Kim’in dakikalar boyunca, ayakta, durmaksızın alkışlanmasını. Bundan da beteri var, hatırlayacaksınız, Sovyet Komünist Partisi’nin yerel bir toplantısında Stalin’e gıyabında saygı göstereceğiz diye, insanların bitap düşene kadar alkışlanması… Bayılacak gibi olunca alkışı kesen partili tutuklanmış ve hapisteyken NKVD memuru kendisine doğru davranış talimatını buyurmuştu: “Asla alkışı ilk terk eden olma!”
Şimdi sözüm meclisten dışarı… Diyelim ki bir kişi var. Çalmış, çırpmış, akla gelen her türlü namussuzluğu yapmış. Sonra aynı kişi çıkıp dürüstlük, doğruluk, din ve iman konusunda nutuk atıyor. Olabilir… Olabilir de bu nutku öyle bir kükreyişle, öyle bir gümbürtüyle, yumruğunu masaya şiddetle öyle bir vurarak atıyor ki, herkesin yüreği ağzına geliyor. Kendinizi bu kişinin yerine koyabilir, ona empati duyabilir misiniz? Siz bu tiyatroyu becerebilir misiniz?
Bütün bu gördüklerimiz, nasıl yapıyor diye hayret ettiklerimiz, geceleri nasıl uyur? Çoluğuyla, çocuğuyla nasıl konuşur? Özellikle çocuklarına nasıl nasihat eder?
Ailesi, çoluk çocuğu… Daha da zoru var. Kendi kendisiyle yalnız kaldığı zaman kendine nasıl tahammül eder? Hani izzeti nefs diye bir kavram vardır. Karakter bütünlüğü, kişiliğin bütünlüğü. Bu paramparça olmuş kişilikle izzeti nefs nasıl sağlanır? Böyle bir insan kendi kendisiyle nasıl yaşar?
Yalan söylememek, başkalarına, onların kendine davranmasını istediğin gibi davranmak, başkalarının hakkını yememek… Bunların hepsi bütün dinlerde var. Ahlak, insanın kendi kendine yapıp ettiğinden çok, başkalarına yapıp ettiğinin kurallarıdır. Bütün dinlerde vardır dedim, doğrudur, fakat ahlak, dinlerden de önce insan fıtratında vardır.
Yukarıda, çocuklarına nasıl nasihat eder, diye sordum. Bu soruda kullanılışı, “nasihat” kavramının bir anlamı. Ancak bir anlamı daha var ki belki bu anlattıklarımın tam merkezinde. Nasihat, aynı zamanda samimiyet de demek. Hani insanın içi ile dışının bir olması manasında samimiyet. Eski Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez Bey’den dinlemiştim. Kendisinin bunu ayrıntısıyla anlatan bir makalesi de var. Bir hadis naklediliyor: Temim ed-Dan’ den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Din nasihattir.” Biz kime (yahut kim için) diye sorduk o da, “Allah’a, kitabına, Rasulüne, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara.” dedi. (Müslim, lman, 1, 74) Bu ilkeyi, “Din samimiyettir.” diye de söyleyebiliriz.
İçi ile dışı farklı olmak… Bir türlü konuşup başka türlü işlemek. Hele felaket şeyler yaparken bir taraftan da mangalda kül bırakmamak… Din samimiyet ise iki yüzlülük de dinsizlik olmuyor mu? Bu tabii bir taraftan dindar geçinip diğer taraftan her türlü yüzsüzlüğü yapanlara sorulacak bir soru. Hem o hem öbürü olmuyor. Samimiyet yoksa din de yok.