Her şeyin bir sınırı var

Tahammülün sınırı var. İnsanlar, katlanabileceklerinin limiti kadar tahammül edebilir. İnsana, nesneye, sıcağa, soğuğa, basitliğe, iğrençliğe, düşüncesizliğe ve karşılaşılabilecek her şeye...


Çoğumuz, özgürlüğü tanımladıktan peşi sıra şu cümleyi de ekleyiveririz: Bir kişinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

Gayet tabiî, doğrudur. Özgürlük vardır lakin sınırsız değildir. En basitinden; birinin müzik dinleme özgürlüğü, müzik sesi diğer birini rahatsız edecek desibel sınırına vardığında sonlanır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın çok ve tek sevdiğim bir sözüdür: “Sigara içme özgürlüğü diye bir şey olamaz.”

Haklıdır, özgürlük varsa, sigara içmeyenlere aittir. Sigara dumanı, içmeyen bir kişinin hava sahasını ihlâl ettiğinde kuşkusuz sınır aşılmış olur.

Yine, bence, aşıyı reddetmek, özgürlük değildir. Olsa olsa yürek yemişliktir, komplo teorisyenlerine prim vermektir.

Özgürlük varsa, aşı olanlara ve tıbbî gerekçelerle olamayanlara aittir. Aşı olmamış birey, potansiyel virüs taşıyıcısı olarak kalabalık bir ortama girdiğinde haddi aşmış olur.

Sadece özgürlük bahsinde değil, daha birçok konuda hadden, huduttan bahsedebiliriz.

Küçük bir not; bilinenin ve kullanılanın aksine hudut, sınır ile eş anlamlı değildir. Had; sınır iken, hudut; çoğuludur. “Hudutlarımız yolgeçen hanına döndü.” dediğimizde şöyle acayip bir şey deriz esasında: “Sınırlarlarımız yolgeçen hanına döndü.”

Birçok şeyin sınırı var, dedik.

Mesela, açlığın sınırı var.

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan sonra en çok güvendiğim kurum TÜİK’in açıkladığı enflasyona göre bu sınır, 2903 TL.

Dört kişilik bir ailenin evine giren aylık tutar bu miktardan azsa, resmî ve resmen bir açlık söz konusudur.

Haddizatında bu konuda sınırı aşmanın hiçbir mahzuru yoktur.

Yoksulluğun sınırı var, 9457 TL.

Dört kişilik bir ailesiniz ve eve giren para söz konusu miktardan az. Tebrikler! Yoksullar kervanına katıldınız. Tedirgin olmanıza gerek yok, yalnız değilsiniz, milyonlarca insanla aynı yolun yolcususunuz.

Bu konuda da sınırı aşmak fevkalade sevindiricidir. Eğer bu sınırı hasbelkader aştıysanız, gözünüz aydın. Gündüz gözüyle havai fişek falan patlatabilirsiniz. Merak etmeyin, oldukça doğal karşılarız.

Ülkelerin sınırı var.

Aşılması iyi bir şey değildir, aşılmasına alışılması hiç iyi bir şey değildir.

Sınırları kanla, gözyaşıyla ve amansız mücadeleyle çizilmiş bir ülkenin evlatları olarak bu konuda özellikle hassas olmamız çok normaldir.

Tarlaların sınırı var.

Bulmacalarda karşımıza çıkar, joker cevabımızdır: Tarla sınırı = An

Aşılması, sonuçları itibarıyla çok hoş değildir, gazetelerin 3. sayfasında, haber bültenlerinde denk geliriz: “Tarla sınırı kavgası: 1 ölü, 2 gözaltı”

Ömrün sınırı var.

Yaşam, anne karnında başlar ve bize bahşedilen nefeslerden sonuncusunu içimize çekip, verdikten sonra nihayete erer.

Şimdiye kadar ölümsüzlüğü bulup da bu sınırı aşan olmamıştır.

Zaten akıllıca olan sınırı aşmak değil, bize verilen sınır içinde kalıp, bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakarak veda etmektir.

Hız sınırı var.

Aşmak, kârlı ve akıl kârı bir iş değildir.

Yabancı futbolcu sınırı var.

Futbolda, hükmen mağlubiyete sebebiyet vermemek için aşmamak lazımdır.

Çizmenin sınırı var.

Bilgiçlik taslayıp aştığımızda rezil olmayı göze almışız demektir.

Sabrın sınırı var.

Şüphesiz sonu selamettir ama haddinden fazlası taşı çatlatır.

Nazın sınırı var.

Aşıldığında âşık bile usanır.

İnanmayacaksınız, sevginin sınırı var.

Bir insanı gereğinden fazla sevemezsiniz, sevmemelisiniz.

Çünkü o ‘gerek’ sınırını aştığınızda kendinize sadece Azrail’e tanınmış bir yetkiyi de vermiş olabilirsiniz. Örnekleri mevcut, ne yazık ki.

Ne mi demek istiyorum?

Başımızı ağrıtan, kanımızı donduran kadın cinayetlerinden sonra zanlıya sorarlar: “Neden yaptın?”

Cevap gelir: “Çok seviyordum.”

Bir benzeri, çok kullanılan ve gerçek hayatta karşılığı olan şu repliktir: “Ya benimsin, ya kara toprağın.”

Anlamı şudur: Benimsin, çünkü ben seni çok seviyorum. Benim değilsen nefes almanın bir gereği yok, zaten benden çok sevenini bulamazsın, öl gitsin!

Bu yüzdendir ki, sevmek konusunda bile sorunlu bir toplum olarak, sevgiye kota koymak zarurettir.

Kota şudur: Öldürmeyecek, zarar vermeyecek kadar sev de nasıl seversen sev!

Bilginin sınırı var.

Her şeyi biliyormuş gibi hareket edebiliriz ama asla bilemeyiz.

Bazen olur ki, bilmediğimizi de bilemeyiz. İlahî sırları zaten, hiç bilemeyiz.

Korkunun sınırı var.

Etken korkutandır ve edilgen korkutulan.

Korkan, sonsuza kadar korkmaz. Bir gün gelir, cesaret hapı yutabilir.

Korkutan da sonsuza kadar korkutamaz. Çünkü gün gelir; Müjdat Gezen’in ifadesiyle, korku, korkutanı da korkutur.

Şakanın sınırı var.

Ölçüsü bizizdir ya da çevremizdekiler: “Şakanın hiç sırası değil.”

Satırın bir sınırı var.

Dayandığımızda sınıra, satır başı yaparız anında.

Sayfanın bir sınırı var.

Yaklaştığımızda sınıra, gözümüz kayar diğer sayfaya.

Tahammülün sınırı var.

İnsanlar, katlanabileceklerinin limiti kadar tahammül edebilir. İnsana, nesneye, sıcağa, soğuğa, basitliğe, iğrençliğe, düşüncesizliğe ve karşılaşılabilecek her şeye…

Toplu taşıma araçlarında yolcu sınırı var, kamyon ve tırlarda yük taşıma sınırı var, üniversiteye girişte puan sınırı var. Var oğlu var. Varlığın da bir sınırı var.

Eee tabiî, saçmalığın da bir sınırı var.

Üzücüdür ki, saçmalıkta sınır tanımayanların sayısı da sürekli artar.

Neyse, tahammül eşiğinizi çok da aşmadan, Neşet Ertaş’ın kulağa küpe nasihati ile bitireyim:

“Şahsınıza karşı haddi aşan, hududu geçen, küstahlaşanları; altın olsa kesenizde, bal olsa kâsenizde tutmayın.”

Yazar

Doğukan Altıparmak

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.