İşgal İstanbul’unda Yazılan Destan – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

İşgal İstanbul’unda Yazılan Destan

Talat Şalk, Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığından emekli tarihçi-yazar Necati Gültepe’nin son romanı Savaşan Şehir Bir İstanbul Destanı adlı eserini değerlendiriyor. ” İstanbul halkı direnmiş, İngiliz işgal kuvvetlerine diz çöktürmüştür, keşke, roman; film ya da dizi film yapılsa.”

18 Kasım 2019
Talat Şalk

Bir İstanbul Destanı

Son dönemde okuduğum çok güzel kitaplardan birisi Savaşan Şehir Bir İstanbul Destanı isimli kitap oldu. İşgal altındaki İstanbul’u ve İstanbul’dan İstiklâl Harbine verilen desteği anlatıyor. Anadolu’ya verilen desteği, gönderilen yardımları, kaçırılan silah ve mühimmatın ulaştırılması için edilen gayreti çok güzel ortaya koymuş. O zorlu mücadeleyi basit, sade ve kolay okunan bir üslupla yazmış. Okumaya başlayınca bitirmeden bırakamayacağınız ve bitirirken gözyaşlarınızı salıvereceğiniz çok güzel bir roman.

Romanın yazarı Necati Gültepe, Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığından emekli bir tarihçi. Buradan da anlaşılacağı üzere, roman konusu büyük oranda tarihi gerçeklere ve belgelere dayanıyor. Ama tabii yazarın muhayyilesi de devreye girerek ortaya çok güzel bir eser çıkmış. Keşke film ya da dizi film yapılsa, sanıyorum büyük ilgi toplayacaktır.

Ve bu roman “İstanbul için dövüşen bütün kadınlara” ithaf edilmiş.

19 Mayıs’tan önceki İstanbul

13 Kasım 1918 günü İtilaf Devletleri Donanmaları İstanbul önünde demirlemişlerdir. Toplarının namluları İstanbul’a dönüktür. Osmanlı’nın başkenti bu tarihten itibaren fiilen işgal altındadır. Padişah esirdir ve sarayında çaresizdir. Başbakan, dâhiliye nazırı diğer bakanlar vardır. Bunlar da İtilaf Devletleri komutanlarının bilhassa İngilizlerin eylemlerine karşı çıkamazlar.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurulmuştur. Kurucuları İngiliz Rahip Frew ile Sait Molla’dır. Sadrazam Damat Ferit Paşa, Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri de cemiyetin üyesidirler. Çareyi İngilizlerin her eylemlerini görmezden gelmekte her emirlerine boyun eğmekte görüyorlardı.

Asırlarca dünyaya nizam veren Türk’ün başşehri İstanbul’da halk Birinci Cihan Savaşı sonunda yoksul düşmüştü. Çok evde erkek yoktu. Uzun yıllar devam eden savaşlarda düşmanı karşılamak için cepheye koşanların çoğu evine dönememiş, şehit ya da esir olmuştu İstanbul’un Türk ve Müslüman halkı yoksuldu, yeterli yiyeceği bulamıyordu. Sağlığı çok bozuktu. Yeterli doktor ve ilaç da yoktu.

Bir de şehre çıkan İngiliz askerlerinin saldırıları, işgal güçlerinin şımarttığı ve organize ettiği yerli Rum çetelerinin yaptığı katliamlar halkımızı iyice bunaltmıştı.

İstanbul halkı sahipsizdi. Katlediliyor, kızları kaçırılıyor, ırzına geçiliyordu. Yetkililer katliamları, Rum çetelerinin saldırılarını önlemek için hiçbir tedbir almıyordu. Halk sahipsiz olduğu düşüncesindeydi.

Mustafa Kemal Paşa Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan istifa ettikten sonra İstanbul’a gelmişti. İstanbul önünde demirleyen İtilaf Devletleri donanmalarını gördü. Yanındakilere “Geldikleri gibi giderler” diyecekti.

İstanbul’da kaldığı süre içinde İngilizlerin maksadını iyi anlamıştı, gidici değillerdi. Hindistan’da geliştirdikleri bir yöntemle İngiliz İmparatorluğuna bağlamayı düşünüyorlardı. İstanbul’a çıkarılan İngiliz askerlerinin halkımızın üzerine rastgele ateş etmeleri, şımarttıkları ve organize ettikleri Rum çetelerinin ani baskınlar düzenleyerek Türkleri katletmesi, hazırladıkları planın parçasıydı

İstanbul’a özel kuvvet birliği getirtmişlerdi. Adı özel kuvvetti ama aslında katil sürüsüydü. Katliam yapmak için eğitilmişlerdi.

Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişliği göreviyle Samsun’a gidecekti. Kararını vermişti. Milletin kurtuluşu için Anadolu’da savaşı başlatacaktı.

15 Mayısta Samsun’a hareket etmeden önce Yaveri Salih Bozok’la, Çanakkale’de emrinde çarpışan Kurmay Binbaşı Seyitalp ile İttihat ve Terakkî’nin tanınmış isimlerinden Kara Kemal, Kara Vasıf ve daha başka güvendiği şahısları çağırdı.

Mustafa Kemal’in emirleriyle yapılan bu toplantı Millî Müdafaa Cemiyeti’nin kuruluş toplantısı oldu.

Cemiyet faaliyetleri İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da görevli memurlarından ve Osmanlı hükümetinden gizli yürütülecekti. Mustafa Kemal cemiyet başkanının Seyitalp Bey olacağını söyledi. Bütün üyeler ona itaat edecekti.

Mustafa Kemal toplantıda bulunan her şahsa bulundukları görevde, görevleriyle ilgili ne yapacaklarını, nelere dikkat edeceklerini anlattı.

Cemiyette idareci olarak çalışacak bazı şahısların isimlerini de verdi. Bunların arasında Enver Paşa’nın kız kardeşi Paşa Bacı lakaplı Mediha Hanım, Mahmut Muhtar Paşa’nın kızı Hilal-i Ahmer’in (Kızılay) reisi Prenses Nimet Hanım, Sultan 5 Murat’ın kızı Fehime Sultan Darülfünun hocalarından Şükufe Nihal Hanım da vardı.

Cemiyet’in çok önemli iki görevi vardı. İstanbul halkını örgütleyecekti. Bütün halka ulaşılacak kadınlar ihmal edilmeyecekti. Hatta kendini Osmanlı kabul eden Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza ulaşılacak, İstanbul halkının tamamının işgalcilere direnişi sağlanacaktı.

Osmanlı’nın silah ve mühimmat depolarının çoğu İstanbul’daydı. İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri komutanları depolara el koymuşlardı. Silah ve mühimmat depoları onların kontrolündeydi.

Mustafa Kemal Paşa Seyitalp’le yalnız kaldıklarında “…Benim Anadolu’da savaşabilmem için İstanbul’un arkamda olması lazım. Silah ve cephane….büyük çapta İstanbul’dan temin edilecek, onun için bu şehir biran evvel silkinip direnişe geçmeli. Önce kendi varlığını sürdürmek için direnmeli, sonra şimdi saydığım yardımı Anadolu’ya aktarmak için çalışmalı ve en sonunda öyle bir kinle işgal kuvvetlerine karşı koymalı, en başta İngilizler olmak üzere biran evvel hepsi defolup gitmelidir” dedi.

19 Mayıs’tan sonra

Seyitalp’le arkadaşları hiç zaman kaybetmediler ve kısa zamanda halka ulaştılar. Meyhanelere, camilere, sahipsiz sokak kadınlarına, çocuklara, devlete ve millete sadık olan Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza ulaştılar.

İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı, İstanbul halkının direnişe geçtiğini anlamıştı. Halk eskisi gibi işgal kuvvetlerinin yasaklarına uymuyor, gece belli bir saatten sonra sokağa çıkmak yasak olduğu halde bu yasağa uymuyordu.

Cemiyetin çalışmaları yoğunlaşmıştı. İşgal kuvvetlerinin kontrolündeki silah ve mühimmat depolarına düzenlenen baskınlarla silah ve mühimmat işgalcilerden kurtarılıyor sonra Anadolu ya yollanıyordu.

Cemiyetin çalışmalarında kadınlar da erkeklerden aşağı kalmıyordu. Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha Hanım, Mahmut Muhtar Paşa’nın kızı Nimet Hanım, 5 Murat’ın kızı Fehime Sultan, Darülfünun hocalarından şair Şükufe Nihal Hanım cemiyetin idarecileriydiler. Mediha Hanım Seyitalp’ ten sonra en yetkili kişiydi. Bu hanımlar İstanbul’un o karanlık günlerinde her tehlikeyi göğüslemişler, takip edileceklerini düşünmeden gece yarıları evlerinden çıkmışlar, cemiyetin her toplantısına katılmışlardır. Ayrıca bu hanımlar saray hanımlarıydı. İşgal Kuvvetleri komutanlarının eşleri ve kızlarıyla dostluk kurmuşlardı. Onlardan aldıkları bilgileri değerlendiriyorlar, İngilizlerin İstanbul’da ne tür eylemler gerçekleştireceklerini tahmin edebiliyorlar, cemiyetin önceden önlem almasını sağlıyorlardı. Her biri yabancı dil bilen, diplomasiyi kullanan insanlardı. Mesela Hilal-i Ahmer’in reisi olan Nimet Muhtar Hanım beş dil biliyordu.

Kıtlıkta lokma paylaşanlar

Bu arada kendi yurtlarında yaşananlardan ötürü Türklere sığınanlar da vardı. Rus Prensesi Marta böyle birisidir. Bolşevik İhtilali’nde Çar’ın diplomatları olan babası ve eşini kaybetmiştir. İstanbul’a kaçmak zorunda kalır. Geldiğinde hiç parası yoktur. Karnını doyurmak için Hilal-i Ahmer’in bir şubesine girer. Bu sırada aklına Nimet Muhtar Hanım gelir. Onunla çarlık zamanında Paris’te birçok defa karşılaşmış, dost olmuşlardır. Görevliye Nimet Hanım’ı sorar. Görevli, Nimet Hanım’ı tanıyordur. Görevliden Nimet Hanım’a orada yazdığı kartı vermesini ister. Prenses Marta’nın önemli bir kişi olabileceğini düşünen görevli ona yeni bir elbise verir ve “buradan ayrılma” diye tembihler.

Nimet Hanım iki gün sonra bizzat gelir ve Prenses Marta’yla görüşür. Ona, Fransızların kurduğu bir yardım kampanyasında iş bulur.

İşgal altındaki İstanbul’da, Asmalı Mescit Sokağı’nda Fransız vatandaşı bir Ermeni’nin işlettiği Rejans isimli büyük bir lokanta ve eğlence yerine Rum ve Ermeni çeteleri dadanmış, sahibi Ermeni’den devamlı haraç alıyorlardı. İngilizler de bu Ermeni ve Rum çetelerine göz yumuyordu. Ermeni Fransız vatandaşı haraç vermesi sebebiyle iflasın eşiğine gelmişti ve Fransa’ya dönmek istiyordu. Prenses Marta Rejans’ı işletebileceğini düşündü. Asıl mesele Rum ve Ermeni çeteleriydi. Nimet Muhtar Hanım’ı ziyaret etti ve düşüncesini açtı. Nimet Hanım, cemiyetten temin ettiği para ile Rejans’ı satın aldı, Prenses Marta bu güzel mekânı işletmeye başladı. Mekân Cemiyet için çok önemliydi. Buraya İngiliz Subayları, Rum çetelerinin reisleri, İstanbul’un sosyetik kişileri geliyordu. Prenses Marta da Cemiyet’in üyesi olmuştu, samimiydi, Türkleri seviyordu. Rum ve Ermeni Çeteleri Marta’yı rahatsız edemedi, ondan haraç isteyemedi. Rejans’ı korumakla cemiyetin önde gelen adamlarından, kendisi de kulüp sahibi olan Hulusi Bey’i görevlendirmişlerdi.

Arap Hulusi Bey, Harp Okulu’nu bitirememiş, son sınıfta ayrılmıştı; ama Kuvvay-i Milliye’ciydi. Seyitalp’in yakın arkadaşıydı, kulüp işletiyordu ama sabah namazlarını Ağa Camii’nde kılıyordu. Camilere bazı eksiklerini tamamlasınlar diye yardım da ediyordu.

Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi, Sarhoş İmamlar Tekkesi Şeyhi Osman Efendi, Çamlıca Bektaşi Tekkesi Şeyhi Kızıl Bahtiyar Hoca Cemiyet’in üyeleriydiler. Cemiyet idarecileri bazı zamanlar bu tekkelerde toplanır, önemli kararlar alırlardı.

Hamallar Kethüdası Zülfikar Ağa, Mavnacılar Kethüdası Kamburoğlu, Arabacılar Kethüdası Kır Ali Bey Cemiyet’in güvenilir adamlarıydı.

İstanbul’un kurtuluşu için Cemiyet’e Rusya’da yaşayan Türklerden de katılanlar olmuştu. Doktor Meryem Pataşova, Doktor Meryem Yakupova, Yüzbaşı Tupal ve ağabeyi Taşo Rusya Türklerindendi. Doktor Meryem Pataşova iyi bir doktor olduğu gibi çok iyi de savaşçıydı. İngiliz casusu bayan Taylor’u öldürmüş, İngilizlerin Türklere karşı hazırladığı komployu boşa çıkarmıştı.

İstiklâl madalyalı bir Ermeni: Arman Pandikyan

Arman Pandikyan Osmanlı vatandaşı bir Ermeni’ydi. Okumuş, yükselmişti. İstanbul’da İngiliz istihbaratının en önemli adamlarından biriydi. Pandikyan, İngilizlerin emrine girince babası darılmış, Pandikyan’a dargın ölmüştü. Annesi de devletimize ihanet etti diye Arman’la konuşmuyordu. O da içlerine girince İngilizleri iyi tanımıştı. İngilizler insana değer vermiyorlar, sadece kendilerini seviyorlar, kendilerinden olmayanları insan gibi görmüyorlardı. Hatasını anladı. Babasına, annesine hak verdi. Gerçi İngiliz istihbaratından ayrılmadı; fakat gizlice Millî Müdafaa Cemiyeti’ne girdi, Cemiyet’in samimi bir üyesi oldu. İngiliz istihbaratı içinde olduğundan Cemiyet’e çok değerli bilgiler verdi.

İngilizler yanılıyorlardı. Çanakkale’de yedikleri tokat Türkleri tanımalarına yetmemişti. Türk milleti büyük milletti. Tarihin hiç bir döneminde kahramansız kalmamıştı. Birkaç yüz İngiliz askerine, İngilizlere paralı askerlik yapan Rum çetelerine İstanbul’u bırakıp kaçacak değildi. Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi ile kurulan Millî Müdafaa Cemiyeti, İngiliz İşgal Kuvvetleri ve azgın Rum çetelerine karşı amansız bir savaşa başlamıştı.

İngilizler, Cemiyet’in Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçırmasına engel olamıyor, kendilerine çalışan yapan Rum ve Ermeni çeteleri ile çete reisleri, asker ve sivil bürokratların idare ettiği cemiyet fedaileri tarafından teker teker yok ediliyordu. İngilizlerin önemli iki istihbarat elemanı ve özel olarak İstanbul’a getirdikleri özel kuvvetlerin komutanı albay, cemiyet tarafından ortadan kaldırılmıştı. İngilizler Cemiyet’i durduramıyordu.

Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı İstiklâl Savaşı da başarı ile devam ediyordu. Yunan ordusu, Sakarya’da Ordumuz tarafından mağlup edilmiş, Yunan ordusunun taarruz gücü kalmamıştı. Anadolu’da işgal ettikleri toprakları korumayı düşünüyorlardı. Ama Mustafa Kemal Paşa inançlıydı. Anadolu ve Trakya düşman işgalinden kurtarılacaktı. Büyük taarruzun hazırlıkları başlamıştı. Ordunun silaha ve cephaneye ihtiyacı vardı. Salih Bozok, Mustafa Kemal Paşa tarafından İstanbul’a yollandı. Taarruza hazırlanan ordunun silaha ve bilhassa cephaneye ihtiyacı vardı. Salih Bozok, Cemiyet başkanı Seyitalp ve diğer idarecilerle görüştü ve Atatürk’ün emrini söyledi. Ordu, silah ve cephane bekliyordu.

İngiliz başbakanı Lloyd George İstanbul’da olanlardan haberdardı. İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’na kesin emirler gönderdi. İstanbul’dan silah ve mühimmat çıkışı olmayacaktı, ayrıca Millî Müdafaa Cemiyeti elemanlarına operasyon düzenlenecek, ya öldürülecekler veya da tutuklanacaklardı.

Arman Pandikyan, İngiliz İşgal Kuvvetler Komutanlığı’na Başbakan Lloyd George tarafından cemiyetle ilgili gönderilen emri anında Seyitalp’e bildirdi, tedbirli olmalarını söyledi.

Ölümü göze alanlar cüretkârdır

Cemiyet ilk tedbir olarak İngilizlerce tanınan elemanlarının ikamet ettikleri yerleri değiştirdi. Ayrıca İngilizler harekete geçmeden önce saldırıya geçmeye karar verdi.

Cemiyetin planı sade fakat cüretkârdı. En iyi sonuç alınma ihtimali planın uygulanması ile mümkündü. Önceden hazırladığı fedaileri İstanbul’da İngiliz Özel Kuvvetleri binasına ve İngiliz İstihbarat Merkezi’ne saldırı düzenleyecekti, ayrıca İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin İstanbul’da ikamet ettiği Harbiye binasından çıkmaları önlenecekti.

Sabaha yakın saatlerde, Cemiyet’in çok az sayıdaki fedaisi İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın bulunduğu binanın etrafında mevzilendi, ayrıca birkaç fedai binanın çatısından içeri girmeyi de başarmıştı.

İngiliz istihbaratının bulunduğu Kruger Oteli’ne de baskın düzenlendi. Özel Kuvvetler ile Cemiyet’in fedaileri arasında çıkan çatışma uzun müddet devam etti. Özel Kuvvetler binadan dışarı çıkamadılar.

İngiliz istihbaratının bulunduğu binaya yapılan baskın da çok başarılı olmuş, Arman Pandikyan’ın verdiği bilgi sayesinde özel odaya girilmiş, İngiliz gizli belgeleri bulunduktan sonra bina ateşe verilmişti. Bu suretle İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın İstanbul’daki kuvvetleriyle haberleşmesi felç olmuştu.

Cemiyet, Harbiye’deki, İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin bulunduğu binadan İstanbul’a açılan bütün yollara neft yağı dökmüş, neft yağı ile iyice yanıcı hale gelen kömür çuvalları ve patlayıcı maddelerle yolları tıkamıştı. Harbiye binasındaki işgal kuvvetleri yolların tıkalı olduğunu anlayınca binadan dışarı çıkmış ve yolu açma teşebbüsünde bulunmuşlardı. Aynı anda Cemiyet fedaileri yola dökülen neft yağını, kömür çuvallarını yakmışlar, patlayıcıları ateşlemişlerdi. Binadan çıkan İngiliz askerleri ateş ve duman altında kalmışlardı.

Esir milletin namazı cenkle kılınır, cemaati de milletin kendisidir

Sabah ezanları okunurken, İstanbul’da silah sesleri ve patlamalar duyulmaya başlamıştı. Cemiyet’in idarecilerinden Arap Hulusi ile ahbaplığı olan Ağa Camisi imamı Osman Efendi işgalcilere saldırı düzenleneceğinden haberdardı. Patlama seslerini işitince çatışmanın başladığını anladı. Aklı çatışmalardaydı, kendini namaza veremiyordu. Ayakta kıyamda iken iki tarafına selam vererek namazı bozdu, cemaate döndü; “Ey cemaat, bozun namazı, asıl namaz orada, buradaki namaz artık geçersiz, esir milletin namazı cemaatle değil cenkle kılınır” dedi.

Öğleye doğru çatışmalar bütün İstanbul’a yayılmıştı. Halk sokaklardaydı. Hamallar Kethüdası Zülfikâr Ağa Cemiyet’in idarecilerinden Cambazın Mehmet’i evine çağırdı, “Ben yaşlıyım yürüyemiyorum, seni vekil tayin ettim. Al bütün hamal bölüklerini yürü İstanbul’a. Kardeşlerimiz şimdi dardadır sakın dönmeyin” der. Bütün hamal teşkilatı sırtlarında semerleriyle İstanbul’a yürüdü.

Arabacılar Kethüdası Ali Bey Demirci Ziya ile iş birliği yapmıştı. Onlarca arabaya yanıcıları, patlayıcıları yüklemişler, köprüye dayanmışlardı.

Mavnacılar Kethüdası Ahmet Reis bütün mavna ve kayıkları harekete geçirmişti. Karaköy’den Beşiktaş’a kadar olan bütün sahilleri mavnalara, Haliç’teki sahilleri de kayıkçılara kapattırmış, azınlık ve işgal askerlerinin bu sahillere inmesine müsaade edilmeyeceği emrini vermişti.

Çatışma akşam saatlerine kadar sürmüş, iki taraf da büyük kayıplar vermiştir. Cemiyet’in bütün İstanbul halkını arkasına alarak İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin bulunduğu noktalara saldırısı Londra’da duyulmuş büyük endişe yaratmıştı. Başbakan Lloyd George, Lordlar Kamarası’nda İstanbul ve boğazları İngiltere’ye bağlayacağını vadetmişti. Cemiyet’in İstanbul’daki saldırısı İngilizlerin verdiği kayıplar Lloyd George’u istifa etmeye mecbur bıraktı.

Bu arada aslında Türklere ait olan fakat İşgal Kuvvetleri’nin el koyduğu silah ve mühimmat çoktan gemilere bindirilmiş, geçiş belgeleri hazırlanmıştı.

İstanbul’daki Cemiyet’in saldırısı İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nı ziyadesiyle meşgul etmiş, boğazı kapatan gemilerine Türk gemilerini arama emri vermek akıllarına bile gelmemişti. Silah yüklü gemilerimiz İngiliz gemilerinin arasından geçerek yoluna devam etmiş, silahlar Büyük Taarruz’a hazırlanan ordumuza ulaşmıştı.

Çörçil İstanbul’a çektiği telgrafta “Her türlü anlaşma şartını kabul edin ve Türklerle anlaşın” emrini vermişti.

İstanbul halkı direnmiş, İngiliz işgal kuvvetlerine diz çöktürmüştü. Cemiyet’in teklif ettiği anlaşma şartları müzakeresiz kabul edildi.

Saldırıda Cemiyet 1500 şehit vermişti. Cemiyet’in kurucusu ve başkanı Kurmay Binbaşı Seyitalp de şehitler arasındaydı.

Bu mücadeleyi yapanlara rahmet diliyorum…

Elinize sağlık Necati Gültepe…

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları